Kültürlerarası Diyalog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kültürlerarası Diyalog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2010 Cuma

Anna Lindh Vakfı Forum 2010: İçerik ve Projeler-2

Yaklaşık 1,5 ay olmuş forum biteli. Halen sıklıkla aklıma Filistin ve orada yapılan projelerle ilgili küçük ama etkili detaylar geliyor. Bunlara değinmeden önce kronolojik sırayı bozmadan forumun ikinci gününün sabah oturumundan başlamak istiyorum. Bir önceki günün sabah oturumu olan "Okullarda Kültürlerarası Öğrenme ve Kullanılabilecek Metodolojiler" çalışma grubunun devamı niteliğindeki bu oturumun başlığı "Yaşam Boyu Öğrenme Sürecinde Kültürel Çeşitlilik Alanında Kullanılan Yeni Araçlar" idi. Forum süresince dinlerken en keyif aldığım sunum Avrupa Konseyi Budapeşte Gençlik Merkezi temsilcisi Rui Gomez tarafından yapıldı. Aşağıda bu sunumda not aldığım noktaları kısa kısa maddelendirmeye çalışacağım:

- Kültürler arası diyalog ele alınan kapsam/ortam bağlamında gerçekleşir.

- Diyalog kavramını "kültürleştiririz."

- Kültürler arası diyalog EVde başlar ve sadece elit kesim hedef grup değildir. Herkesin, özellikle de çoğunlukta olan gençlerin, katkıları değerlendirilmelidir (bu da orta- orta-alt arası sosyal sınıfa mensup olan gençleri kapsar).

- İnsan hakları eğitimi demek "kabul edilebilir/hoş görülen aşağılama seviyesini düşürmek" demektir.

- Kültürler arası diyalogu güçleştiren sadece "ÖTEKİ"lerin kültürleri değildir. Kendi kültürümüze de göz atıp, ön yargılarımız ve değerlerimizle ilgili farkındalık geliştirmeliyiz.

Bunun için de kültürler arası diyalog kavramını eleştirel bir bakış açısı ile ele alabilme becerisi kazanmak gerekir. Bu noktada sadece "bilgi" edinmek yetersiz kalır. Kişisel deneyim kazanmak zorunlu bir koşuldur. Verilen eğitimlerde sadece "Bilişsel" öğrenme süreçleri hedeflenmez. Değişimi görmek isteriz. Dolayısıyla duygusal ve davranışsal süreçler de kültürler arası eğitimin hedefleri içindedir. Bu sunumun verdiği ya da vurguladığı en önemli mesaj ise şöyleydi: "Kültürler arası diyalog ÖTEKİLER ile ilgili değil BİZİM ile, HEPİMİZ ile ilgilidir."

Oturumdaki diğer sunum Avrupa Akran Eğitimi Örgütü tarafından yapıldı. Bu sunumun başlığı ise "Akran Faktörü: Karmaşık Kimliklerin Buluşma Noktası" idi. Bu sunumu yapan temsilci bir kavram olarak "ÇEŞİTLİLİK"in (Diversity) bireylerin kişisel yaşam yapılandırmaları tarafından doğrudan etkilendiği vurgulayarak gençleri geleceğin önemli aktörleri olarak görülmesinin, ve gelecek için onlara yatırım yapılmasının onların BUGÜNKÜ etkilerini küçümsemek, göz ardı etmek olarak değerlendirdi. Gençliğin bir banka gibi görülüp gelecekte onlardan "yüksek faizli" bir gelecek beklemek yerine onların potansiyellerinden bugünden yararlanmaya başlanılmasının gerekliliğini dile getirdi.

Bu oturumdan sonra çeşitli projelerin sunumlarına gittim. Dikkatimi çeken projelerden bir tanesi Türkiye'deki bir özel okulun da katılımcı olarak yer aldığı, Avusturya'daki bir STK'nın koordine ettiği "Euro-Med School Forum":

Bu projede 8 ülkeyi temsil eden ilköğretim okullarında gerçekleşen kültürler arası diyalogu ve diyalogu destekleyen değerleri kazandırmak için yapılan çeşitli etkinliklerden bahsedildi. Örnek olarak da çocuklar tarafından hazırlanan çok kültürlü bir takvim örnek olarak sunuldu. Diğer bir sunum ise AFS Mısır'a ait olan "Barış Karavanı"idi. Bu projede amaç çoğunluğu Müslüman olmayan ülkelerden Mısır'a gelen lise değişim öğrencileriyle Mısır'ın çeşitli şehirlerindeki yerel halkla tanışıp yerel bir sivil toplum projesinde kısa süreli olsa da aktif olarak yer almak böylece hem Mısırlıların yabancı öğrenciler konseptiyle tanışmalarını sağlamak hem de yabancı öğrencilerin Mısır kültürünü daha iyi anlamalarına imkan vermek olarak belirtildi. AFS Mısır'ın projesini çağrıştıran isimdeki dikkat çekici bir diğer proje ise Türkiye'den geliyordu: Gençlik Karavanı.

Bu projeden kısaca bahsedip geçiştirmek yerine projenin web sayfasını ziyaret etmenizi tavsiye ediyorum. Özellikle gençleri Avrupa Gençlik Programları ile tanıştıran ve onların aktif katılımcılar olarak yer almasına fırsat veren olanaklar sunması açısından çok güzel bir örnek teşkil ediyor bu proje. Üniversite öğrencisiyseniz ve henüz bu projeyi duymadıysanız vakit kaybetmeden ilgili siteye bir göz atın. Kim bilir belki Avrupa'nın kapıları size bu site aracılığıyla açılır.

Anna Lindh 2010 Forum'unda katıldığım son oturum "Bir Araç Olarak Çocuk Edebiyatı" başlığını taşıyordu. Bu oturumda çocuk kitapları, bu kitaplardaki karakterlerin kültürler arası diyalogu desteklemek için nasıl kullanılabileceği ve kütüphaneleri de kapsayan çeşitli örnekler aktarıldı.

Bu oturumdaki iki sunumu çok beğendim. İlk sunum “PINOKIO” (Pupils for innovation as a key to intercultural and social inclusion) adlı projeyi tanıtıyordu. Bu projenin katılımcıları İtalya, Portekiz ve İsviçre’den çeşitli anaokulları ve ilkokulları ile özellikle öğretmenlere projenin uygulanması ile ilgili eğitim vermekle, verilen eğitimlerin koordinasyonuyla yükümlü olan yine katılımcı 3 ülkeden 3 üniversite ile çeşitli vakıf ve derneklerinden oluşuyordu. Projenin amacı, katılımcı okulların kültürel gerçeklerine uygun hikayeler seçerek (ki hikayelerdeki karakterlerin sosyal dışlanma ile bağlantılı olmaları ya da bu hikayelerin Avrupa Birliği Eğitim Sisteminin belirlediği 8 anahtar yetkinlikten proje için seçilen 5inden birini veya bir kaçını yansıtabilecek olmaları gerekir. Bu seçim aşaması bu proje için geliştirilmiş bir ölçek aracılığıyla öğretmene sunulan mevcut hikâyeler içinde öğretmen tarafından yapılır.) Bu proje için seçilen beş anahtar yetkinlik ise şunlar: (Anahtar Yetkinlik-AY, Sayılar ise 8 AY içersinde kaçıncı olduklarını ifade eder)

AY 1- Ana dilde iletişim

AY 5- Öğrenmeyi öğrenme

AY 6- Sosyal ve sivil beceriler

AY 7- İnisiyatif kullanma ve girişimcilik hissi

AY 8- Kültürel farkındalık ve ifade.

Öğretmenler sınıflarına uygun hikâye karakterlerini seçtikten sonra bu karakterleri sınıflarına tanıtırlar. Daha sonra velilerin ve öğrencilerin katılımlarıyla yaratıcı laboratuar uygulamalarında bu karakterleri kullanarak ve kültürel çeşitlilik temasını da kullanarak çeşitli ürünler çıkaracaklardır. Sunum yapıldığı esnada projenin henüz hikaye karakteri seçim aşaması bitmişti ki seçilen hikayeler içersinde Nasrettin Hoca’yı görmek beni sevindiren bir noktaydı. Projenin web sayfasını ziyaret edip dönemlik bültenlerine ulaşarak projede kaydedilen aşamaları takip edebilirsiniz.

Bahsetmek istediğim son proje ise Filistin’den gelen ve çocukların yazma becerilerini teşvik eden, yaşadıkları acıları ürettikleri kitaplar aracılığıyla bir nebze de olsa unutmaları hedeflenmiş. Tamer Enstitüsü tarafından yürütülen bu projede her sene bir konu belirlenip kitap haftasında seçilen konu üzerine çocuklar tarafından yazılan kitaplar yarışıyor ve dereceye giren kitaplar basılıyormuş, basılan kitaplar da İlk Kitabım serisinin bir parçası haline geliyormuş.Geçen senenin konusu “1000 öyküde Kudüs” imiş.

Bu sunumu dinlerken beni en çok etkileyen iki söz söyledi Tamer temsilcisi: “Biz projelerimizi uygularken başka ülkelerden uzman ithal etmiyoruz. Tamamen yerel kaynakları kullanarak hedeflerimize ulaşmaya çalışıyoruz. Yerel uzmanlar Filistin koşullarını ithal edilebilecek uzmanlara göre daha iyi biliyorlar.” “İşgal altındaki ülkemizde çocuklar 1 km ötedeki memleketlerine gidemiyorlar. 1000 öyküde Kudüs temasını seçerken 1001 gece masallarından ilham aldık. Nasıl Şehrazat kendini kurtarmak için 1001 gece masal anlatıyorsa, Filistinli çocuklar da 1000 öyküde Kudüs’ü kendilerince işgalden kurtarıyorlar.”

Bu sunumdan sonra forumda Filistinle ilgili yapılan diğer sunumlar ve diğer katılımcılardan dinlediğim kişisel izlenimleri aklımdan geçti. Filistinli çocuklara yönelik uygulanmış bir yaz kampı projesinde sunum yapan kişinin “bu çocuklar barış içinde yaşamanın ne demek olduğunu bilmiyorlar. İşgal altında doğmuşlar, işgal altında, kamplarda büyüyorlar. Biz bu proje ile çocukları günlük kamp yaşamının savaş stresinden uzaklaştırmak ve çocukluklarını yaşayabilecekleri, eğlenebilecekleri, üretebilecekleri bir ortam yaratmak istedik, geçici bir süreyle de olsa.”

Sunumuna gidemediğim ancak Macar bir arkadaşımın övgüyle bahsettiği diğer bir Filistin projesi olan “Mobile Güzel Direniş”te oyun, drama, müzik ve sanat etkinlikleri aracılığıyla çocukların içsel barışa ulaşmalarını sağlayıp onların çocukluklarını yaşamalarına fırsat tanımak gibi amaçları olan bu projeyle ilgili bilgiye projenin web sitesinden ulaşabilir youtube’dan kısa bir tanıtım videosu izleyebilirsiniz.

Yaklaşık 1,5 ay önce katıldığım forumla ilgili son yazımı burada bitirirken, İstanbul Film Festivali’nde bu hafta izlediğim, Filistinli bir ailenin Amerika Birleşik Devletlerine göçme hikayesini anlatan “Amrika” isimli filminin fragman linkini sizinle paylaşmak istiyorum. Filmde ara sıra benim de kendi içimde yaşadığım “kalsam bir zor, gitsem daha da zor” ikilemini işgalden kaçış, umutlarla Amerika’ya yerleşme ve daha sonrasında yaşanan güçlükler, göçmen bir ergen getirdiği zorluklar, Arap olmanın otomatikman Müslüman olmak gibi düşünülmesi ve 9/11 sonrası Amerikalıların Arap ve Müslüman göçmenlere yaklaşım tarzları hakkında ipuçları veriyor bu film.

14 Mart 2010 Pazar

Anna Lindh Vakfı Forum 2010: İçerik ve Projeler-1

Yaklaşık iki haftadır ulaşamadığım tez danışmanımla sonunda dün öğlen yemeğinde buluştuk. Her ne kadar mayıs ayında başlayacağım pilot çalışma ve tez önerim hakkında geri bildirim almak için buluşmuş olsak da bir de baktım ki her iki lafımdan biri Anna Lindh Vakfı (ALV) Forum 2010’da sunulan projelere atıfta bulunuyor. Madem üzerinden bir hafta geçmiş olmasına rağmen anlatılan projeler hala bende heyecan yaratıyor, bunları bir an önce blogumda paylaşmalıyım dedim kendi kendime.

Katıldığım ilk oturum olan “Okullarda Kültürlerarası Öğrenme ve kullanılabilecek metodolojiler” başlıklı çalışma grubunun hayal kırıklığı yarattığından bahsetmiştim bir önceki yazımda. Bu yazıma da forumdaki kronolojik sıraya uygun giderek bu oturum ile başlayayım. “Kültürel çeşitlilik ile ilgili okullarda kullanılan yeni araçlar” odaklı bu oturumun tartışılmak için öne sürülen soruları şöyleydi: Okullarda kültürlerarası duyarlılığı ve çeşitlilik odaklı yetkinlikleri geliştirmek için ne gibi araçlara ve kaynaklara sahibiz? Öğretmenlerin ve çoğaltıcıların kapasitelerini arttırmak için neler yapıyoruz? Kültürlerarası eğitimi eğitim programları dahiline alabilmek için hükümetler düzeyinde neler yapılabilir? Bu sorulardan yola çıkılarak oturumdaki konuşmacılar ve katılımcılar farklı boyutlara vurgu yaptılar. Mesela bir konuşmacı, kültürlerarası diyalog temelli bir kültür yaratılması için “öteki”(kavramı)’nin imajının değiştirilmesi gerekliliğinden bahsetti. Başka bir konu da tarih dersi ve tarih kitapları idi. Örgün eğitim kurumlarında okutulan tarih kitaplarının kültür ve kültürlerarası diyalog ile ilgili bir içeriğe sahip olmadıklarından (bir çoğunun olumsuz kalıp yargıları desteklediklerdi, özellikle müslüman olmayan ülkelerin kitaplarında Kur-an ve Şeriyat’ın yanlış yorumlandığından, bu gibi yanlışlıkların da adaletsizlik ve öfke gibi duygulara yol açtığından) bahsedildi ve kitapların dikkatlice gözden geçirilmesi gerektiği söylendi. Bu gözden geçirilme sürecinde de kitapların negatif yönlerinin öne çıkartılması yerine her kitabın en iyi uygulamasının (best practice) vurgulanması gerektiği belirtildi ve bu sürecin, Akdeniz kültürünün avrupa ve arap kültürlerinin bir sentezi olmasından yola çıkılarak, bu iki farklı kültürel görüşün yüzleştirilerek eleştirel bir perspektifin uyarlanmasından geçtiği ifade edildi. Okullardaki kültürel çeşitlilikle ilgili yapılan çalışmalara mutlaka içinde yaşanılan toplumun da dahil edilmesi gerektiği de önemle vurgulanan bir diğer noktaydı. Bu oturumda Akdeniz kültürünün islami boyutunun daha iyi anlaşılabilmesi için okullarda kullanılabilecek sanal bir müzeden bahsedildi. Bence bu oturumda ifade edilen ve Türkiye’deki gerçeklikle doğrudan ilişkili olan en önemli katkı, okulların sadece bilgi aktaran, akademik kurumlar olarak görülmesinin yanlış olduğu, okulun öğrencilerine “kültürel değerler” i de aktarmakla sorumlu olduğuydu. Bu noktada bir katılımcı akademik başarı odaklı eğitim sistemlerine (ki Türkiye’deki eğitim sistemi de açıkca böyledir) atıfta bulunarak “biz burada kültürel değerlerin öğrenilmesini, olumlu tutum geliştirmeyi konuşuyoruz ancak ulusal değerlendirme sistemleri akademik başarı odaklı. Öğretmenlerin birincil sorumluluğunun öğrencilerini sistem tarafından koyulan akademik başarı ölçen sınavlara hazırlamak ve onların bu sınavları başarıyla geçmeleri olarak tanımlandığının hepimiz farkındayız. İşte bu yüzden de öğrencileri kültürel çeşitliliğe, kültürlerarası farklılıklara karşı hoşgörülü olmak için verilmesi gereken eğitim arka planda kalıyor.” dedi. Benim bu oturumdan kendimce çıkardığım sonuç elimizde ne kadar çok araç olsa da, uygun metodolojiyi kullansak da hem içinde yaşanılan toplumu hem de makro düzeyde eğitim sistemini (eğitim politikalarını) değiştirmediğimiz sürece istediğimiz kadar kültürlerarası diyalog için kapıları aralamaya çalışalım, göstereceğimiz her çaba yüzeyde kalacaktır. Düşünün bir kere, TV karşısında haberleri izleyen babasının “X” özelliğini taşıdığı için haberin kahramanlarına söverken gören ilköğretim öğrencisinin, okulda bu “X” özelliğinin yaşamın bir parçası olduğu aktarılırken kendi içinde düşeceği çelişkiyi. Şimdi bu çocuk ailesi içindeki en önemli rol modeli olan babasının tepksini mi içselleştirsin, okulda söylenene mi? Bu kararı vermenin, özellikle de ilköğretim yaşlarındaki çocuklar için, çok zor bir süreç olduğunun altını çizmeme gerek yok herhalde.

Öğleden sonra oturumlarına kendimin de sunum yaptığı “Best Practices” (En iyi uygulamalar) oturumuyla başladım. Oturumun açılış projesi olan “kültürlerarası değişim oranının arttırılması için yapılan Euro-Med gençlik değişim projesini” sunarken kendimce bu projeyi de sorgulamadım değil. Bu proje AFS-Almanya koordinatörlüğünde yapılmış, Almanya, Türkiye, İtalya ve Mısır AFSlerinin gönüllülerinin kendi ülkeleriyle eşleşen ülkeye ziyaretlerini içeriyordu. Türkiye ile Mısır bu projenin “orta doğu/müslüman” kültürünün temsilcileri, Almanya ve İtalya ise “Avrupa” kültürünün temsilcileri olarak seçildikleri için TR gönüllüleri Mısır’a ziyarete gitmemişlerdi, ki bence bu büyük bir kayıp olmuş. Mısır’daki islam kültürü ile Türkiye’deki islam kültürünün karşılaştırılması için ve bu iki ülke arasında kültürel köprülerin kurulması için güzel bir fırsat olabilirmiş. Proje de tasarlandığı aşamada kendini bence bu noktada bir önyargıya kurba etmiş. Proje sonunda üretilen ve katılımcı gönüllülerin ziyaret ettikleri ülkelerdeki deneyimlerini subjektif bir şekilde aktaran el kitabını okurken keyif almadım değil. Bu kitabçığı merak edenleriniz olursa AFS-Türkiye ofisi ile iletişime geçebilir.


Oturumdaki sunum partnerim, Sivil Toplum ve Kalkınma Enstitüsü Derneği‘nin gerçekleştirdiği ve Türkiye’nin kanayan yaralarından biri olan beyin göçü hakkında İtalya, Ürdün, Güney Kıbrıs ve Türkiye’de yapılan bir araştırma projesini aktardı. Bu sunumun ayrıntılarını merak edenleriniz buradan ilgili belgeye ulaşabilirler.

Katıldığım bir sonraki oturum, Avrupa Konseyi(Council of Europe) temsilcisinin “Gençler için kullanılabilir Kaynaklar ve Fırsatlar” konulu sunumdu. Bu sunumun benim için duygusal boyutta önemi biraz farklıydı. Seneler önce (kaç sene oldu emin değilim, 4 ya da 5 olmalı) şans eseri ilanını görerek katılımcı olmak için başvurduğum “İnsan Haklarında Cinsiyet” konulu projeye katılarak CoE’nin Demokratik Liderlik Programı’na dahil olmuştum. Bu sunum boyunca aklıma hep program katılımcısı arkadaşlarım ve eğitimler süresince çıkan çatışmalar aracılığıyla ne kadar fazla içgörü kazandığım geldi.


Eski anıları bir yana bırakırsam, bu sunumda CoE temsilcisi gençlerle ilgili alanlarda çalışan gençlik sivil toplum örgütlerinin yararlanabileceği hibelerden, eğitim merkezlerinden ve eğitim araçlarından (el kitapları, eğitim programları vb.) bahsetti. Eğer gençlik alanında çalışan bir gençlik STK’sının bir parçasıysanız ve CoE’yi ilk defa duyduysanız, bu örgütün internet sitesine mutlaka uğramanızı, Strasbourg ve Budapeşte’deki gençlik merkezlerini ve sundukları hizmetleri incelemenizi tavsiye ederim. İlköğretim öğrencileriyle çalışan ve bu yaş grubundaki çocuklarla insan haklarıyla ilgili bir çalışma yapmak isteyenlere de CoE’nin yeni çıkardığı “Compasito” (Pusulacık) adlı kaynağa başvurmalarını öneririm. Bu Pusulacık maalesef İngilizce, bu kaynağın büyük yaş grubundaki katılımcılara yönelik versiyonu olan “Pusula” Bilgi Üniversitesi tarafından Türkçe’ye tercüme edildi. Ayrıca bu Pusula’nın yazarlarından biri olan Rui Gomes’in de sunumunu dinleme fırsatım oldu, ki onun yaptığı sunum benim en beğendiğim sunum oldu (Bu sunumla ilgili ayrıntılar bir sonraki yazımda).

Günün son oturumunda yine en iyi uygulamalar sunumlarına katılmayı tercih ettim. Son oturumda iki proje vardı, ilk sunum İsrailli The Parents Circle-Families Forum‘un projesi “Bilmek Başlangıçtır” ismini taşıyordu. İsrailli öğrencilerle Filistinli öğrencilerin katıldığı bu projede okullara gidilip gerçek yaşamdan görüntülerin oluşturduğu bir belgesel gösterilmesini ve bunun üzerinden çalışılmasını kapsıyordu. Sunumun sonuna yetiştiğim için detaylarını kaçırdım. Ancak merak edenler bu örgütün web sayfasından ayrıntılara ulaşabilirler. Bu oturumda sunulan son proje Katalunya’dan bir örnek çıkardı karşıma. Bir önceki yazımda da biraz bahsetmiştim Irenia(Türkçe tanıtımı için tıklayınız) adlı bir STK ilköğretim kurumlarında kullanılmak üzere Akdenizi çevreleyen çeşitli kültürleri tanıtan ve kültürlerarası öğrenmeyi destekleyen oyunlar geliştirerek öğrencilerin diğer kültürleri tanımalarını sağlıyordu. Yaklaşık 10 senedir süren bu “Barış Oyunları” projesi kapsamında üretilen masa oyunlarının bir kısmı Diputacio de Barcelona (ki bu Barcelona Metropolitan bölgesinde bulunan tüm belediyelerinin oluşturduğu Valilik ile Büyükşehir Belediyesi arasında kalan bir resmi kurum) tarafından satın alınarak her ilçede yer alan pedagojik kaynaklar merkezine birer tane veriliyor ki eğer bir okul bu oyunlardan yararlanmak isterse bu kaynak merkezine başvurarak kolayca ve hiç bir ücret ödemeden bu oyunlara erişebiliyor. Oyunla öğrenmenin gücüne inanan bir eğitimci/psikolog olduğum için bu projeyi çok başarılı bulduğumu söyleyerek bu yazımı bitiriyorum. Bir sonraki yazımda projelere kaldığım yerden devam edeceğim. Daha üçüncü gün oturumlarından hiç bahsetmedim. Bu yazımı bir video ile kapatıyorum. Bu video İsrailli bir grubun şarkısına ait. “Bilmek Başlangıçtır” projesinin kapsamına giren ve İsrail-Filistin arasında barış olması gerektiğini destekleyen bir video.


Projelerle dünyayı değiştiremesek bile kendimizi bir nebze de olsa değiştirebiliyorsak başarıya ve barışa bir adım daha yaklaşmış oluruz.

9 Mart 2010 Salı

Anna Lindh Vakfı Forum 2010: Gözlemler ve Yansıtmalar

Anna Lindh Vakfı’nı yaklaşık 1 ay önce tamamen bir tesadüf sonucu tanıdım.
Beğenerek dinlediğim Ömer Faruk Tekbilek’in forum kapsamında konser vereceğini facebook’ta duyunca hemen forum sayfasına baktım. Bir de gördüm ki forum tam benim konumla ilgili: Çok kültürlülük, eğitim, göç, kültürlerarası diyalog. Şansıma katılım başvurusu geçmemişti, bir şansımı deniyeyim dedim ve katılımcı olarak (hem de katılım ücreti ödemeksizin ki 30 euro-100 euro arasında katılım ücreti isteniyordu) kabul edildim.

Forum’un başlamasına bir gün kala AFS Türkiye’yi temsilen gelecek olan arkadaşımın son dakikada gelemeceğini öğrendim. AFS Türkiye’nin forumda görünebilmesi için onun sorumluluklarını da üstlendim, böylece katılımcılıktan bir anda temsilciliğe geçiş yapmış oldum. Forumun ilk günü Kültürlerarası fuar alanında AFS Türkiye için masa açtım. Bu masa başında dururken hem Türkiye’yi temsilen gelen diğer kuruluşların temsilcileriyle tanışma fırsatı buldum, hem de diğer ülkeleri temsilen orada bulunan ve AFS’ye merak duyan bir kaç kişiyle tanıştım. Bunlardan ilki kızı AFS öğrencisi olarak şu an Danimarka’da bulunan Katalan bir beydi ki kendisi projesini sunmak için foruma katılmıştı. Forumun ilerleyen günlerinde kendisinin sunumunu da dinledim ve çok beğendim. Irenia adlı bir kuruluşun koordinatörü olan Josep Miquel Katalunya’nın küçük bir kenti olan Molins de Rei’in tüm ilköğretim okullarında 10 senedir yürütülen BARIŞ OYUNLARI programını anlattı. İlk öğretim öğrencilerinin oyun oynayarak Akdeniz kültürünü nasıl tanıdıklarını ve böylece Akdeniz’in etrafındaki birbirine zıt olduğu kadar aslında ortak yönü olan Avrupa kültürü ile Arap kültürünü nasıl tanıdıklarını ve böylece barışçıl bir ortamı desteklediklerini anlattı. AFS Türkiye masasının bir diğer ziyaretçisi de Türkiye adına katılan Peace Child’ın İngiliz temsilcisiydi. Ben İspanya’yı temsil eden bir Türk iken, onun da Türkiye’yi temsil eden bir İngiliz olması bana çok kültürlülük böyle bir şey olsa gerek dedirtti. Kendisi 31 Temmuz-13 Ağustos arasında Türkiye’de yapılacak olan Dünya Gençlik Konferansı için hem 15-25 yaşları arasında Türk katılımcılara ulaşmak hem de konferansın içerik işbirlikçisi olabilecek gençlik dernekleri aradığını belirtti. Bu yazım aracılığıyla gençlere ve gençlik alanında çalışan bir çağrı yapmak istiyorum. Konusu “İMECE” olan bu konferansa katılıp ülkemizi temsil etmek isterseniz vakit kaybetmeden başvurunuzu yapın. 50si Türkiye’den olmak üzere yaklaşık 200 genç bu konferansta güzel ve barış dolu bir gelecek için çözüm üretmeye çalışacaklar. Tek şart iyi seviyede İngilizce bilmek.

Forumun ikinci gününde Barselona medeniyetler buluşmasına tanıklık etmeye devam etti. Bir tarafta Avrupa Kültürü, diğer tarafta Arap Kültürü. Türk temsilciler arasında konuşulan şey ise Anna Lindh Vakfı’nın ülke temsilciliğinin İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV)’nin yapıyor olmasının uygun olup olmadığıydı. İKSV adına gelen temsilciyle ben karşılaşmadım. Anna Lindh Vakfının yönetim kurulunda olan diğer Türk temsilci AFS TR masasına uğrayıp benimle tanışmıştı ancak maalesef Forum’a katıldığım 2,5 gün içinde İKSV temsilcisiyle karşılaşamadık. Anna Lindh Vakfı’nın gerek felsefesi, gerekse desteklediği projeleri göz önüne alıp olayı kendimce sorguladığımda İKSV’nin çok da uygun bir temsilci olmadığını düşündüm açıkcası. Tabiri caizse fazla “elitist” yaklaşımı olan bir Vakıf Türkiye’yi temsil ediyordu ve bunun nedenini bulamadım. Ayrıca Türkiye’den katılan diğer kuruluş temsilcilerinden de edindiğim bilgiye göre neredeyse hiç bir organizasyon Anna Lindh Vakfı hibelerinden yararlanmak için proje verirken ülke temsilcisi üzerinden gitmeyip, direk başvuru yapmış olmalarıydı. Yani demek oluyor ki İKSV aslında koordinasyon görevinde biraz etkisiz kalmış. Tam bir Türk işi olmuş aslında. Bir network olarak çalışması gereken kuruluşlar birbirlerinden habersiz bir şeyler yapmaya çalışıyorlar Türkiye adına Türkiye için. Halbuki sivil toplum alanında çalışanlar iyi bilir ki networking ve lobicilik başarıya ulaşan yolda atılması gereken en önemli iki adımdır.

Forum sırasında katıldığım çalışma grubu olan “Eğitim, Kültürlerarası Öğrenme ve Gençlik” konulu okullarda kültürlerarası öğrenme için kullanılabilecek yeni araçlar odaklı 1. Oturum kullanılan metodoloji açısından katılımcılar tarafından çok eleştirildi. Açılış konuşmaları kitaplardan alınan ve ruhsuzca aktarılan paragraflar gibiydi. Daha sonrasında diğer katılımcılara mikrofon verilince herkes kendince konuyla ilgili olsa da ya çok genel şeyler söylediler ya da kendi kuruluş ve projelerinin reklamlarını yaptılar. Böylece yaklaşık 2 saat süren oturumdan somut bir şeyler çıkmadı (içerik hakkındaki ayrıntıyı bir sonraki yazımda aktarmayı düşünüyorum). Neyseki bir sonraki gün yapılan yaşam boyu öğrenme sürecinde kültürlerarası öğrenme araçları odaklı çalışma grubundaki sunumlar hem çok doyurucuydu hem de katılımcılardan daha somut katkılar geldi. Hatta 2,5 günlük oturum boyunca en beğendiğim sunum bu oturum sırasında Avrupa Konseyi Macaristan temsilcisi tarafından yapıldı (sunum ve proje içeriklerini diğer yazıma saklıyorum).

Forum’un ikinci gününe damgasını Filistinli bir temsilcinin açılış oturumunda yaptığı konuşma ve Arap temsilcilerden aldığı, dakikalarca kesilmeksizin süren alkış vurmuştu. Ben maalesef o oturuma katılamadığım için kendi görüşümü bildiremeyeceğim. Ancak daha sonra Filistinli kuruluşların yaptığı sunumlara katılınca oradaki durumun ne kadar vahim olduğunu ve Anna Lindh’in Filistin’e neden bu kadar çok destek verdiğini kavrayabildim (nitekim Forum sırasında ne tarafa baksam bir Filistinli karşıma çıkıyordu). Forum sırasında tanıştığım Macar temsilci, açılış konuşması yapan Filistinli temsilcinin yaptığı projeden bahsetti, Filistinli gençlerin içlerindeki öfkeyi taş atıp şiddetle dışa vurmalarına alternatif olması için onları sanatla tanıştıran bir projeden. Daha sonra başka bir sunumda yine Filistinli konuşmacılardan biri şöyle dedi: “Filistinde çocuklar işgal altında doğuyor ve savaş içinde büyüyor. Onlar savaş yaşamayan yerler olduğunu duyunca şaşırıyorlar. Bu çocuklar için savaş, şiddet, ölüm günlük hayatın ta kendisi. Bizler projelerimizle onlara barışın da var olduğunu göstermeye çabalıyoruz.”

Perşembe gününden Pazar gününe kadar 40tan fazla ülkeden katılan 700 temsilci Akdeniz’deki barış için yapılan ve gelecekte yapılması öngörülen projelerini tanıttı. Benzer ilgi alanları olan kuruluş temsilcileri networking yapma fırsatı buldu. Forum başlı başına bir kültürlerarası öğrenme alanıydı. Ama yine de gözlemlediğim kadarıyla oturumlar dışında yine Araplar kendi aralarında Avrupalılar kendi aralarında, Türklerde biz bizeydik. Akdeniz gibi ortak bir payda olmasına rağmen Avrupa ve Arap dünyası arasındaki köprü inşaasının bitmesi için daha çok fazla çaba harcamak gerekiyor. Bu köprü inşaasında Türkiye’nin rolüne gelirsek, bence Türkiye önce kendi içindeki farklı kültürler arasındaki köprüleri sağlamlaştırmalı, toplumu oluşturan bireylerin hoşgörü düzeyi arttırılmalı ki sonra Arap ve Avrupa kültürü arasında kalan kendine özgü kültürel örüntüsüyle hem Avrupalılara hem de Araplara öncülük edebilsin. Bence Türkiye’de büyük bir potansiyel var arada kalmışlığın doğasından gelen. Ama biraz kendimizi toparlamamız, eski değerlerimize, hoşgörüye, ahenkli yaşama geri dönmemiz lazım. Türk-Kürt, Laik-Dinci, Türbanlı-Türbansız ayrımlarını aşmalı ve “biz” nasıl “HEPİMİZ” oluruz bunun yollarını aramalıyız.


Bu yazımı Ömer Faruk Tekbilek’in en sevdiğim eseri olan “I love You” ile kapatıyorum. Tüm okuyucularımın içlerinin sevgiyle dolması dileğiyle...



15 Mart 2009 Pazar

Kültürlerarası Kaynaşma ve Etkileşim: Bir Araç Olarak Müzik

Bu dönem almaya başladığım kültürel psikoloji çıkışlı "azınlıkların ve göçmenlerin sosyalizasyonu, çok kültürlü eğitim" dersinin etkisinden olsa gerek son bir kaç haftadır yakaladığım kişilerle kültürel entegrasyon ile ilgili tartışmalara giriyorum. Gelecekte yazmayı umduğum doktora tezimin konusu da Barcelona'da yaşayan müslüman çocukların entegrasonu ile ilgili olacağı için de onların buradaki yaşayış tarzlarıyla veya kültürel altyapılarıyla ilgili her türlü ipucu verecek etkinliğe katılmaya çalışıyorum. Dün de özellikle Fas müziklerinden örnekler sunulan "Bir naneli çay. Magrip'den müzikler." adlı konsere gittim. Barselona Arap Orkestrası ve konseri düzenleyen Fundacio "La Caixa" izleyicilerin güzel vakit geçirmelerinin yanında Fas kültürünü Katalan kültürüyle yaklaştırmayı amaçlamış bu konserde. Nitekim konser sadece müzisyenlerin çaldığı ve izleyicilerin dinlediği bir konser değil, interaktif bir gösteri niteliğinde. Aşağıdaki videoda konserin belki de en ağır eserini dinleyebilirsiniz.

Konser girişinde verilen broşüre göre yukarıdaki videoda dinlediğiniz şarkı sufi müziğinden bir örnek ve Allah'ın ihtişamı ile ilgili bir şarkı.

Konseri dinlerken Türkiye ve Türk kültürü ile Fas kültürünün benzerliklerini yakalamak beni bu kültüre biraz daha yaklaştırdı diye düşünüyorum. Mesela konsere başlarken Faslı kemancı sahneye çıktığında Katalan müzisyenleri Marhaba, selamın aleyküm diye selamladı. Daha sonra bir kaç şarkının başlangıcında ve sonunda uzun hava modundan amaaannnn amaannn diye iç geçirdi solist. Her ne kadar arapçayı henüz anlayamasam da arada tanıdık bir kaç kelime de olsa yakalayabildim. Sonra udun sesi, kemandan çıkan ezgiler bizim müzik motiflerimize çok yakındı.



Şimdi gelelim bu konseri basit bir konserden farklı kılan noktaların analizine.
Öncelikle konser 2 katalan müzisyenin turist olarak Fas'ı temsil eden dekora gelmesiyle başlıyor. Müzisyenlerden biri etrafın fotoğraflarını çekerken diğeri gitarı kaptığı gibi bir şeyler çalmaya başlıyor. Daha sonra mekanın sahibi olarak Faslı kemancı sahneye çıkıyor ve katalan müzisyenleri selamlıyor. Bu başlangıçtan sonra şarkı aralarında gelişen diyalogların hepsinin katalanca olduğunu söylemem gerek yok sanırım. (Bir Faslının katalanca konuştuğunu duymak herhalde katalanların gözlerini yaşartmıştır.) Konser ilerlerken arada katalan müzisyenlerden biri Fas kültürünün İspanya'daki önemli eserlerinden bahsetti: Mesela Alhambra, mesela Cordoba'daki Camii/Katedral. Sonra arapçadan İspanyolca'ya geçen kelimelerden bahsetti (Aj ile başlayan kelimelerin bir çoğu). Böylece aslında iki kültürün nasıl birbirlerini etkilemiş olduğunu örneklendirerek Fas kültürüne karşı insanların biraz daha sempati ile yaklaşmaları için ortam sağlamış oldu Katalan müzisyen.

Konser ailelere yönelik olarak programlandırıldığı için salonda bir çok çocuk da vardı. Çocuklarını konsere getiren Katalan aileleri kutlamamak elde değil. Böylece çocuklarının gelecekte farklılıklara karşı daha hoşgörülü olmaları yönünde güzel bir adım atmış oldular. Yalnız şu nokta da beni düşündürmedi değil: Salonda bir çok katalan/ispanyol aile olmasına rağmen, iki elin parmağını geçmeyecek sayıda Faslı aile vardı. Katalan arkadaşımla bunun nedenlerini de tartıştık. Çok kesin bir sonuca varamamış olmakla birlikte, büyük ihtimalle o gün orada böyle bir konserin olduğundan haberdar değillerdir. Çünkü program Katalancaydı. Çünkü bir çok Faslı ailenin etrafta onlar için sunulan etkinliklerden haberleri yok. Sosyal ağları böyle etkinliklere ulaşımı destekleyici değil. Sonra kendimi biraz onların yerine koymaya çalıştım: Mesela Türkiye'yle ilgili böyle bir konser olsa, haberim olmadığı için gidemesem belki içim buruk olur ama bir daha ki sefer yakalamaya çalışırım derim. Sorun diğer sebepten kaynaklanıyor: Ya konserden haberim varsa, gitmek istiyorsam ama buna izin verilmiyorsa... İşte sanırım biraz bu noktayı araştırmak lazım. Benim ileride odaklanmak istediğim konu da müslüman çocukların aracılığıyla annelerinin sosyal/eğitim hayatına katılımını arttırmak, böylece hem çocukların hem de annelerin yaşadıkları ortama entegrasyonunu desteklemek.

İleride yazacağım yazılarda özellikle çok kültürlülük ve kültürlerarası etkileşim (multiculturalism vs interculturalism) ve Türkiye'nin pozisyonu hakkında biraz beyin jimnastiği yapacağım. Çünkü gün geçtikçe ve bu konuda daha çok bilgi edindikçe Türkiye'de Kültür Bakanlığı'nın çok da iyi çalışmadığına ve T.C.'nin biraz asimile etme eğilimli politikalar geliştirdiğini düşünmeye başladım. Ayrıca ülkemizin maalesef giderek farklılıkları tolere edebilme seviyesinin düştüğünü, insanların birbirlerine çok yüzeysel sebeplerden dolayı düşmanlaştırıldığını farketmeye başladım. Her ne kadar Barselona'daki çok kültürlülük ortamı ile İstanbul'daki çok kültürlülük farklı olsa da bence buradaki uygulamalardan örnek alıp en azından okullarda çocuklara gelecekte farklılıkları daha fazla tolere edebilmeleri yönünde eğitim verilebilir diye düşünüyorum. Sonuç olarak unutmamız gerekir ki: Herkes Farklı Herkes Eşit !

Avrupa Kültürlerarsı Diyalog Resmi Sitesi

Barselona Kültürlerarası Diyalog Sitesi