23 Mayıs 2009 Cumartesi

Çok Uluslu Aile Günü Kutlamaları @ Escuela Bressol "Espronceda"

Escuela Bressol "Espronceda" Barselona'ya trenle yaklaşık yarım saat uzaklıkta bulunan uydu şehir niteliğindeki Sabadell şehrinin güneyinde yer alan bir 0-3 yaş okulu (sanırım Türkiye'deki eş değeri kreş). Bu bölgenin özelliği yabacıların-göçmenlerin- yerleşim bölgesi olması. Bu nedenle okuldaki öğrenci profili de Birleşmiş Milletler gibi.

Bugün (22.05.2009) bu sene 3. gerçekleşen aileler gününe izleyici olarak katılma şansı buldum. Okulun müdüresi araştırma stajımı yaptığım ekibin bir üyesi, hem stajımın bir parçası olması hem de veliler ve çocukların etkileşimleri hakkında biraz daha fikir sahibi olabilmem için beni bu etkinliğe çağırdı. Daha önceden de okulu ziyarete gitmiştim iki kere, ancak ziyarete gittiğimiz saatlerde velileri görme fırsatımız olmamıştı. Bu nedenle bu etkinlik bana çok kültürlülüğü tam anlamda yaşatma olanağı sağladı.

3 senedir gerçekleşen bu etkinliğin ortaya çıkış nedeni aslında çok kültürlülüğü kutlamak, bunu bir zenginlik olarak tanımak ve kültürel farklılıklara karşı bilinçlendirmek değil. Değişen toplum dinamikleri sonucunda (özellikle de Katalunya'da ki yüksek boşanma oranları yüzünden olduğunu tahmin ediyorum, ancak buna eşcinsel ebevenyleri de katabiliriz sanırım. 2 annesi olan bir çocuğun babalar gününde yaşayabileceği psikolojik karmaşayı tahmin etmek güç olmaz.) çekirdek aile modelinin artık tek model olmaması, bu yüzden sadece anneler veya sadece babalar gününün toplumsal gerçeklere çok da uymaması yüzünden daha aile kavramını daha geniş anlamda ele alarak aileyi oluşturan bir araya getirecek bir etkinlik olarak düşünülmüş ve geleneksel olarak senede 1 kez kutlanmaya başlanmıştır. Okulun bulunduğu bağlama uygun olarak da farklı kültürlerden gelen aileler için bir etkileşim ortamı da sağlanmış. Veliler farklılıklarıyla tam anlamıyla bir renk cümbüşü oluşturmuştu. Ülkeleri bir gökkuşağı olarak düşünmek istersek, gökkuşağını oluşturan renkler arasında Ekvatorlular, Faslılar, Bolivyalılar, Gambiyalılar, Romenler, Ukraynalılar, Katalanlar, İspanyollar, Malililer, Burkina Fasolular ve daha saymayı unutmuş olabileceğim bir çok millet vardı.





















Cuma günü saat 15:45-17:15 arası gerçekleştirilen etkinlikteki katılımcılar arasında fazla sayıda baba görmek babaların çocuklarının yaşamlarında ortak sorumluluk kabul ettiklerinin bir göstergesiydi bence. Özellikle 0-3 yaş çocuklarının eğitimlerinde geleneksel cinsiyet rollerinin atfettiği üzere genellikle annelere daha fazla sorumluluk yüklenir. Ancak gerçekte babaların okul öncesi çocukların eğitim sürecine katılmaları onların ileriki yaşlarda olumlu baba modeli edinmeleri açısında çok önemlidir. Her ne kadar Türkiye'deki babaların çalışma koşulları İspanya'daki babaların çalışma koşullarına nazaran babaların katılımını zorlaştırsa da bence gerekli politik/yasal düzenlemeler yapılırsa (burada iş sanırım sosyal güvenlik ve çalışma bakanlığına iş düşüyor) Türk babalar da bu etkin rolü benimsemek için çaba harcarlar diye düşünüyorum (ya da düşünmek istiyorum.)

Dikkatimi çeken diğer bir konu da katılımcı veliler arasında koltuk değnekli, bedensel özürlü velilerin olmasıydı. Kapsayıcı eğitimin üzerinde odaklandığı bir konu da aile bireylerinin çocuklarının eğitim süreçlerine aktif olarak katılımlarını sağlamak için her türlü bariyeri kaldırmaktır. Dolayısıyla okullar her profildeki veliyi dikkate almalı ve onların bireysel ihtiyaçlarına cevap vererek onları rahat hissettirmelidirler. Mesela iki-üç katlı asansörsüz anaokullarına tekerlekli sandalyeli bir velinin çocuğunu sınıfına rahatça çıkıp girmesi biraz ütopik geliyor. Ya da "diğer veliler acaba benim özürlü olmamdan dolayı beni küçümser mi, bana acır mı" psikolojisi de katılımı engelleyen başka bir faktör olabilir. Dolayısıyla veli profilini iyi analiz edip gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.

Etkinlik süresince yapılan çalışmalar ve gösterilere değinecek olursam, kültürlerarası etkileşimdense (interculturalism) çok kültürlülüğün (multiculturalism) yansıtıldığını gördüm. Bu yazımda ikisinin arasındaki farklılığa detaylı değinmek istemiyorum (bu başlı başına 1-2 yazı konusu olabilir). Sadece kapsayıcı eğitimin kültürlerarası etkileşimi hedeflediğini ve bunun için de interaktif ortamlar yaratılması gerektiğini söyleyerek aktivite resimlerine geçeyim:



Faslı veli ülkesine özgü olarak isteyenlerin bedenlerine kına ile desenler çizerek, Afrika'nın çeşitli ülkelerini temsil eden veliler saçları yünlerle örerek ülkelerinin yüzlerce özelliklerinden birini tanıtırlarken (aslında bir özelliğin öne çıkarması exoticismi vurgulama tehlikesini de taşıyorlar, bu yüzden bu tip etkinlikler planlanırken eğer kültürlerarası olma amacı güdülüyorsa daha dikkatli olmakta fayda var), pirinçten top yapma köşesi ve resim çizme köşesi çocukların en fazla talep gösterdikleri yerlerdi.

Kültür tanıtımlarının olmazsa olmazı yemek masası zamanı tabii ki bu etkinlikte de vardı ve masalar da ortamın renkliliğini tam anlamıyla yansıtıyordu.



Aile gününün ortasında ve sonunda ise dans gösterileri yer aldı. Bu gösteriler bence iki anlamda önem taşıyordu.

1) İki dans da Ekvator kökenliydi. Ekvatorlular Barselona ve çevresinde yaşayan sayıca en fazla olan göçmen grup (Almanya'daki Türkler gibiler bir bakıma). Yerel halk tarafından fazlasıyla hor görülen bir gruba dahil olmanın yükünü günlük yaşamda kuşkusuz yoğun olarak hisseden bir grup (Örnek: geçen sene trende seyahat eden Ekvatorlu genç bir kıza durup dururken ırkçı sözlerle tekme tokat girişmişti bir Katalan ve aynı vagonda seyahat eden kimse olaya müdahale etmemişti.) Bu nedenle dans gösteriyle Ekvatorlular bir nevi "Biz burdayız, kendi kültürümüzle sizin hayatlarınıza renk katıyoruz" etkisi yarattılar.




2) Tüm günün kültürlerarası olma kriterine en çok yaklaşan etkinliğine kapanıştaki Ekvator dansı olmasıydı (Ekvator dansı olarak başlayan dans veliler, çocuklar ve öğretmenlerden oluşan tren ile bitti, böylece farklı kültürler birleşerek yeni bir tren biçimi ortaya çıkardılar: kimileri belden tutarken, kimileri el ele tutuşuyor, bazıları başka kimseyle bedensel temasa girmeden trenin bir paçası olmuştu.)




Bu blogumu iki küçük anektod ile kapatmak istiyorum. Gözlemci olarak katıldığım bu ortamda 1 Romen 1 de Faslı anne ile konuşma fırsatı yakaladım. Romen anneyle sohbete Romence Merhaba nasıl dersiniz diye başladım, çocuğa kendi dilinde merhana dedikten sonra bir de hola dedim. Bunun üstüne annesi dedi ki çok sık kullanılan basit kelimeleri biz de kendi aramızda ispanyolcalarını kullanıyoruz. O yüzden o sizi Hola derseniz daha kolay anlar, ancak tabii ki evde onunla Romence de konuşuyoruz diyerek de çocukların nasıl çok dilli bir ortamda yaşadıklarını ifade etmiş oldu (Okulda Katalanca, Dışarda İspanyolca, Evde Romence ve bu çocuk daha 2 yaşında bile değil!). Türk olduğumu duyunca Romanya'da çok fazla Türk etkisi olduğundan bahsetti (ki yemek masasında dolmaların üzerinde Romania yazdığını görünce ne demek istediğini çok daha iyi anladım). Ben Romanya'ya gidip Avrupa Birliği'nin etkisini görmek istediğimi söylediğimde ise, bir şey değişmedi çünkü A.B.'ye girmiş olsak da mantalite aynı diyerek gayet olumsuz bir yüz ifadesiyle değişimden çok da umutlu olmadığını özetledi. Bununla beraber hem kendisinin hem de oğlunun giydiği yerel kıyafetten de Romanyalı olduğunu ifade etmekten gurur duyduğu belliydi.


Faslı anne (bkz: Yukarıdaki Kına Fotoğrafı) elime kına ile desen çizerken ettiğim sohbet ise benim için ayrı bir anlam taşıyordu. Gelecek sene çalışmaya başlayacağım doktora konumun hedef popülasyonu olarak seçmeyi düşündüğüm profildeki bir anne ile ilk etkileşimimdi. Türk olduğumu söyledikten sonra evde hangi dilde konuştuklarını sordum (çünkü Faslıların hepsi arapça konuşmuyor, berberiler Amazig konuşuyorlar) dışarda İspanyolca konuştuklarını söyledi. Ben de bunun üzerine Arapça bilmediğimi, ama Türkçe ile ortak kelimeler olduğunu söyledim ve Arapça öğrenmek istediğimi dile getirdim. Bunun üzerine bana istersem arapça gösterebileceğini söyleyince çok mutlu oldum.
Ortak kelimeler dışında bir ortak yanımız da dizilere olan düşkünlüğümüz çıktı. Şu an iki türk dizisi takip ediyormuş (biri Nour adıyla yayınlanan Gümüş, diğer de Esmer adıyla yayınlanan bir dizi ama hangisi çıkaramadım). Gümüş'ü hiç kaçırmadan izlediğini söyledi ki içimden demek ki gazetelerin magazin ekinde çıkan "Gümüş Arap Dünyasını Fethetti" haberleri yalan değilmiş dedim. Küçücük oğlunun adı da Eyüp'müş. Ben de ismini duyunca biraz Eyüp Sultan Camii'nden bahsetmeye çalıştım. Kısacık muhabbetimiz sonrasında kendimi Fas kültürüne çok daha yakın hissettim ve bu kültürü evinde yaşatan annelerin ve çocuklarının içinde yaşadıkları kültüre kendilerini kabul ettirerek (ki Faslılar da Çingenelere ve Ekvatorlular gibi fişlenmiş durumda) uyumlu bir ortamda yaşayabilmelerine katkıda bulunabileceğimi hissettim.

Yaklaşık 1,5 saat süren "Aile Günü" beni hem mutlu etti, hem motive etti hem de merakımı arttırdı. Daha fazla okumalıyım, daha fazla gözlem yapmalıyım, daha fazla insanla konuşarak içinde yaşanılan bağlamı daha iyi tanımalıyım.

Yani bana durmak yok yola devam...

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Türkiye'ye Hoş Gittim, Düşünceli Döndüm

Tatil için Türkiye'ye gitmeden önce içimi hep bir heyecan kaplar, aklıma hep güzel şeyler gelir. Bir kaç hafta öncesinden tatilimi planlamaya çalışırım. Her seferinde, "bu sefer ordan oraya koşturmayacağım, evimde dinleneceğim, rahat rahat kitabımı okuyacağım, dizilerimi izleyeceğim" derim, ama tatil sonunda yaptıklarıma dönüp baktığımda arkamda hep bir yorgunluk ve koşuşturmaca bırakırım. İstanbul'un hızlandırılmış hayatı beni de sarmalar.

Barcelona gibi insanların minimum stres düzeyi ile yaşadığı bir şehirden İstanbul gibi haralı güreli bir şehre geldiğimde bu farklılaşmayı daha pasaport kontrolünden geçmeden anlıyorum. Uçaktan iner inmez memleketimde gördüğüm insan manzaraları bana bir daha hatırlatıyor ki Türkiye başka bir dünya.

Mesela bir gelişimde, havaalanının bayan tuvaletlerinden birinde yurdum insanı sigarasını tüttürüyordu, yasak masak umrunda olmadan, memleketimde değil miyim istediğimi yaparım diye kendi kendine söyleniyordu yasağı çiğneyen kahramanımız. Ne de olsa Türkler için yasaklar çiğnenmek içindir. Bu olaydan hemen sonra pasaport kontrolü sırasında bir amca çakallığını kullanarak öne kaynamaya çalışırken önüne geçmeye çalıştığı orta yaşlı genç adamla fiziksel kavgaya girişiyordu. Türk milleti değil miyiz, sabırsızız, diğer yandan da hakkımız yeniyorsa bunu engellemek için küfüre veya kaba kuvvete başvururuz.

Bu olaylardan sonra nihayet havaalanından dışarı çıktıktan sonra arabayla daha 5 dakika bile gitmemiştik ki ölümcül sonuçlu bir trafik kazasına şahit oldum. Artık kaza yapan kişi ehliyetini kasaptan mı almıştı, aracı alkollü mü kullanıyordu bilemiyorum ama bomboş yolda aşırı hız yüzünden meydana gelmiş bir kaza görünümündeydi.

İşte bu üç olayı, İstanbul'a inmemden hemen sonra, 1 saat içinde üst üste yaşadığımda kendi kendime "İstanbul'una hoşgeldin" dedim. Artık bu farklı dünyaya göre kendimi kurmam gerektiğini kavramıştım.

En son gelişimde de çok farklı bir manzarayla karşılaşmadım: gayet nezih bir restoranda yemek yerken iki yan masamda oturan gruptaki bir adam ne diyorsun sen terbiyesiz diye garsonun üzerine uçtuktan sonra başka biri o adamın kafasında bardak kırdı, daha sonra başka biri de "sen benim kim olduğumu biliyor musun?"culuk yaptı. Ortalık sakinleştikten sonra bile yanımda benimle yemek yiyen arkadaşım sakinleşemedi, çünkü ne de olsa insanlar dürtüseldi, eve gidip tabancasını alıp mekana geri döndükten sonra rastgele ateş açarak birilerini öldürebilirdi. Bu olaydan iki üç gün sonra haberlerde yol verme kavgası yüzünden bir gencin önce dövüldüğü ondan sonra da vurularak öldürüldüğü gösteriliyordu.

İstanbul'un en büyük sorunu bence hala trafik. Metrobüs güya trafiği biraz rahatlatacaktı, ancak bunu projelendiren üstadlar sanırım insan yoğunluğunu pek hesaba katmamış olacaklardır ki ne zaman yolum metrobüsten geçse bir alt alta üst üstelik durumu söz konusu. Kuşkusuz şehrin merkezine uzak oturan kişiler için bir kurtarıcı oldu bu sistem. Ancak bazı ilçelerde oturan kişiler için işkenceden farkı kalmadı. Bu toplu taşıma sisteminin diğer bir sonucu da varoşlarda yaşayan kesim ile orta sınıfın (orta ile üst sınıfta kalanlar da dahil) buluşması oldu bence. Kuşkusuz bu durum özellikle orta sınıfa mensup kullanıcılara rahatsızlık verdi (ve halen veriyordur sanırım).

Bu örnekler haricinde aslında daha çok şey var bana Türkiye'ye geldiğimi ve İstanbul yaşamına ayak uydurmak için kendimi değiştirmem gerektiğini bana hatırlatan. Barcelona'ya geri dönerken kendimce çıkardığım sonuçlar ise sorunları çözebilmek için öneri getirmekten çok "neden böyleyiz biz"i sorgulamamı tetikleyen şeylerdi:

1- Türkiye'de insan hayatının değeri yok. Her an, beklenmedik bir şekilde hayata gözlerimizi yumabiliriz. Bu yüzden zaman insanlar için çok değerli. Bu da insanların sabırsız olmalarını tetikleyici bir unsur olabilir. İspanya'da ise durum tam tersi, insan hayatı uzun, ölüm riski az, zaman bol. Durum böyle olunca insanların zaman içinde yaşadıklarını kaygısızca, keyifle, ağır kanlılıkla yapması doğal.

2- Türk insanı derdini kelimelerle ifade etmeyi tercih etmiyor. Çözümü bağırarak sesini duyurmaya çalışmakta, küfür ederek üstünlük sağlayabileceğini düşünmekte ve kaba kuvvet kullanarak sorunu yok edeceğini sanmakta arıyor. Kitap okumayan, kelime haznesi kısıtlı olan, dinlemeye ve dinlenilmeye alışmamış bir toplum için bu tip dürtüsel davranışlar kaçınılmaz. Benim sorguladığım ve halen cevabından emin olmadığım nokta ise şu: Bu orta asyalılıktan bize kalan bir özellik mi, yoksa eğitim eksikliğimi?

3- Yukarıdaki madde de sorduğum sorunun cevabı ne olursa olsun sonuç olarak eğitim şart. Sabırlı olmak, tolerans gösterebilmek, empati kurabilmek, problem çözme becerileri öğrenilen davranışlardır. Bunların kazanılması da akademik(ya da bilişsel gelişim) merkezli bir müfredatla değil, daha hümanist (sosyo-kültürel/psikososyal gelişim merkezli) bir müfredatla mümkündür. Mevcut eğitim sistemimizde de sanırım bu tip müfredatların daha etkin bir şekilde uygulanabildiği alan okul öncesi eğitimdir. Bu nedenle de okul öncesi eğitim oranı yükselmelidir.

4- Türkiye'de hoşgörülülüğümüz, kültürel çeşitliliğimiz ile övündüğümüz günler artık geride kalmıştır. Bunu kabullenerek işe başlayıp "ötekileştirdiklerimiz" i "biz"leştirmek için neler yapabiliriz bunu düşünmeye başlamalıyız...

15 Mart 2009 Pazar

Kültürlerarası Kaynaşma ve Etkileşim: Bir Araç Olarak Müzik

Bu dönem almaya başladığım kültürel psikoloji çıkışlı "azınlıkların ve göçmenlerin sosyalizasyonu, çok kültürlü eğitim" dersinin etkisinden olsa gerek son bir kaç haftadır yakaladığım kişilerle kültürel entegrasyon ile ilgili tartışmalara giriyorum. Gelecekte yazmayı umduğum doktora tezimin konusu da Barcelona'da yaşayan müslüman çocukların entegrasonu ile ilgili olacağı için de onların buradaki yaşayış tarzlarıyla veya kültürel altyapılarıyla ilgili her türlü ipucu verecek etkinliğe katılmaya çalışıyorum. Dün de özellikle Fas müziklerinden örnekler sunulan "Bir naneli çay. Magrip'den müzikler." adlı konsere gittim. Barselona Arap Orkestrası ve konseri düzenleyen Fundacio "La Caixa" izleyicilerin güzel vakit geçirmelerinin yanında Fas kültürünü Katalan kültürüyle yaklaştırmayı amaçlamış bu konserde. Nitekim konser sadece müzisyenlerin çaldığı ve izleyicilerin dinlediği bir konser değil, interaktif bir gösteri niteliğinde. Aşağıdaki videoda konserin belki de en ağır eserini dinleyebilirsiniz.

Konser girişinde verilen broşüre göre yukarıdaki videoda dinlediğiniz şarkı sufi müziğinden bir örnek ve Allah'ın ihtişamı ile ilgili bir şarkı.

Konseri dinlerken Türkiye ve Türk kültürü ile Fas kültürünün benzerliklerini yakalamak beni bu kültüre biraz daha yaklaştırdı diye düşünüyorum. Mesela konsere başlarken Faslı kemancı sahneye çıktığında Katalan müzisyenleri Marhaba, selamın aleyküm diye selamladı. Daha sonra bir kaç şarkının başlangıcında ve sonunda uzun hava modundan amaaannnn amaannn diye iç geçirdi solist. Her ne kadar arapçayı henüz anlayamasam da arada tanıdık bir kaç kelime de olsa yakalayabildim. Sonra udun sesi, kemandan çıkan ezgiler bizim müzik motiflerimize çok yakındı.



Şimdi gelelim bu konseri basit bir konserden farklı kılan noktaların analizine.
Öncelikle konser 2 katalan müzisyenin turist olarak Fas'ı temsil eden dekora gelmesiyle başlıyor. Müzisyenlerden biri etrafın fotoğraflarını çekerken diğeri gitarı kaptığı gibi bir şeyler çalmaya başlıyor. Daha sonra mekanın sahibi olarak Faslı kemancı sahneye çıkıyor ve katalan müzisyenleri selamlıyor. Bu başlangıçtan sonra şarkı aralarında gelişen diyalogların hepsinin katalanca olduğunu söylemem gerek yok sanırım. (Bir Faslının katalanca konuştuğunu duymak herhalde katalanların gözlerini yaşartmıştır.) Konser ilerlerken arada katalan müzisyenlerden biri Fas kültürünün İspanya'daki önemli eserlerinden bahsetti: Mesela Alhambra, mesela Cordoba'daki Camii/Katedral. Sonra arapçadan İspanyolca'ya geçen kelimelerden bahsetti (Aj ile başlayan kelimelerin bir çoğu). Böylece aslında iki kültürün nasıl birbirlerini etkilemiş olduğunu örneklendirerek Fas kültürüne karşı insanların biraz daha sempati ile yaklaşmaları için ortam sağlamış oldu Katalan müzisyen.

Konser ailelere yönelik olarak programlandırıldığı için salonda bir çok çocuk da vardı. Çocuklarını konsere getiren Katalan aileleri kutlamamak elde değil. Böylece çocuklarının gelecekte farklılıklara karşı daha hoşgörülü olmaları yönünde güzel bir adım atmış oldular. Yalnız şu nokta da beni düşündürmedi değil: Salonda bir çok katalan/ispanyol aile olmasına rağmen, iki elin parmağını geçmeyecek sayıda Faslı aile vardı. Katalan arkadaşımla bunun nedenlerini de tartıştık. Çok kesin bir sonuca varamamış olmakla birlikte, büyük ihtimalle o gün orada böyle bir konserin olduğundan haberdar değillerdir. Çünkü program Katalancaydı. Çünkü bir çok Faslı ailenin etrafta onlar için sunulan etkinliklerden haberleri yok. Sosyal ağları böyle etkinliklere ulaşımı destekleyici değil. Sonra kendimi biraz onların yerine koymaya çalıştım: Mesela Türkiye'yle ilgili böyle bir konser olsa, haberim olmadığı için gidemesem belki içim buruk olur ama bir daha ki sefer yakalamaya çalışırım derim. Sorun diğer sebepten kaynaklanıyor: Ya konserden haberim varsa, gitmek istiyorsam ama buna izin verilmiyorsa... İşte sanırım biraz bu noktayı araştırmak lazım. Benim ileride odaklanmak istediğim konu da müslüman çocukların aracılığıyla annelerinin sosyal/eğitim hayatına katılımını arttırmak, böylece hem çocukların hem de annelerin yaşadıkları ortama entegrasyonunu desteklemek.

İleride yazacağım yazılarda özellikle çok kültürlülük ve kültürlerarası etkileşim (multiculturalism vs interculturalism) ve Türkiye'nin pozisyonu hakkında biraz beyin jimnastiği yapacağım. Çünkü gün geçtikçe ve bu konuda daha çok bilgi edindikçe Türkiye'de Kültür Bakanlığı'nın çok da iyi çalışmadığına ve T.C.'nin biraz asimile etme eğilimli politikalar geliştirdiğini düşünmeye başladım. Ayrıca ülkemizin maalesef giderek farklılıkları tolere edebilme seviyesinin düştüğünü, insanların birbirlerine çok yüzeysel sebeplerden dolayı düşmanlaştırıldığını farketmeye başladım. Her ne kadar Barselona'daki çok kültürlülük ortamı ile İstanbul'daki çok kültürlülük farklı olsa da bence buradaki uygulamalardan örnek alıp en azından okullarda çocuklara gelecekte farklılıkları daha fazla tolere edebilmeleri yönünde eğitim verilebilir diye düşünüyorum. Sonuç olarak unutmamız gerekir ki: Herkes Farklı Herkes Eşit !

Avrupa Kültürlerarsı Diyalog Resmi Sitesi

Barselona Kültürlerarası Diyalog Sitesi

4 Mart 2009 Çarşamba

Katalunya'da Bir Islah Evi: Can Llupia-2

Bir önceki yazımın devamı olarak modern ıslah evi Can LLupia'yı tanıtmaya devam ediyorum.
Buraya gönderilen ergenlerin çoğu aile içi şiddetten dolayı içerde. Özellikle anneye ve kız arkadaşa karşı şiddet eğilimi gösterenlerin oranı dikkat çekiciymiş.

Popülasyonun %20si psikotrop ilaç kullanıyor ve ruhsal hastalıkları teşhis edilmiş. Daha önce özelliklerini belirttiğim 4 koğuş haricinde 13 yataklı bir terapötik koğuş da buraya bağlı olarak hizmet veriyor (ancak bu koğuş yerleşke içinde değil). Ayrıca gerektiği taktirde çok spesifik ve özel uzmanlık alanı gerektiren bir ruhsal hastalığı olanlar da anlaşmalı 2 klinikten birine gönderilebiliyor. Can Llupia'da kalan ergenlerin %90'ının haşhaş kullanıcısı olduğu belirtildi.

Islahevi kapsamında 2 adet grup terapisi odasi mevcut. Bu odalar özellikle madde bağımlılığı ile ilgili eğitimler verilmek için kullanılıyormuş.

Islahevi kendine iki misyon edinmiş:

1- Ergenlere sınırlar çizerek, bu sınırlar dahilinde kontrollü bir şekilde kabul edilir davranışları kazandırmak. Müdürün deyişiyle buradaki ergenler kontrol dahilinde (çizgiyi aşmadan) her şeyi yapabilirler. Sonuçta buraya gelen bir çok ergenin dışarda düzenli bir hayatı yok. Bu kuruma girince bir nevi hayat akışları düzene girmiş oluyor.
(Kontrol yani disiplin konusunu açıklarken müdürün özellikle vurguladığı bir nokta vardı. Kurumda çalışan eğitimcilerin deneyimli olmasından çok sosyal eğitimci diplomasına sahip olması gerektiği için burada çalışan kişilerin otoriter davranış kalıplarından yoksun olarak işe başladığını belirtti ve sosyal eğitim bölümünün müfredatına bu konuyla ilgili bir ders konulmasının gereğine dikkat çekti).
2- Yeniden eğitim: Okul ve atölyeler haricinde psiko-sosyal eğitimler de veriliyor.

Can Llupia'daki ergenlerin günleri sabah 08:00'de başlıyor
09:30'a kadar duş, yemek, hazırlanma süreci bitiyor.
09:30'da Aktiviteler başlıyor (okul ya da atölye, danışmanlarla görüşmeler)
17:00'ye kadar aktivite süreci bitiyor, öğle yemeği yenmiş oluyor.
17:00'den sonra spor hocası geliyor. Spor diyip geçmemek lazım. Merkez kapsamında gençlere bir çok olanak tanınmış. Kondüsyon bisikletlerinden, langırta, masa tenisinde, futbol sahasına ve (beni en çok şaşırtanı) açık yüzme havuzuna kadar çok çeşitli seçenekleri var.
Spor süreci bittikten sonra yemeklerini yiyip (yemekler koğuş içersinde salonda yeniyor. 2 koğuşun ortasında mutfak var. Yemekler ıslahevinde pişiriliyor. Mutfakların temizliğinden ve bulaşıklardan ergenler sorumlu). 22:00de yatma vakti geliyor.

Her koğuşun içinde odalar haricinde 1 eğitimci odası, 1 görüşme odası, 1 kütüphane (kitap eksikliğinden dolayı 1 koğuşunki kütüphane, 1 koğuşunki spor malzemesi-top vb.-, 1 koğuşunki değişik masa oyunlarının bulunduğu bir yer olarak kullanılıyormuş) bulunuyor. Ayrıca her koğuşta dev ekran televizyon, dvd player ve dijital yayın var. Ayrıca kütüphane kısmında her koğuş için bir play station da konmuş durumda (bunun kullanımı iyi davranış göstermeye bağlı, bir nevi ödül). Koğuş içinde telefon klubesi bile var. Herkes günde maksimum 2 arama yapabiliyor ama sınırsız aranma hakları var.

Koğuştaki odalardan bahsetmem gerekirse. Odalarda 2 tane yere sabitlenmiş yatak, 2 kişinin ortak kullandığı kapısız bir tuvalet/duş var. Her koğuşta 6 çift kişilik 3 tek kişilik oda mevcut. Tek kişilik odalarda ya ciddi davranış sorunu olduğu için çevresine tehlike arz edenler kalabiliyor ya da üstün performans gösteren (davranışlarında iyileşme olanlar) isterlerde tek kişilik oda ile ödüllendiriliyorlar. Oda da gardrop, komodin yok. Islahevi yönetimi odada bulunduralabilecek giysi sayısını sınırlandırmış, örneğin bir ergen odada aynı anda en fazla 8 adet pantolon bulundurabilir. Oda kapılarının her birinin girişinde oda kuralları yazılı.

Müdürün belirttiğine göre bu ıslahevinde meydana gelebilecek en tehlikeli durum yangın çıkmasıymış. Bir yangın anında normal bir cezaevinin/ıslahevinin kapıları genleştiği için kilitlerin açılması imkansızlaşıyormuş. Ancak burada buna da bir çare bulunmuş ve aslında çok basit olan bir kilit sistemi yerleştirilmiş.

Biraz da kısaca buradaki okuldan ve eğitim sisteminden bahsetmek istiyorum.
Okulda sınıfların içine girip öğretmenlerle konuşma fırsatı bulamadık, çünkü 2 koğuş ders yapıyordu. Ancak okulun olduğu kata girerken normal bir okulun koridorundan farksız bir şekilde duvarlarda posterler, yapılmış projeler, karnaval kutlamalarından kalan süsler vardı. Koridor cıvıl cıvıldı. Popülasyonun çoğunluğunun göçmen olduğunu hatırlarsak sanırım eğitim ağırlığının dil öğretme (katalanca ve ispanyolca) alanında olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Eğitim sistemi katı davranıştı. Tüm ıslahevinde geçerli olan bir token economy sistemi mevcut. (Token economy nedir diye merak edenleriniz wikipedia'ya başvurabilir: http://en.wikipedia.org/wiki/Token_economy).

Her ergen, tüm öğretmenler, eğitmenler, koordinatörler tarafından her gün 10 üzerinden puanlandırılyorlar. Haftalık olarak bu puanların ortalamaları alınıyor. Bu puanlar daha sonra 3 performans seviyesindeki yerlerini belirliyor. (en düşük 1. seviye en yüksek 3. seviye). 3. seviyede olmak büyük ayrıcalıklar getiriyor (Ör. Play station oynayabilme, tek kişilik oda seçebilme, sınırsız ziyaret edilme hakkı, iş bölümünde en çok getirisi (maddi olarak) olan işlere atanma bunlardan bir kaçı).

Ergenler yaptıkları işlerden para kazanabiliyorlar. Mesela bisiklet monte etme atölyesinde 4 kişi çalışıyor. Bu kişiler bir bisiklet firmasının resmi elemanı olarak sigortalı çalışıyor. Burada iş alabilmek için CV vermek ve firmanın görevlendirdiği kişiyle iş görüşmesi yapmak zorundalar. Resmi olarak çalıştıkları için ıslahevinden çıktıktan sonra da bisiklet monte etme işini yapan başka yerlerde iş bulma olasılıkları yükseliyor, çünkü bu alanda çalışan çok kişi yokmuş. Böylece ıslahevinden çıkmış olmaları onlar için iş alanında çok da negatif bir etki yaratmıyor. Atölyede kazanılan paralar her gencin adına hesaba yatırılıyor. Eğer ergen 16-18 yaş arasındaysa bu paranın kontrolü sırasıyla danışman-müdür ve babanın elinde. Yani ergen kafasına göre harcayamıyor, ancak izin alarak ihtiyaclarını bu paradan giderebiliyor. 18 yaş ve üstü olanlar ise müdüriyete verdiği dilekçe karşılığında parasını istediği şekilde kullanabiliyor.

Islahevinde para kazanmanın başka bir yolu da değişik işler görmek: bulaşık yıkamaktan bahçe işlerine, duvar boyamaktan, asfalt dökmeye kadar bir çok iş mevcut. Her iş 1-3 arası belli bir seviyeye atanıyor (örneğin bulaşık yıkama-ki bulaşık makinesine dizmek 3. seviye). Böylece token economy sisteminde iyi performans göstermiş olanlar en iyi işleri kapıp daha çok para kazanıyor. 1. seviye işler 3euro 2. seviye işler 6euro 3. seviye işler 9euro kazandırıyor.

Sıra geldi ziyaretçi ve görüşme bölümlerine.
Bu bölümde 3 görüşme odası, 3 adet de camla ayrılmış görüşme bölmesi var. Yasalar çocuğun aleyhine olabilecek durumlar ve karşı tarafın isteği dışında (ki avukatlar özellikle çocuklarla camlı bölmeden konuşmayı tercih ediyorlarmış) görüşme odasında ziyaretçi kabulüne izin veriyor. Görüşme odaları gayet ferah 3-4 kişinin rahatca ziyaret edebileceği şekilde düzenlenmiş. Yasalar her ergene haftada 2 kere 40ar dakikalık ziyaret edilme hakkı tanıyor. Eğer ergen 2. seviyedeyse bu haftada 3 e, 1. seviyedeyse sınırsıza kadar esnetilebiliniyor. Ziyaret saati veya günü kısıtlaması yok. Ancak randevu alarak görüşmeye gitme mecburiyeti var. Ziyaretci santrali arayarak randevu saati alıyor ve bu saatte ziyarete gidebiliyor. Görüşme odaları kamera ile gözlemleniyor. Bunun haricinde görüşme sırasında veya kapısında bir güvenlik görevlisi yok.

Ziyaretçi ve görüşme bölümünde beni şaşırtan 2 bölüm daha vardı. Bunlardan birincisi telekonferans odası. Hem güvenlikten hem de ulaşım giderlerinden (ve zamanından) kazanmak için mahkemeler bu odada telekonferans sistemi ile yürütülüyormuş. Gelişmiş teknoloji sayesinde hakimin görüntüsü/sesi eş zamanlı olarak bu odaya aktarılıyor, aynı şekilde hakim de bu yolla hem davalıyla hem de avukatlarıyla buradan görüşebiliyor.

Gelelim beni en şaşırtan bölüme: Özel ilişki odası. Bu oda gayet geniş, 3 yıldızlı bir otelde çift kişilik oda kıvamında döşenmiş, ergenlerin eşleri veya sevgilileriyle cinsel birleşme yaşamalarına olanak sağlamak için düzenlenmiş. Can Llupia'nın 2 senelik geçmişinde şimdiye kadar sadece 1 kişi burayı kullanmış. Sonuçta Ergenler kaldığı için eğer cinsel birleşme yaşayacak iki taraftan herhangi biri 18yaşın altındaysa velilerden yazılı izin alma şartı var. Bu oda kesinlikle özel hayatın gizliliği koşullarına uygun bir şekilde yapılandırılmış. Yani içeride güvenlik kamerası yok. Bu benim kafamda güvenlik açığı riski ile ilgili bir çok soru uyandırmadı değil. Müdürün dediğine göre bazı haklar diğer kuralların önüne geçiyor. Özel hayatın gizliliği de bunlardan biri. Güvenlik açığı başka yöntemlerle kapatılmaya çalışılıyor. Ziyaretçi girişlerinde Türkiye'deki kadar sıkı bir kontrol gözüme çarpmadı. Girişte bir odadaki dolaplara çantalar kilitlendikten sonra elektronik raketle üzerler aranıyor. Peki içeridekilerin %90'ının uyuşturucu kullanıcısı olduğu düşünülürse, uyuşturucu içeri sokmak nasıl önlenebiliniyor bu soru da hala kafamda yer etmekte.

Gözüme çarpan son bir detayı da aktardıktan sonra Islahevi yazılarıma nokta koyacağım. Islahevinde %55 yabacı uyruklu göçmen olduğunu ve bunların çoğunluğunu da Faslıların oluşturduğunu hatırlayalım. Dini sebeplerden ve dilden dolayı çıkacak sorunları çözmek için kadrolu bir kültürel arabulucu olduğunu da vurguladıktan sonra gelelim bence Islahevinin kültürel farklılığa karşı duyarlılığıyla çelişecek bir noktaya: koğuş isimleri Katalunya bölgesinin 4 ünlü şarabının ismi...

Maalesef ıslahevinden fotoğraf çekmek yasak olduğu için size son iki yazımda görsel bir şey sunamadım. İçerik açısından da notlarımı takip ederek detay atlamamaya çalıştım. Ziyaretimi sonlandırırken gerek insan haklarına dikkat edilme derecesi, gerek teknolojinin kullanımı, gerekse neredeyse 3-4 yıldızlı otelleri aratmayacak konforu ile acaba böyle bir yer Türkiye'de olsa ergenlerin suç oranı azalır mıydı çoğalır mıydı diye kendime sormadan geçemedim.

Son olarak ceza infaz kurumlarında olan ergen oranları bakımından İspanya'nın iki otonom bölgesinden rakamlar vereceğim.

Endülüs (güney İspanya) bölgesinde şu anda 780 ergen kurumlarda iken Katalunya'da bu sayı sadece 280miş. Bunun sebebi suç işlenme oranının az olması veya suçluların yakalanamaması değil, son çare olarak ceza infaz kurumlarına başvurulmasımıymış. Detaylı tanıtımını okuduğunuz bu kuruma gönderilen bir ergenin buraya yollanması için en azından 7-8 suçtan yakalanmış olması gerekiyormuş. Kuruma göndermek yerine daha "açık yollar" diye adlandırılan denetimli serbestlik, zorunlu toplum çalışması ve gözetim altında olan evlerde yaşama gibi başka ceza ve tedbir yolları da Katalunya'da kullanılıyormuş. Tabii bu kadar teknolojik ve bu kadar çok profesyonelin çalıştığı bir ıslahevi için ciddi bir bütçe gerektiğini hatırlatarak ve Katalunya'nın İspanya'nın en zengin 2 otonom bölgesinden biri olduğunu da vurgulamamda fayda var...

3 Mart 2009 Salı

Katalunya'da Bir Islah Evi: Can Llupia

Beni yakından tanıyanlar bilirler. Üniversite yıllarında adli psikolojiye özel bir ilgim vardı. Üniversiteden mezun olduktan sonra da kısa bir süre bir vakıf aracılığıyla Bayrampaşa H Tipi Cezaevinde ergen tutuklu/hükümlülere yaşam becerileri dersi vermiştik. Kısa sürmesine rağmen bu deneyimin üzerinde etkisi çok büyük oldu. O dönemki proje sorumlum benim idolüm oldu ve bu yüzdendir ki eğitim alanına yöneldim. Daha sonra zamanın getirdiği şartlar yüzünden okul öncesi eğitime kaymış olsam da suça itilmiş çocukların eğitimiyle ilgili bir ziyaret/konferans olunca bunu kaçırmamaya çalışıyorum. Şimdiye kadar Türkiye'de 1'i İstanbul'da 1 i Ankara'da olmak üzere 2 cezaevi, Amerika'da 1i Washington State'de bir mahkeme binası içinde diğeri Ohio'da olmak üzere 2 cezaevi gördükten sonra İspanya'nın Barcelona şehrinde de bir Islahevini ziyaret edip tüm sistem hakkında bilgilendirildim. Her ne kadar Can Llupia Katalunya'nın tipik bir modeli olmasa da (bu bölgenin en iyi, en donanımlı, en çok kaynağa sahip olan) bir eğitim merkezi olarak adlandırılan bir cezaevi.

Suça itilmiş 14-20 yaş arası erkekler ceza sistemine Katalunya'da bu merkezden giriyor. Eskiden psikiyatri kliniği olarak kullanılan bu binada parmaklık görmek mümkün değil. Teknolojinin tüm nimetlerinden yararlanılarak oluşturulmuş bir güvenlik sistemi mevcut. Etrafı yüksek duvarlarla çevrili ama dikenli tel yok. Çünkü kaçmak isteyecek biri olursa duvara tırmanmaya başlamadan hem kızılötesi ışınlarla saptanıyor hem de kameralara takılıyor. Toplamda 72 güvenlik kamerası var. Merkez içinde çalışan güvenlikten sorumlu kişiler özel bir güvenlik şirketi tarafından buraya gönderiliyor (devlet memuru değiller), buraya atandıktan sonra cezaevi müdürü cezaevi hakkında gerekli eğitimi bu kişilere veriyor. Güvenlik merkezinde görevli kişiler 3 saatte bir değişiyor. Koğuşlar bina içinde yer değiştirmek istediğinden koğuştan sorumlu güvenlik görevlisi merkezi arayarak geçiş için izin istemek zorunda. Ancak merkez izin verirse bina içinde yer değişimi yapılıyor böylece koğuşların birbirleriyle karşılaşmaması garantileniyor. Koğuşlar sadece okul dersleri saatinde karışabiliyorlar. Bunun sebebi de okulda sınıfların yaşa göre değil akademik seviyeye göre ayrılması. Süper teknolojik güvenlik sistemi hem merkez içindeki güvenliği hem de çevrede yaşayanların sakinliğini garanti ediyor. Nitekim ıslahevi şehrin içinde toplu konut bölgesi olan bir yerde.

Can Llupia başlangıçta da söylediğim gibi ceza sistemine giriş merkezi. Hakim tarafından buraya gönderilen bireyin bir değerlendirilmesi yapılıyor ve bu değerlendirmeye göre hangi merkeze aktarılacağına karar veriliyor. Bu merkezde tutuklular ve hükümlüler bir arada. Eğer ergen 1 seneden az bir cezaya çarptırılmışsa tüm cezasını bu merkezde gecirebiliyor. 1 seneden daha uzun süreler için ise diğer merkezlere (ki bunlar şehir dışında) yönlendiriliyorlar.

Merkez'de 15-17 kişiden oluşan 4 yaşam koğuşu, 1 de geçiş ve geçici sebeplerle kullanılan bir 3 tane tek kişilik oda var (ki burada maksimum kalış süresi 24 saat. Ergenler ilk geldiklerinde direk olarak koğuşlara çıkarılmıyor. Önce müdür ile bir görüşme yaparak nerede olduğu, ne kadar kalacağı, günlük akış ve uyması gereken kurallar aktarılır, yemek yer, duş yapar.) Daha sonra eğer ergen ağlıyorsa, biraz toparlanıp kendine gelmesi gerekirse ona vakit verilir ve içinde yatak bulunan bu odada maksimum 24 saat kalabilir. Bir ergen akşam 10dan sonra merkeze gelirse geceyi bu odada geçirebilir. Onun dışında gece kalmalarına izin verilmez. Giriş haricinde saldırgan davranış sergileyen ergenler de geçici bir süre için bu odalardan birine yerleştirilebilir.)

4 yaşam koğuşu yaş gruplarına ve kapalı/yarı açık olarak ayrılıyor. 2 adet 14-16 yaş koğuşu (1 i yarı açık diğeri kapalı) 2 adet de 17-20 yaş koğuşu (1 i yarı açık diğeri kapalı) var. Ergenin yarı açıka mı yoksa kapalıya mı gideceğine hakim karar veriyor. Yarı açıkta bulunanlar eğer danışmanlarının gözetiminde uygulanan bireysel eğitim programını sürdürüp iyi performans gösterirse yönetimin izniyle haftasonları kısıtlanmış bir zaman zarfı içinde merkez dışına çıkabiliyor.

Benim ziyaret ettiğim zaman halen 74 ergen bu merkezde kalıyordu. Bunların %50si tutuklu %50si hükümlüydü. Tutukluların oranının %50 olması demek merkez içinde rotasyonun fazla olması demek. Sürekli birileri merkezden ayrılırken yeni birileri geliyor demek.

1 koğuş başına düşen görevli tipleri ve sayısı:

4 Eğitimci (Üniversitelerin sosyal eğitim bölümü mezunu olmak zorunda. 4 sabah 4 akşam 4 haftasonu ve 1 gece eğitimcisi var toplam 13 eğitimci var kadroda her bir koğuş için.) Bu eğitimcilerden biri ergene danışman olarak atanıyor ve ergenin bireysel eğitim programını hazırlayıp bunu takip ediyor.
1 Koordinatör
1 Güvenlik Görevilisi

Tüm Merkezde görev yapan diğer görevliler:

1 Müdür
2 Müdür Yardımcısı
1 İnsan Kaynakları ve Muhasebe Görevlisi
5 Öğretmen (her biri ilköğretimin bir seviyesinde ders veriyor. Her öğretmene 6 öğrenci düşüyor. Okula gitmek bu merkezdeki ergenler için zorunlu etkinlik.)
5 Mesleki Eğitimci (1i üretimden sorumlu-ki üretim merkezinde bisiklet tamiri ve birleştirilmesi yapılıyor. 4ü değişik hizmet/meslek eğitiminden sorumlu)
1 doktor 1 hemşire (ayrıca haftada 1 psikiyatrist geliyor)
1 kültürlerarası arabulucu (cezaevi popülasyonunun çoğu müslüman asıllı olduğu için hem dini konularda hem de dil konusunda aracılık yapan bir görevli. Ayrıca toplam mevcutun %55i yabancı asıllı.)
2 psikolog
2 sosyal hizmet çalışmacısı
1 kriminolog

Görüldüğü gibi kadro çok geniş ve çalışma koşulları hem teknolojik hem rahat hem de her türlü kaynakları var. Güvenlik görevlileri haricindeki tüm görevliler devlet memuru.

Kız ergenler Barcelona dışındaki 4 merkezden birine gönderiliyor, ancak yakın bir zamanda bu merkez içinde kızlar için yeni bir koğuş açılacakmış.

Merkezin müdürüne göre yeniden eğitmek ilk defa eğitmekten daha zor.
Merkezin toplam mevcutu okul saatlerinde ikiye ayrılıyor: 1/2si sınıflarda derslerdeyken diğer yarısı da atölyelerde mesleki eğitim kısmındalar. Sonra yer değiştiriyorlar.

Merkez müdürüne göre yetişkin cezaeviyle ıslahevi arasındaki en büyük fark ergenlerle çalışan danışmanla ergen arasında bir bağın oluşması. Ayrıca ıslahevinde çalışan personelin görüşleri ergenin alacağı ceza üzerinde etkili. Yetişkin mahkemelerinde hakim cezayı tamamen kanunda formüle edildiği gibi verirken ergen mahkemelerinde hakim yargılanan ergenleri tanıyan profesyonellerden fikir alarak ceza konusunda insiyatif kullanabiliyor.


Bu yazımı burada sonlandırıyorum ancak Can Llupia hakkında daha anlatacağım şeyler var. Özellikle de beni en çok şaşırtan özelliklerini bir sonraki yazıma saklıyorum ki konuyla ilgilenenler merakla beklesin...

15 Şubat 2009 Pazar

Sınıf: Kapsayıcı Eğitim Açısından Bir Film Analizi

En son yazımda size izlediğim bir filmden bahsedeceğimi söylemiştim. "Entre Les Murs" (İspanyolca ve İngilizce'ye Sınıf olarak çevrilmiş) Paris'te çok kültürlü bir okuldaki bir sınıfta geçiyor. Öğretmenlerin öğrencilere olan yaklaşımları, tutumları ve ilişkileri üzerine düşündürücü örnekler sergiliyor bu film. Aşağıdaki linkten fragmanı izleyerek biraz fikir edinebilirsiniz.



Bu yazımdaki amacım filmi ne sinemadaki yeri açısından irdelemek ne de uzun uzadıya filmde olup biteni anlatmak. Filmi izlerken gözüme çarpan, aklıma takılan, kapsayıcı eğitimi destekleyen veya çatışan bir kaç örnek aktararak kapsayıcı eğitim uygulamaları hakkında biraz fikir verebileceğimi umuyorum.

Filmin başlangıcında okul çalışanları, yeniler ve eskiler tanışma toplantısında kendilerini tanıtıyorlar. Bu sahnede görüyoruz ki tanışma toplantısında sadece öğretmenler ve okul yönetimi yok. Okulun aşçısı da toplantıda. Kapsayıcı eğitimin başlangıç noktası tam bir işbirliği olduğu için okulda çalışan ve öğrencilerle herhangi bir şekilde teması bulunan herkesin eğitim sürecine dahil edilmesi. Öğretmeninden, müdürüne, hademesinden, kantin görevlisine kadar herkes birbirini çok iyi tanımalı, okul içindeki rollerini çok iyi benimsemeli ve kiminle hangi konuda nasıl paslaşacağını bilmeli.

Daha sonraki sahnede eski öğretmenler yeni gelen öğretmenlerle sınıf listesi üzerinden geçerlerken özellikle sorun teşkil eden çocukları vurguluyorlar. Bu sahne kapsayıcı eğitim açısından istenmedik bir tutumun çok güzel bir örneği. Öğrencileri geçmişteki sorunlu deneyimleri yüzünden etiketleyen öğretmenler olumsuz etiketlemeleri yeni gelen meslektaşlarına aktararak bir nevi öğrencilerin yeni akademik yıla tabiri caizse 1-0 yenik başlamalarına neden oluyorlar.

Film ağırlıklı olarak Fransızca (anadil) öğretmeninin sınıf içi uygulamalarını sergiliyor. Buradaki öğretmen figürü tam anlamıyla bir karmaşa içersinde. Öğrencilerine arkadaşca yaklaşma eğilimi içersinde uygulamalarında bir çok tutarsızlık sergiliyor. Bu tutarsızlıkların hepsini burada yazmamın imkanı yok. Filmi izleme fırsatınız olursa bunları analiz etmenizi tavsiye ederim. Yalnız en göze çarpan örneğine burada kısaca deyinmek istiyorum. Sınıf içinde kız öğrencilerden biriyle küfürlü bir tartışmaya girer. Aslında öğretmen burada doğrudan kız öğrenciye küfür etmez, sadece dolaylı benzetmeler kullanarak kız öğrencinin kötü kadınların yolunda ilerlediğini ima eder. Ancak öğrenci öğretmene karşı olumsuz bir tutum sergilediği için öğretmenin bir üstü olan müdür yardımcısına durumu şikayet eder. Müdür yardımcısı da bu şikayeti alınca öğretmenle görüşür. Bunun üzerine öğretmen kızar ve tenefüs sırasında öğrenciyi arkadaşlarının arasında bulur ve benimle ilgili bir şikayetin varsa önce bunu benimle halletmeye çalışmalıydın diyerek öğrenciyi azarlar ve olay daha da büyür. Burada öğretmenin en büyük hatası tenefüs sırasında öğrencinin seviyesine inerek onun alanında duruma müdahale etmeye çalışmasıdır. Unutmamak gerekir ki öğretmen okulda örnek modeli teşkil eder, her ne kadar öğrencilerine arkadaşca yaklaşma tutumunda da olsa unutmaması gerekir ki çatışma durumlarında kurmaya çalıştığı yakınlık onun aleyhine sonuçlanabilir. Dolayısıyla öğrencileriyle sınıfta arasına koyduğu mesafeyi okul içinde her türlü devam ettirmelidir (tabii burada mesafeden kastettiğim kesinlikle bir diktatörlük ya da mutlak geleneksel disiplin anlayışı değil).

Çok kültürlü sınıflarda dikkat edilmesi gereken başka bir konuda ders içeriğiyle ilgili örneklerin gerçek hayatla, sosyal ortamla bağlantılı olmasıdır. Mesela burdaki öğretmen figürü örnek verirken bir insan ismi olarak yanlış hatırlamıyorsam Bill ismini kullanıyor ve bu ismin kullanılmasına öğrenciler karşı çıkıyor. Neden hiç bir zaman afrikalı birinin isminin kullanılmadığını tartışıyorlar. Çok kültürlü sınıflarda ders işleyen öğretmenlerin kültürel farklılıkları dersler işleyişlerine de yansıtmaları kapsayıcı eğitimin şartlarından biridir.

Bir başka dikkat çekici sahne de öğrenci temsilcilerinin öğretmenler kurulunun yürüttüğü dönem sonu değerlendirme toplantılarına gözlemci olarak katılması. Bu toplantıda tüm öğretmenler ve okul yönetimi tek tek öğrenciler hakkında onların sınıf içi tutumlarıyla ilgili yorumlarını dile getirip dönem sonu davranış değerlendirmesi kısmına öğrenci ile ilgili ne yazılacağına karar veriyorlar. Öğrenci temsilcilerinin yorum yaparak değerlendirmeye katkı sağlama hakları yok, ancak onların değerlendirme sürecine katılarak bu süreci biraz şeffaflaştırmak amaçlanıyor. Öğretmenlerin öğrenciler hakkındaki değerlendirmelerini aktardığı sırada anlıyoruz ki öğretmenler geleneksel bir disiplin anlayışı-davranışçı bir yönelim sergiliyorlar. Filmin baş karakteri olan Fransızca öğretmeni de sınıftaki en sorunlu öğrenci hakkında değerlendirme yaparken öğrencinin yaşadığı sorunları onun kapasitesinin sınırlı olmasına bağlayarak yine kapsayıcı eğitim açısından kapsayıcı süreci sekteye uğratan bir anlayış sergiliyor. Kapsayıcılıkta her öğretmen öğrencileri ile ilgili yüksek beklentiler içinde olmalıdır. Öğrencinin yaşadığı öğrenme bariyerlerini nasıl kaldırabilirim e kafa yormalıdır. Bu öğrenci zaten bu kadar yapabilir diyerek, onu yaşadığı güçlüklerle yalnız bırakmamalıdır.

Bu filmde okul-aile arasındaki çarpık ilişkiye de değiniliyor. Veli görüşmelerine gelen anadili Fransızca olmayan ailelere çevirmenlik hizmeti okul tarafından sunulmuyor. Ya öğrencinin kendisi çevirmen görevi üstleniyor, ya da ailede iki dili de bilen biri. Bu sürecin ne kadar sağlıksız olduğunu özellikle filmdeki disiplin kurulu sahnesinde görebiliyoruz. Farklı anadili olan öğrencilerin aileleriyle sağlam bir iş birliği yapabilmek için iki tarafın da birbirini çok iyi anlaması ve beklentilerin ortak bir noktada buluşturulması gerekir. Bunun için de sadece bir dilden diğerine çeviri yapacak birinin varlığı yetmez. Kültürel arabulucular özellikle okulda sorun yaşayan çocukların okuldaki eğitimlerinin aile bağlamında da devam edebilmesi için iki ortamın da birbirlerini destekleyebilmesi için ortak bir dil-davranış-eğitim tutumu geliştirmede kilit bir role sahiplerdir.

Son olarak disiplin kurulunun gösterildiği sahneye değinerek geleneksel (davranışçı) yaklaşımın uzlaşmacılıktan ve çözüm bulmacılıktan ne kadar uzak olduğunu vurgulamak istiyorum.

Sorun yaşayan öğrencinin aile yaşantısı ile ilgili hiç bir bilgi edinilmez öğretmenler tarafından. Sadece okuldaki olumsuz davranışları üzerinde yoğunlaşılır. Nasıl cezalandırırsan daha olumlu davranış sergiler diye düşünülür. Oysa ki cezanın öğrencilere olumlu davranışın ne olduğunu öğretmediği hatırlanmaz. Disiplin kurulu da soruna çözüm üzetmek için değil, sorunu okuldan uzaklaştırmak için prosedür gereği toplanır. Oysa ki kapsayıcı eğitim kriz anlarını olumlu değerlendirip uzlaşmacı yaklaşarak öğrencinin lehine kararlar almayı destekler.


Kısacası kapsayıcı eğitim için zihniyet değişikliği şart. Bu film her ne kadar mikro düzeydeki olumsuzlukları güzel bir şekilde örneklemiş olsa da olayın makro düzeyi de mutlaka incelenmeli. Değişim tavandan mı başlamalı tabandan mı sorusunun cevabı da herhalde eğitim sisteminin yapısına göre değişir. Türkiye'de belki henüz filmdeki anlamıyla çok kültürlü eğitim açısından sorun yaşanmıyor, ancak bu demek değil ki yukarıda verilen örneklerin ülkemizle bağlamsal açıdan çok faklı.

Eğitimciler olarak unutmayalım ki bir çocuğu kaybetmek, onu kazanmaktan daha kolay.

2 Şubat 2009 Pazartesi

CEIP Bellaterra'yı ve Katalan eğitim sistemini tanımaya devam ediyoruz...

Bir önceki yazıma kaldığım yerden devam ediyorum. En son okuldaki resmi dilin Katalanca olduğundan bahsetmiştim. Katalanca Katalunya bölgesine ait bir dil olmakla beraber sadece Andorra Prensliği'nin resmi olarak kullandığı tek dildir. Andorra ve Katalunya dışında Islas Baleares (Mallorca, Minorca, Ibiza...), Valencia ve Sardunya adasında bir kentte farklı dialektleri kullanılır. Şu an yaklaşım 12 milyon kişi tarafından anlaşılan bir dil olmakla beraber günlük hayatında sadece bu dili kullanan kişilerin sayısı tahminen 2-3 milyonu geçmiyordur. Katalan eğitim departmanının titizlik gösterdiği en önemli konu belki de bu dil meselesidir. İspanya'da Türkiye'deki gibi bir Milli Eğitim sistemi söz konusu değil. Sonuçta İspanya bir ulus devleti değil, otonom bölgelerin birleşmesinden oluşan bir krallık. Dolayısıyla her otonom bölge kendi içindeki eğitim sisteminden sorumlu. Katalunya'da yetkinlik bazlı olan müfredatın hedeflerinden biri de işte bu dille ilgili. Zorunlu eğitimini bitiren her öğrenci hem İspanyolca'yı, hem de Katalanca'yı anadili gibi kullanabilecek şekilde eğitim görüyor. Tabii ki gerçek hayatta durum pek böyle değil. Yaşam alanında sadece Katalanca kullanan Katalanlar İspanyolca yazarken ve konuşurken Katalanca ile karıştırıyorlar. Yaşadığı sosyal çevrede sadece İspanyolca kullanan biri ise sadece gerektiğinde Katalancayı anlamakla yetiniyor. Anadili bu iki dil de olmayan öğrencilerin ise durumları tabii ki biraz daha karışık. Okulların çift dilli olmasının artısı da var eksisi de. Bunları yeri geldikçe ilerleyen süreçte kendimce tartışmak istiyorum. Yakın bir zamanda Türkiye'de yayına başlayan Kürtçe TRT'de kanalının bir çok tartışmaya yol açtığı kuşkusuz. Bu konuyu belki de Katalanca ile karşılaştırmalı olarak ele almak çok da yanlış olmaz. Bu yüzden Türkçe-Kürtçe, İspanyolca-Katalanca karşılaştırmasını da ilerleyen süreçte kendimce tartışacağım bir konu olarak buraya şimdilik kısaca not düşüyorum. Merak edenler olursa blogumu takip etsinler.

Katalan eğitim sisteminde ilk öğretim (CEIP) müfredatı yatay (ders alanları arasında ortak belirlenmiş yetkinlikleri geliştirmeye yönelik içerik hazırlama, dersler arasında konularda geçişlilik/parelellik olması gibi. Örneğin, İngilizce dersinde hayvanlar anlatılırken bir yanda da fen bilimleri dersi bilgilerinden yararlanılarak hayvanların sınıflandırılması bir içerik olarak sunulabilir.), orta öğretimde (ESO) ise müfredat dikey. Ders alanları departmanlara bölünüyor ve her dersin hocası farklı (Türkiye'de olduğu gibi). Ders içerikleri (ki aslında yetkinlik bazlı olan müfredatta içerik aktarmaktan çok içerik olarak sunulan etkinliklerin yetkinlikleri ne kadar geliştirdiği, bilginin öğrenciler tarafından anlamlandırılıp yapılandırılması önemlidir) projeler, işbirlikçi etkinlikler, workshoplar gibi öğretim metodları ile öğrencilere sunuluyor. Türkiye'de bir kaç sene önce yapılan eğitim reformu ile yapılandırmacı eğitim sistemine geçildiğini biliyor olmakla beraber, uygulamada bir çok zorlukla karşılaşıldığını da gerek basından gerek öğretmenlerden duymuştum. Yapılandırmacı eğitim sistemi kulağa çok güzel gelmekle beraber uygulanmasında bir çok zorluğu da beraberinde getiren, öğretmenlerin, öğrencilerin, okul yönetiminin, velilerin alışması için zaman alan bir sistemdir. Mesela bir köşe yazısında proje bazlı eğitimin uygulandığı bir okulda velilerin bu projelerin değerlendirme süreciyle ilgili şikayetçi olduklarını okumuştum. Şikayetlerinin sebebi ise öğretmenlerin neyi nasıl değerlendirdiklerinin belli olmamasıydı (ya da neyi nasıl değerlendirmeleri gerektiğini bilmemeleriydi.). Eğitim sisteminde müfredat kadar eğitim sürecinin değerlendirilmesi de çok önemlidir. Sonuçta koyulan kriterlere, ve bu kriterlere göre yapılan değerlendirmelere göre eğitim hedeflerine ne kadar ulaşıldığına bakılarak başarıya ulaşılmış mı ulaşılmamış mı karar verilir. Katalan eğitim sisteminde değerlendirmeler/sınavlar hep katalanca bazlı. Dolayısıyla eğer öğrencinin ana dili Katalanca değilse, değerlendirme sisteminde hata payının olmadığını söylemek yanlış olmaz. Eğitim dünyasının (özellike OECD ülkerinde) meşhur değerlendirme sistemi olan PISA (yandaki linklerden ilgili sayfaya ulaşabilirsiniz) 2006 sonucunda İspanya'nın sıralaması pek de iç açıcı değil (Türkiye'nin durumundan bahsetmiyorum bile). Katalunya'daki başarı düzeyi de İspanya genelinde alt sıralarda yer alıyor (bunun bir çok nedeni olmakla beraber genelde göç oranının yüksekliğine ve eğitim dilinin katalanca olmasında bağlanıyor). İspanyol eğitim duayenleri bu PiSA sonuçlarına baya bir kafa yoruyorlar. CEIP Bellaterra'nın müdürünün söylediği bir laf benim çok hoşuma gitti. Kendisi dedi ki: "PiSA gerçekten okullarda öğretilenleri değil, öğretilmesi istenilenleri değerlendiriyor." Vygotsky'nin sosyokültürel yapılandırmacı eğitim görüşüne göre insanın yaşadığı sosyal çevre onun eğitimde elzem bir öneme sahiptir. PISA acaba bunu ne kadar göz önünde bulunduran bir değerlendirme sistemidir (sonuçta tüm OECD ülkelerinin sosyal-kültürel bağlamları aynı değildir. Acaba değerlendirme de bu ne kadar göz önünde bulundurulur) sanırım bu konuda biraz daha araştırma yapmam lazım. Bu konuda fikri olan okuyucum varsa, yorum yaparsa sevinirim.

Bu değerlendirme meselesi konusunda CEIP Bellaterra'nın müdürü (ki kendisi ayrıca bir eğitim filozofu-yazarıymış ve Katalunya Eğitim Komisyonu/Bakanlığı tarafından üstün hizmet ödülüne layık görülmüş) vurguladığı bir başka nokta da ders aralında verilen tenefüs zamanlarında öğrencilerin değerlendirme dışında kalması. Yani öğrenciler belki de kendilerin en özgürce ifade ettikleri, öğrenim hayatında edindikleri yetkinlikleri gerektiği durumlarda otomatikman uyguladıkları bu tenefüs saatlerinde değerledirme sistemi dışında kalıyorlar. Oysaki tenefüs saatlerinde öğrenciler oyun oynarlarken ortaya koydukları davranışlar, tutumlar, problem çözme becerileri, sosyal beceriler vs. değerlendirme sistemlerine katılsa eminim ortaya çok farklı bir tablo çıkar. Sonuçta ben okullarda verilen eğitimin AKADEMİK kalması tarafı olmayan bir eğitimci olarak, öğrencilerin okul saatleri içersinde bir bütün olarak ele alınıp değerlendirilmesinden yana bir tavrı gayet olumlu buluyorum. Bu süreçte de sanırım öğretmenlerin değerlendirme süreci ile ilgili olarak bilgilerini tazelemeleri gerekir. Doğru bir değerlendirme yapmak ne zaman, nasıl ve neyle ilgili veri toplamamız gerektiğini bilmekle başlar.

Bir sonraki yazımda İspanya'da gözlemlediğim öğrenci-öğretmen ilişkileriyle ilgili fikirlerimi ve Inclusive Education (Kapsayıcı Eğitim) hakkında bir şeyler yazıp bu konuya güzel bir örnek olarak bugun izlediğim bir Fransız filminden ("Sınıf" ya da orijinal adıyla "Entre les murs" (bkz: http://www.imdb.com/title/tt1068646/) bahsetmeyi umuyorum...