İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Eylül 2011 Çarşamba

Bir İstanbul Polisiyesi... Billur Ç. gözlem başında...

Bu yazımı değişiklik yapıp akademik, bilimsel ve mesleki kaygılardan uzak yazmaya karar verdim. 2 aylık yaz tatilimi Türkiye'nin çeşitli il ve ilçelerinde geçirdikten sonra İstanbulumla vedalaştığım son günde yaşadıklarımı sanırım bir ömür boyu unutamam. O gün yaşadığım şeyler sayesinde anladım ki ben bu şehre aşığım arkadaş. Neden mi? Yaşadığım bunca seneye rağmen bana hala ilkler yaşatabilen, beni şaşırtabilen bir şehir İstanbul... İşte tam da bu yüzden İstanbul ile vedalaşamıyorum bir türlü. Gözüm hep arkada kalıyor. Sanki ardımda gözü yaşlı bir sevgili bırakıyormuşum gibi hissettiriyor...

Bu sefer ki vedalaşmam sevgili kankam, onun eşi ve "tosuncuk tosbaam" sayesinde unutulmaz anlarla dolu dolu geçti. Gün içinde 200kmden fazla direksiyon sallayarak İstanbul'da bizi bir baştan öbür başa gezdiren kendisine teşekkür ederim. Nereleri gezdiğimizi, ne yiyip ne içtiğimizi atlıyorum ve güne başlarken yaşadığımız macerayı anlatmaya geçiyorum...

Sabahın 11:30'unda Taksim'de kankamın arabasına binmemden 5 dakika sonra Gümüşsuyu civarında arkamızdan yavaşça bize yaklaşan, ön camında TNT kanalına ait bir kart taşıyan koyu renkli bir araçtan ne dediği anlaşılmayan bir anons geldi. Bir kaç tekrar sonrasında anladık ki "Yavaşla sağa çek" diyormuş. Biz televizyon aracının bizimle ne işi var diye düşünürken, şöför mahaline yaklaşan genç adam kimliğini göstererek ehliyet ve ruhsat istedi. Meğer bizi durduranlar sivil polismiş. Arkadaşımı arabadan indirdikten sonra diğer sivil polis, önde oturan arkadaşımın eşine küçük hanım kimlik lütfen dedi...

"Pek küçük sayılmayız ama buyrun" dedi. Önce aklımdan vay be demek ki cidden küçük gösteriyoruz diye geçirdim. Daha sonra ben de istek üzerine kimliğimi uzattım. Önce kimliğime sonra bana baktı şaşkın bir ifadeyle. Ve bunu bir kaç kez tekrarladı sivil polis arkadaş. Bir yandan bizi neden durdular acaba diye düşünürken diğer yandan da ayy bir şeyler olsa da macera yaşasak, bizi de indirseler falan arabalar diyerekten öndeki arkadaşımla birbirimize bakışıp gülüşüyorduk. Bir iki dakika sonra arkadaşım direksiyonun başına döndü ve biz de yolumuza devam etmeye başladık. Bir anda sivil polis aracı yanımıza yaklaştı ve korna ile arkadaşımın dikkatini çektikten sonra ona bir avuç şeker uzattılar.

Ne de olsa Şeker Bayramı'nın 2. günüydü. Ne olursa olsun tatlı yiyip tatlı konuşmak gerekti.

Bu yaşantıdan sonra aklımda bir kaç şey kaldı. Sivil polis neden belirtmeksizin sizi her türlü durdurabiliyormuş, cadde üstlerinde duran simitçi, kestaneci ve mısırcılardan ibaret değillermiş, gösterdikleri polis kimliklerindeki arma mikadan yapılmış janjanlı çakma görünümdeymiş, bir de kendilerinden yaşça büyük olan kadınlara küçük hanım diye hitap edebiliyorlarmış.

Katalan Polisi Mossos dışında polis olarak bir Behzat Ç. yi severim, o da dizi karakteri olduğunu için. Gerçek hayatta olsa karşılaşmak istemem ne Behzat Ç gibisiyle ne de herhangi bir Türk polisiyle ama bu sivil polis kardeşler de ellerini öpmemize gerek kalmadan bize şeker verdiler + puan aldılar...

Günün kapanışı da açılış kadar heyecan vericiydi. Bu olaydaki başrol oyuncuları ise Mardinli olduğuna inandığım Taksim-Bakırköy dolmuş şöförü sanki kadın ticareti sektöründe çalışıyorlarmış izlenimi veren biri erkek biri kadın iki Azeri yolcuydu. Kulağımda müzikle dolmuşun kalkmasını beklerken birden arkada bir hareketlenme olduğunu gördüm. Önce sandım ki Azeri müşteriler bagaja bir şeyler koyuyorlar. Meğer durum farklıymış. Azeri bayan kulağındaki küpenin tekini kaybetmiş (gümüş görünümlü koca halka küpelerden) onu bulacağım diye dolmuşun arka tarafını talan ediyordu. Bir ara elinde fenerle dolmuşun arka koltuğunun altını üstüne getirmeye çalıştı. Bir yandan da dolmuş şöförü, eh baktınız yok demek ki başka yerde düşürmüşsünüz ben bu kadar insanı daha fazla bekletemem dedi haklı olarak.
O anda tam ne oldu bilmiyorum ama bir yandan küfürler havada uçuşmaya başladı. Azeri bayanın ağzından o aksanla Türkçe küfürler duymanın getirdiği şaşkınlık bir yana belli ki İstanbul'da yaşamayan biri olarak dolmuş şöförüne ağız dolu küfür etme gafletinde bulunması yüzünden cehaletinin kurbanı olacaktı neredeyse.

Azeri bayan bir yandan polis jandarma diye bağırırken duraktaki diğer şöförler iki Azeri yolcu yerine yolcu bulup biran önce aracı kaldırmak için çığırtkanlığa başladılar. Neyseki bu uzun sürmedi ve 10 dakikalık bir gecikmeyle kalktığımızda şöför çok sinirliydi. Mardin aksanlı Türkçesiyle Azeri bayanla ilgili olarak çok ayrımcı söylemlerde bulundu. Aklımda kalan bir kaç cümle şöyle: "Böylelerini sokmayacaksın ülkeye. Nasıl davranacağını bilmiyor terbiyesiz. Aç geliyorlar buraya. Ülkelerinde bir müstahtem bile değiller. Atacaksın bunları buradan." diye uzayıp gidiyordu.

Bu olaydan sonra aklımda kalanlar: İstanbul Türkçesi konuşanlar için kulağa zaten kaba gelen Mardin aksanlı Türkçe konuşan birinin Türkiye Türkçesi Konuşmaya çalışan Azeri birinin tartışmasına seyirci olmak, kulağımın Türkçe'nin farklı aksanlarına karşı biraz hassas olması bir yana aksanların getirdiği kabalığın yanına bir de küfürlü söylemlerin getirdiği kabalık birleşince ortamda kan dökülmediğine şaşırıp kalmam, Mardinli şöförün ağzından milliyetçi söylemler duyup bir anda Türkiye'ye bir şekilde gelmiş Azeriler hakkında ırkçı sayılabilecek, ayrımcı ve dışlayıcı cümleler duymak, son olarak da Kadınım nasılsa bana vuramaz mantığıyla (ki bunu açık açık dile getirdi "sen kadınlara vurusan?" diyerek) ağzına gelen her küfürü sayarak kalitesini gösteren Azeri bayan (ne işle meşgul olduğunu gerçekten merak ettim ama sorma fırsatım olmadı maalesef...)... Kıssadan hisse, İstanbul sadece İstanbulluları değil, yabacı uyruklu insanları da saldırgan yapabiliyormuş (ya da İstanbul tamamen bahane, insanlar saldırganlaşmak için fırsat arıyorlar, bir nevi güç gösterisi)...

Sabah saat 11:00'de çıkmıştım evimden... Gece saat 22:50 idi İstanbulla vedalaşıp bavulumu hazırlamak üzere evimin kapısını girdiğimde.

İstanbul binlerce kilometre uzakta, ama anıları, yaşattıkları, kokusu, görüntüleri, sesleri, insanları hep yanı başımda, benimle, benim içimde...


19 Ağustos 2009 Çarşamba

Şehr-i Hüzün: İstanbul


Daha çok bir kitap eleştirisi gibi düşünmüştüm bu yazıyı aslında. Orhan Pamuk'un kitabı İstanbul: Hatıralar ve Şehir'i okuduktan sonra kendimce sorgulamak veya yorumlamak istedim yazılanları. Kafamda bir çok şey tasarladım, ancak araya tatilin girmesiyle İstanbul'a gelmem, başlangıçta kendimi hüzüne batmış bulmak, ilerleyen süreçte hüzünlü havadan kurtulup kendimi yaz rehavetine ve şehrin kaosuna kaptırmış olmak bu yazıyı hep erteletti. Ve işte bu şehir ile tekrar vedalaşmama saatler kala, istemesem de, uykumdan feragat etmemek için acele de olsa bir şeyler karalamak istedim bloguma.

Aidiyet, aralıklarla sorguladığım bir kavramdır. Özellikle Barcelona'dan İstanbul'a geldikten sonraki bir kaç gün ve İstanbul'dan Barcelona'ya döndükten sonra bir süre bu sorgulamamın şiddeti biraz daha artar. İstanbul, ki silüetine bile aşık olduğum bir şehirdir, kaosuyla bile bana çekici gelir-di.

Bu -di'li geçmiş zamanı kullanırken içimin acıdığını gözlerim hafif buğulanarak hissediyorum. Bu andan itibaren de anlıyorum ki 2 senenin sonunda "Karmaşanın Esrarlı Vatanı", Şehr-i Hüzün, İstanbul'un yerine geçmeye başlamış "Vurdum Duymazların şehri" Barcelona... 2 sene önce yüksek sesle sövdüğüm bu Katalan şehrine dönmek için gün sayacağımı söyleseler inanmazdım. Ancak gitmeme saatler kala, İstanbul'u bırakıp gidiyor olmak, bir süreliğine olsa da onunla vedalaşmak canımı acıtmıyor değil. Geliş-gidişlerdeki bu duygusal ikilemlere hala alışamamış olmakla beraber, "kesin dönüş" kararını almak her geçen gün zorlaşıyor, ama yine de bir yere ait olup oraya yerleşme fikri de aynı derecede gözümü korkutuyor. Bu yüzden, geliş-gidişler sanırım benim sığınağım.

Ben Orhan Pamuk gibi aynı şehirde bir benzerimin olduğu düşüncesiyle büyümedim, İstanbul'da şehrin hüznünü de çocukken değil, daha çok ergenlik döneminde hissetmeye başladım. Yine de Orhan Pamuk'un İstanbul ve anılarıyla ilgili yazdığı bir çok şey bana çok tanıdık geldi. Nobel Ödüllü yazarımız, bu kitabıyla sanki kelime darbeleriyle İstanbul'un resmini boyamış gibi.
İstanbul adlı kitabın farklı dillerdeki çevirilerinde hep farklı kapak kullanılmış. Ben yukarıdaki Almanca cevirisinin kapağını seçtim bloguma koymak için, çünkü yazarın şehr-i hüznü İstanbul'u en iyi kapak bence bu olmuş.

Bu kitabı edebi açıdan eleştirmek benim harcım değil. Eğitimci bakış açısıyla derinlemesine analiz etmek istediğim halde zaman sınırlılığından dolayı maalesef çok genel başlıklarla ancak eğitimcilerin okumasını tavsiye edip onlar bu kitabı okuduktan sonra özellikle bir kaç bölüm üzerinde kafa yormalarını ummakla yetineceğim.

Eğitimci gözüyle bu kitabı okurken dikkatimi çeken ve ileride Eğitim Psikolojisi dersi verirsem bir grup çalışması konusu yaparım dediğim bölümlerin başında 13. bölüm "Okulun Sıkıntıları ve Zevkleri" ve 33. bölüm " Yabancı Okul, Okulda Yabancı" geliyor.

13. bölümde geleneksel eğitim sistemi, öğretmen odaklı eğitim, bilginin yapılandırılması yerine bilginin nasıl aktarıldığı yazarın yaşantıları yoluyla anlatılmış. Bu bölümde altını çizdiğim şu kısımları sizinle paylaşmak istiyorum:
"... okul denen yerin aslında temel soruları cevaplamadığını, yalnızca onları hayatın gerçeği olarak benimsememize yardım ettiğini çıkarmıştım."

Yukarıdaki alıntıdan benim anladığım, geleneksel eğitimin, öğrencilerin problem çözme becerilerine katkı sağlamak yerine problemleri kabulenmelerine, belki de öğrenilmiş çaresizlik kavramının da açıklamaya çalıştığı gibi, daha başlamadan ben bunu yapamamcı bireyler yetiştirdiği. Ezbere uymayan olasılıklarla karşılaşıldığında bünyenin hata vermesine sebep olan bir eğitim sistemi olarak düşünmek de yanlış olmaz sanırım".

"Kürt Açılımı" konusunun kızıştığı, Ramazan Ayı'nın gelmesiyle Dini hissiyatların ve görevlerin öne çıktığı şu günlerde özellikle okunulması gerektiğini düşündüğüm iki bölüm var: 19. bölüm "Fetih mi? Düşüş mü: Constantinople'un Türkleştirilmesi" ve 20. Bölüm " Din".

19. bölümü okurken aklıma kültürlerarası eğitimin nasıl olması gerektiğini tartıştığımız azınlık ve etnik grupların sosyalizasyonu ve eğitimi dersi geldi. O derste batılı tarihcilerin Amerika'nın keşfi olarak değerlendirdikleri olayın karşı bakış açısından nasıl Amerika'nın istilası olduğunu tartışmış ve kültürlerarası bir tarih müfredatında bu tip hassas konuların nasıl ele alınabileceğini örneklendirmiştik. İşte bu 19. bölümde İstanbul'un fethi mi, düşüşü mü tartışması yapılırken, Pamuk kendi pozisyonumuzu belirlememizde bize destek olurken, eğitimciler olarak diğer bakış açılarına da dikkat etmemiz konusunda satır aralarında bizi uyarmış. Yazara göre " Bazı olayların nasıl adlandırıldığına bakarak dünyanın neresinde, Doğu'da mı, Batı'da mı olduğunu çıkarabiliriz."

20. bölüm ise, belki de, dincilerle dindarların ayırt edilebilmesi için bir kılavuz olarak kullanılabilir. Dinin politikaya alet edildiği şu günlerde, yazarın eskiden yaşadığını ifade ettiği " hissettiğim korku, Türk laik burjuvazisinide hep olduğu gibi Allah'tan korkmak değil, Allah'a fazla inananların öfkesinden korkmaktı" durumu günümüze de kolayca taşınılabilir. Aynı bölümün bir diğer kısmında " İstanbul'un Batılılaşmış burjuvazisi son kırk yılda Ankara'da yapılan bütün askeri müdahaleleri ve ordunun siyasete karışmasını, solun saldırılarına karşı değil de ..., daha çok, bir gün aşağı sınıflar ile taşralı zenginler dini bayrak edip kendi hayat tarzlarına karşı birleşebilirler korkusuyla destekledi." diye anlatıyor yazar. Sanırım günümüzde bu burjuvazi kesimin korktukları başlarına geliyor. Bu korkuyla başa çıkmak içinde en kolay olan "ötekileştirme" yoluyla düşmanı küçük görme stratejisi kullanılıyor. Hoşgörü, iyi niyet, tolerans, yerini özgürlüklerin kötüye kullanımına, ayrımcılığa, toplumu oluşturan grupların birbirlerinde uzaklaşması alıyor.

İstanbul, ki yüzyıllar boyunca her din ve ırktan insanın huzur içinde yaşadığı şehirdir, günümüzde düzensizlik ve kaos ile anılıyor. Kitabın 34. bölümü olan"Mutsuzluk Kendinden ve Şehirden Nefret Etmektir" de yazar şehir hayatının kendi üzerindeki duygusal ve düşünsel, yansımalarını tartışmış. Şehrin bir manzaradan ibaret olmadığı, ona ayak uydurmak için dinamiklerin iyi çözülmesi gerektiğini aktarmaya çalışmış.

"Güçsüzlük, yaşadığınız yere, eve, aileye, daha çok da şehre ait olmadığınızı hissetmektir diye düşünüyordum o zamanlar."

Şehre ait olmak, işte dönüp dolaşıp yine bu kavrama geldim. Gelecekte bu aidiyet meselesini daha ayrıntılı incelemek istediğimi söyleyerek, içimdeki hüzünle bu yazımı sonlandırıyorum. Ve ey İstanbul, bu yazımla sana "Hoşçakal" diyorum. Daha seninle ilgili yaşanılacak ve yazılacak çok şey var. Ben gelene kadar kendinden bir şey kaybetmemen dileğiyle...

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Türkiye'ye Hoş Gittim, Düşünceli Döndüm

Tatil için Türkiye'ye gitmeden önce içimi hep bir heyecan kaplar, aklıma hep güzel şeyler gelir. Bir kaç hafta öncesinden tatilimi planlamaya çalışırım. Her seferinde, "bu sefer ordan oraya koşturmayacağım, evimde dinleneceğim, rahat rahat kitabımı okuyacağım, dizilerimi izleyeceğim" derim, ama tatil sonunda yaptıklarıma dönüp baktığımda arkamda hep bir yorgunluk ve koşuşturmaca bırakırım. İstanbul'un hızlandırılmış hayatı beni de sarmalar.

Barcelona gibi insanların minimum stres düzeyi ile yaşadığı bir şehirden İstanbul gibi haralı güreli bir şehre geldiğimde bu farklılaşmayı daha pasaport kontrolünden geçmeden anlıyorum. Uçaktan iner inmez memleketimde gördüğüm insan manzaraları bana bir daha hatırlatıyor ki Türkiye başka bir dünya.

Mesela bir gelişimde, havaalanının bayan tuvaletlerinden birinde yurdum insanı sigarasını tüttürüyordu, yasak masak umrunda olmadan, memleketimde değil miyim istediğimi yaparım diye kendi kendine söyleniyordu yasağı çiğneyen kahramanımız. Ne de olsa Türkler için yasaklar çiğnenmek içindir. Bu olaydan hemen sonra pasaport kontrolü sırasında bir amca çakallığını kullanarak öne kaynamaya çalışırken önüne geçmeye çalıştığı orta yaşlı genç adamla fiziksel kavgaya girişiyordu. Türk milleti değil miyiz, sabırsızız, diğer yandan da hakkımız yeniyorsa bunu engellemek için küfüre veya kaba kuvvete başvururuz.

Bu olaylardan sonra nihayet havaalanından dışarı çıktıktan sonra arabayla daha 5 dakika bile gitmemiştik ki ölümcül sonuçlu bir trafik kazasına şahit oldum. Artık kaza yapan kişi ehliyetini kasaptan mı almıştı, aracı alkollü mü kullanıyordu bilemiyorum ama bomboş yolda aşırı hız yüzünden meydana gelmiş bir kaza görünümündeydi.

İşte bu üç olayı, İstanbul'a inmemden hemen sonra, 1 saat içinde üst üste yaşadığımda kendi kendime "İstanbul'una hoşgeldin" dedim. Artık bu farklı dünyaya göre kendimi kurmam gerektiğini kavramıştım.

En son gelişimde de çok farklı bir manzarayla karşılaşmadım: gayet nezih bir restoranda yemek yerken iki yan masamda oturan gruptaki bir adam ne diyorsun sen terbiyesiz diye garsonun üzerine uçtuktan sonra başka biri o adamın kafasında bardak kırdı, daha sonra başka biri de "sen benim kim olduğumu biliyor musun?"culuk yaptı. Ortalık sakinleştikten sonra bile yanımda benimle yemek yiyen arkadaşım sakinleşemedi, çünkü ne de olsa insanlar dürtüseldi, eve gidip tabancasını alıp mekana geri döndükten sonra rastgele ateş açarak birilerini öldürebilirdi. Bu olaydan iki üç gün sonra haberlerde yol verme kavgası yüzünden bir gencin önce dövüldüğü ondan sonra da vurularak öldürüldüğü gösteriliyordu.

İstanbul'un en büyük sorunu bence hala trafik. Metrobüs güya trafiği biraz rahatlatacaktı, ancak bunu projelendiren üstadlar sanırım insan yoğunluğunu pek hesaba katmamış olacaklardır ki ne zaman yolum metrobüsten geçse bir alt alta üst üstelik durumu söz konusu. Kuşkusuz şehrin merkezine uzak oturan kişiler için bir kurtarıcı oldu bu sistem. Ancak bazı ilçelerde oturan kişiler için işkenceden farkı kalmadı. Bu toplu taşıma sisteminin diğer bir sonucu da varoşlarda yaşayan kesim ile orta sınıfın (orta ile üst sınıfta kalanlar da dahil) buluşması oldu bence. Kuşkusuz bu durum özellikle orta sınıfa mensup kullanıcılara rahatsızlık verdi (ve halen veriyordur sanırım).

Bu örnekler haricinde aslında daha çok şey var bana Türkiye'ye geldiğimi ve İstanbul yaşamına ayak uydurmak için kendimi değiştirmem gerektiğini bana hatırlatan. Barcelona'ya geri dönerken kendimce çıkardığım sonuçlar ise sorunları çözebilmek için öneri getirmekten çok "neden böyleyiz biz"i sorgulamamı tetikleyen şeylerdi:

1- Türkiye'de insan hayatının değeri yok. Her an, beklenmedik bir şekilde hayata gözlerimizi yumabiliriz. Bu yüzden zaman insanlar için çok değerli. Bu da insanların sabırsız olmalarını tetikleyici bir unsur olabilir. İspanya'da ise durum tam tersi, insan hayatı uzun, ölüm riski az, zaman bol. Durum böyle olunca insanların zaman içinde yaşadıklarını kaygısızca, keyifle, ağır kanlılıkla yapması doğal.

2- Türk insanı derdini kelimelerle ifade etmeyi tercih etmiyor. Çözümü bağırarak sesini duyurmaya çalışmakta, küfür ederek üstünlük sağlayabileceğini düşünmekte ve kaba kuvvet kullanarak sorunu yok edeceğini sanmakta arıyor. Kitap okumayan, kelime haznesi kısıtlı olan, dinlemeye ve dinlenilmeye alışmamış bir toplum için bu tip dürtüsel davranışlar kaçınılmaz. Benim sorguladığım ve halen cevabından emin olmadığım nokta ise şu: Bu orta asyalılıktan bize kalan bir özellik mi, yoksa eğitim eksikliğimi?

3- Yukarıdaki madde de sorduğum sorunun cevabı ne olursa olsun sonuç olarak eğitim şart. Sabırlı olmak, tolerans gösterebilmek, empati kurabilmek, problem çözme becerileri öğrenilen davranışlardır. Bunların kazanılması da akademik(ya da bilişsel gelişim) merkezli bir müfredatla değil, daha hümanist (sosyo-kültürel/psikososyal gelişim merkezli) bir müfredatla mümkündür. Mevcut eğitim sistemimizde de sanırım bu tip müfredatların daha etkin bir şekilde uygulanabildiği alan okul öncesi eğitimdir. Bu nedenle de okul öncesi eğitim oranı yükselmelidir.

4- Türkiye'de hoşgörülülüğümüz, kültürel çeşitliliğimiz ile övündüğümüz günler artık geride kalmıştır. Bunu kabullenerek işe başlayıp "ötekileştirdiklerimiz" i "biz"leştirmek için neler yapabiliriz bunu düşünmeye başlamalıyız...