Müzeler ve Eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müzeler ve Eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ekim 2012 Salı

Bu Gala Daşlı Gala

Yazmayalı aylar oldu farkındayım. Bir kaç kişiden bloguma yazmayı durdurup durdurmadığımla ilgili sorular aldım. Her geçen gün "bugün de yazamadım" diye hayıflanarak geçti. Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Zaman sudan daha hızlı akıp geçti. Yaz tatili bitti, tatilden çok turist gezdirerek. Eylül ayı geldi, doktora sürecimle ilgili acı gerçekler yüzüme çarpıldı, silkelendim sonra kendime geldim. Yoğun geçen günlerden fırsat bulup 2 kere İstanbul'a kaçtım. Bu kaçışlarım sırasında 5 sene içersinde belki de ilk defa acaba Türkiye'ye dönmesem mi diye düşündüm. İstanbul'un trafiği (15 kmlik yolu 3,5 saatte aldım hem de aynı yaka üzerinde ilerlemeye çalışırken), insanların mutsuzluğu, saldırganlığı, tahammülsüzlüğü... Hep böyle miydi İstanbul da ben mi pembe gözlüklerle bakıyordum, yoksa 5 sene içersinde bu toplumun huyuna ve suyuna bir şey mi olmuştu? Cevabını bulamadım.  Her şeye rağmen aileyi görmek, arkadaşlarımla hasret gidermek, İstanbul'a denizden bakmak çok keyifliydi. 

Boğaz keyfini kardeş ülke Azerbaycan'ı keşfetmek için 4 günlüğüne  geride bırakıp yola çıktım. Çocukluğumda hakkında sadece "bu gala daşlı gala" türküsü ve 23 Nisan Çocuk Şenlikleri'nin TRT kutlamalarındaki halk dansları sayesinde bilgi sahibi olduğum, iki bayrak bir millet sloganıyla kardeş olduğumuz sıkça vurgulanan ülkeye doğru yola koyulmamın önemli bir nedeni Eurovision 2012'ye ev sahipliği yapmış olmasıydı. Yine çocukluktan kalma bir alışkanlık, bu yarışmanın sıkı bir takipçisi olarak aslına bakarsanız yarışmayı izlemek için orada olmak istedim ama kısmet yarışmayı yerinde izlemek yerine kurban bayramına orada girmekmiş.

Bakü'deki Eurovision'u ekrandan izlerken şarkı aralarında giren ülke tanıtımlarında ışıklı diyara bayılmıştım. Bakü'deki ilk akşamımda da ekrandaki ışıklı diyar beni karşıladı. Büyülendim... Blogumun konsepti gereği buraya gezi yazısı yazmak yerine gezdiğim gördüğüm ülkelerde gözlemlediğim çocuklarla ilgili eğitim veya etkinliklere yer verdiğim için Bakü'deki turistik maceralarımı bir kenara bırakıp eğitim alanında edindiğim bilgileri ve gözlemlediğim örnekleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bakü her ne kadar dışardan çıplak gözle detaya inmeden bakıldığında ihtişamlı, ışıklarıyla büyüleyici, geniş caddeleri, tertemiz alt geçitleri, büyük ve pahalı arabalarıyla petrolden gelen zenginliği kullanmaya başladığını hissettiren bir şehirse de kurtulmaya çalıştığı geçmişi dar, karanlık ve yolları bozuk olan sokaklarında saklı. Bir yanda sayıca çok olan pahalı arabalar geçerken, öte yanda artık İstanbul'da neredeyse hiç görmediğimiz şahin, doğan ve külüstur ladalar da sık sık karşımıza çıktı. Bu görüntü bize toplum içindeki dengesizliklerle ilgili ilk ipucu oldu. Konuyla ilgili izlenimlerimizi paylaştığımızda ilginç bilgiler aldık. Mesela bir öğretmen maaşı 130-150 manat civarında (1 manat yaklaşık 1 euro), bir üniversite hocasının maaşı ise 300 manat civarındaymış. Ev kiraları merkezde 600-700 manattan başlarken merkezden biraz uzaklaşınca 300 manata da yaşanabilecek bir yer bulunabiliyormuş. Peki bu kadar düşük maaşlarla insanlar nasıl geçiniyor, bu lüks arabalar nereden geliyor diye detayları biraz daha kurcalamaya devam ettik. Öğrendik ki özellikle özel sektörde, özellikle de petrol sektöründeki yabancı şirketlerde çalışan yabancılar burada çok iyi maaşlar alıyor. Devlet üniversitesinde çalışan akademisyenlerin nasıl geçindikleriyle ilgili detaysa bence etik olarak çok tartışmalı. Üniversite'den yakın bir zamanda mezun olmuş bir Azerbaycanlıdan aldığımız bilgiye göre üniversite öğrencileri derslerden geçebilmek için hocalara rüşvet veriyormuş. Bir dersten geçebilmenin rüşveti 1000 dolara kadar çıkabiliyormuş. Verdiği örneğe göre, bir sınıf 25 kişiyse bunların 4 veya 5i dersleri kendileri geçebilirken geriye kalan 20-21 kişiden alınan rüşvetin %25-%30u dersin hocasına kalırken, geriye kalan kısmı dekana gidiyormuş. Böylece üniversitelerin en zengin hocaları da dekanlar oluyormuş. Bu detayı duyunca Azerbaycan'da akademisyen olma fikrinden hemen uzaklaştım. Yine de Bakü'yü o kadar sevdim ki özel sektörde bir pozisyon aranabilir fikriyle ayrıldım kardeş diyardan.

Gezim sırasında öğrenci ve çocukların gerçekleştirdikleri 2 etkinlikle karşılaşma fırsatım oldu. Bir olumlu, bir olumsuz örnek olmaları açısından bunları sizleri aktarmak istedim.

İlk örneğimiz Qobustan'dan geliyor. Eski çağ insanlarının mağara duvarlarına yaptıkları resimleri görebileceğiniz bir açık hava müzesine ev sahipliği yapan Qobustan'da ziyaret kapalı müzeden başlıyor. Müze ilkel tarih devirleriyle ve o devirdeki yaşamla ilgili bilgi vererek turunuza bilgilenerek başlamanızı sağlıyor. İlerleyen odalarda mağara resimleri ve onların anlamlarıyla ilgili detaylı ve çok bilgilendirici sunumlar sayesinde açık hava müzesi kısmına geldiğiniz gördüklerinizi anlamlandırmak için yeterli bilgiye sahip olmuş oluyorsunuz. 
Qobustan müzesinde en hoşuma giden şey şüphesiz küçük ziyaretçilerin unutulmamış olmasıydı. Ufak yaşlardaki ziyaretçilerin çok yazılı bilgilendirici sunumları takip etmeleri dikkat uzamlarının kısıtlılığı nedeniyle zor olacağı için belli noktada onlara interaktif ekranlar aracılığıyla farklı etkinlik opsiyonları aracılığıyla müzenin içerdiği bilgiler hakkında fikir edinmeleri, fikir edinirken de eğlenmeleri hedeflenmişti. Aklımda kalanlardan bir tanesi ekrana dokunarak bir kaplumbağı 5000 yıl öncesinden günümüze doğru hareket ettirirken kaplumbağın durduğu yıl sırasında müzenin bulunduğu alanın coğrafi olarak ne durumda olduğunu gösteren ekrandı. Diğer ise boyama ekranlarıydı. Boş bir ekran üzerine çocuklar isterlerse eski çağ insan-hayvan-bitki veya desenlerinden istediklerini seçip onları ekran üzerinden boyayabiliyorlardı. Bu ekranlar sadece çocukların değil, yetişkinlerin de ilgisini çekiyordu. 
Kapalı müzeyi bitirip açık alana geçtiğimizde ise karşılaştığımız sahne eğitim açısından içler acısıydı. Rehberimiz eşliğinde gezimize devam ederken birden etrafta bir grup başı boş ortaokul öğrencisi belirdi. Bazıları koşa koşa kayaların üzerine tırmanmaya çalışırken, diğerleri çoktan yüksek bir kaya üzerinde yerlerini almış arkadaşlarına bağırıyordu. Yaş icabı gürültücü olmalarını kabullenebilmiş olsak bile belli ki eğitim amaçlı bir okul gezisine çıkmış olan bu öğrencilerin ne güvenlik açısından risk taşıyan hareketlerini engellemeye çalışan ne de bulundukları alanın önemiyle ilgili bilgilendiren ve onlara rehberlik eden bir öğretmen yoktu başlarında. 
Avrupa'daki pek çok müze gezim sırasında karşılaştığım öğrenci ziyaretlerinde genelde öğrencilerine eğitim hedeflerine yönelik görevlerin verildiğini gözlemlemiştim. Burada karşılaştığım sahne ise öğretmenlerin de gezerken öğrenme-öğretme etkinlikleri programlama açısından ne kadar vasıfsız olduklarını gösterdi bana. Aslına bakarsanız bu sahne yabancı sayılmazdı. Türkiye'de de okul gezilerinin aynı mantıkla yapıldığını biliyorum. Tek bir fark, öğretmenler daha koruyucu olur ve çocukların yüksek kaya tepelerine çıkmalarını bir şekilde engel olurlardı. 
Üstte gördüğünüz iki fotoğrafı Londra'daki British Museum ziyaretince çekmiştim. Açıkça görülüyor ki çocuklar bir amaç doğrultusunda müzeyi geziyorlar ve başlarında öğretmenleri var. Müzelere yapılan alan gezilerinin ön hazırlıklar yapıldıktan sonra belirlenen eğitim amaçlarına ulaşabilmek için programlanan etkinlikler doğrultusunda gerçekleştirilmesi gerektiğiyle ilgili bilgilendirilmeye ihtiyaç duyan öğretmenler için bu iki örnek umarım onlara konunun önemi hakkında biraz da olsa fikir vermiştir. 

Bu yazımda anlatmak istediğim son örnek bir alışveriş merkezinde karşılaştığım bir etkinlikti. Park Bulvar isimli modern alışveriş merkezinin alt katında çok küçük bir alan çocukların şemsiye boyamaları için ayırılmıştı. Çocuklar bir yandan boyama yaparlarken bir yandan da Amerikalı bir Jazz şarkıcısı büyüleyici sesiyle konser veriyordu aynı alanda. Şemsiye boyama fikri benim çok hoşuma gitti. Özellike yağmurlu bir günde çocuklara düz renk şemsiyeler verip kumaş boyalarıyla onları süslemeleri daha sonra da bu şemsiyelerle dışarı çıkıp yağmuru deneyimlemelerine olanak veren bir etkinlik onlar için ne kadar eğlenceli olur bir düşünsenize. 
Şemsiye boyama etkinliği hem proje temelli öğrenmenin bir etkinliği olarak kullanılabilir, hem  de işbirlikçi öğrenme örneği. Etkinliği izlerken hem bireysel hem de grupla çalışan çocuklar gördüm. Aileler ise genelde çocuklarının videolarını ya da fotoğraflarını çekmekle meşguldü. Olsun en azından çocuklarıyla aynı mekanı paylaşıyorlardı. Etkinlik bittikten sonra alana yaklaşıp etkinlik sorumlularıyla konuşmak istedik. Öğrendikki etkinliği organize edenler Alman asıllıymış. Etkinlikte kullanılan özel kumaş boyaları da Almanya'dan getirtilmiş. Yabancılar tarafından organize edilmiş olsa da Bakü'de böyle güzel bir etkinlikle karşılaşmak günüme güzellik kattı. Türkiye'deki yüzlerce alışveriş merkezinden de böyle yaratıcı ve eğitici etkinlik organize etmelerini umuyorum.

Kapanışı bu etkinlik sırasında kaydettiğim video ile yapıyorum: 
"I think to myself .....what a wonderful world"

20 Mayıs 2012 Pazar

Geçmişe Yolculuk Etmek İsteyen??

Oldum olası tarih derslerini sevmişimdir. Neden sevdiğim konusunda ise biraz kararsızım. Hayatım boyunca ezber becerileri çok düşük biri oldum. Hatırlıyorum da bu yüzden tarih sınavlarında savaşların neden-sonuç bağlantısını kurabilirken hangi tarihlerde yapıldığını hep yanlış yazardım. Hiç bir zaman Osmanlı İmparatorluğu padişahlarının sırasını tam olarak ezberleyemedim. Hangi savaşta kim kimi öldürmüş, kim hangi toprağı ele geçirmiş bu da ilgimi çekmezdi. Ancak, yılların getirdiği doğal veya yapay afetleri atlatıp günümüze kadar ulaşan günlük kullanım araçları ya da sanat eserlerini görünce onları hem merakla incelemişimdir, hem de seneler boyu beraberlerinde günümüze kadar taşıdıkları hikayelerin perde arkalarını merak etmişimdir. 

Tarih dersleriyle ilgili standart ÖSS sürecinde tahtaya kalk dersi anlat bakalım tarzı işlenenlise tarih dersleri haricinde çok keyifli tarih dersleri alma şansı bulduğumu da vurgulamam gerek. 8. sınıfta olmalıyım, hocamı çok sevdiğim için sırf eğitsel kol sorumlusu da sevdiğim hocam diye Tarih koluna yazılmıştım o sene. Gezi koluna inat en çok biz gezmiştik o sene. İstanbul'da gitmedik müze bırakmamıştık, okul saatleri içersinde olduğu için bu gezilerin keyfi daha bir güzeldi. Hiç unutmuyorum, bir müzede (ya topkapı, ya beylerbeyi sarayı) hocamız osmanlıca bir belgenin başında durmuş ve bize o belgeyi tercüme etmişti. O küçük yaşlarda hocamıza duyduğumuz hayranlık daha da bir artmıştı. "Vay beee demek ki günümüzde Osmanlıca bilen birileri var ve onlardan biri de bizim tarih hocamız." Gezilerimiz İstanbul'daki müzelerle sınırlı kalmamıştı. İznik'e olan ilk ve tek ziyaretimi de tarih kolunun haftasonu gezisine borçluyum...

Güzel anılar biriktirdiğim diğer bir tarih dersi de Mr. Scott'dan lise 3 yılındayken aldığım Amerikan tarihi dersiydi. İlk defa bir tarih dersi ortamı bu kadar rahat, keyifli ve ezber yapma baskısından uzaktı. Kızılderililerin geçmişini okurken ders kitabını takip etmek yerine Ishi'nin belgeselini izlemiştik (seneler sonra hala bu ismi hatırlıyor olmam bile dersin üzerimde bıraktığı etkiyi kanıtlıyor olmalı) hem de sınıf içersinde tam bir sinema ortamı yaratarak. Sınıf arkadaşlarımın yere uzanarak, yatarak, yiyecek eşliğinde derse katılıyor olmaları bende kültür şoku yaratmıştı. Daha sonra Civil Rights movement'ı işlerken Martin Luther King ile ilgili bir film izlemiştik, bir de ben dönem ödevi olarak bu konuyla ilgili bir kitap seçtiğim için konu çok ilgili çekmişti. Sene sonu projemiz ise tamamen bizim insiyatifimize bırakılmıştı. Yaratıcılık ve konu serbestti. Biz de New York City'nin tarihini konu olarak seçip trivia quiz tarzında bir kutu oyunu yaratmıştık grup arkadaşımla. Sanırım o yıldan sonra bir daha bu kadar keyifli bir tarih dersi daha işlemedim...

Bir kaç sene evvel Harbiye'deki Askeri Müze'yi gezerken neden bazı dersler bu müzede işlenmiyor diye düşünmeden edemedim. Salondan salona geçerken karşımıza çıkan tablolar savaşların önemlerini doğrudan yansıtıyorlardı. Bu salonlarda, o tablolar karşısında bir hikaye gibi tarihimizi dinlemek çok keyifli olurdu diye düşündüm. Keşke müzeler sadece gezmek ve vakit geçirmek için olmasaydı da İspanya'da olduğu gibi her müzenin bir eğitim merkezi olma  ve eğitim programı yürütme zorunluluğu olsaydı. Öğretmenler ve öğrenciler yaşadıkları yerlerin tarihini müzeler aracılığıyla özümseyebilselerdi. 

Tarih ile ilgili bu yazıma ilham verende işte tam böyle bir etkinlikti. Bu sene 8.si yapılan Magna Celebratio Badalona şehrinin Roma İmparatorluğu geçmişini hatırlamaya ve o şehirde yaşayanlara şehrin geçmişte nasıl bir günlük yaşam sürdürülüyordu bunu tattırmaya yönelik üç gün süren bir etkinlikler dizi olarak gerçekleştirildi. Badalona Müzesi çevresinde konumlandırılan 5 bölge ve bir de metroya yakın 1 bölgede olmak üzere toplan 6 bölgede Roma İmparatorluğu'nda gündelik yaşam nasıldı standlarla, etkinliklerle, mini atölye çalışmalarıyla, aile paylaşımlı çalışmalarla yeniden hayata döndürüldü. 

Bazı etkinlikler ücretsizken bazıları cüzi miktarlara yürütüldü. Ücretler de zamana uygun olarak Euro yerine AS para birimiyle yapıldı (değişimler de müzede yapıldı). Özellikle 5-12 yaş grubundan çocuk sahibi olan aileler için çocuklarına tarihi sevdirmenin muhteşem bir fırsatıydı, çünkü çocuklar o dönemi yaşayarak, dönem kıyafetleri giymiş yetişkinlerden yaptıkları işlerle ilgili anlayabilecekleri dilde bilgi alarak, deneyerek, eğlenerek öğrendiler. Biz de yetişkin olarak çok keyifli anlar geçirdik ve tarih cenneti olan ülkemizden neden böyle kaliteli, bilgilendirici ve eğlenceli günler düzenlenmez diye iç geçirip üzüldük. 


Ücretli aktiviteler içersinde Gladyatörlerin kullandığı at arabasıyla turlamak, doğal bitkilerden kokulu krem yapmak, yünden iplik yapmak, boncuklardan kolye veya bileklik üretmek, deriden cüzdan yapmak, mozaik yapmak, roma lejyoneri kılığına bürünüp askeri eğitimden geçmek gibi etkinlikler varken ücretsiz olarak katılınabilinen etkinlikler arasında ise Roma İmparatorluğu dönemindeki çocuklar gibi oyun oynamak (bu bölümde oynanan oyunların videosunu aşağıda izleyebilirsiniz), kerpiçten duvar örmek, Roma dönemi okuluna ziyarete gidip onların mumdan yapılmış tabletlere ve papirüs kağıtlarına nasıl yazı yazdıklarını öğrenmek bulunuyordu. 



Bu etkinlikler dışında günlük yaşamla ilgili aklınıza gelebilecek her meslek için bir stand ayrılmıştı ve stand sorumluları tek tek Roma İmparatorluğu dönemindeki işleyişlerini günümüzde hala yapıyorlarmış gibi anlatıyorlardı. Biz de onları dinleyerek o dönemde marangozluk nasıl yapılır, sardalye nasıl tütsülenir, iyileştirici bitkiler ve ilaçlar nedir, kundura nasıl yapılır, ekmek yapmak için buğday nasıl öğütülür, demir nasıl dövülür, balık tutmak için ağ nasıl örülür, bitki liflerinden halat nasıl yapılır dinleyerek, görerek, yaparak, deneyerek yani etkileşimli bir şekilde öğrendik. Böylece Türkiye'deki tarih derslerinde Bizans İmparatorluğu'nun, Costantinapolis'in gölgesinde yüzeyselce öğrendiğimiz Roma İmparatorluğu'nda günlük yaşam nasılmış hayallerimizde canlandırabildik. 


Umarım ülkemizde de gelecekte çocuklara tarihi sevdirmek, geçmişleriyle iletişime geçmelerini sağlamak için böyle etkinlikler düzenlenir. Tarihi sevdiremeyen tarih öğretmenleri, öğrencilerin sıkıntıdan patladıkları cehennem azabı çektiren tarih dersleri, tarihe tek bir mercekten at gözlüklerinden bakan bir tarih müfredatı yerine eğlenerek ve yaşayarak öğrenilen tarih dersleri olsaydı güzel olmaz mıydı?

8 Nisan 2010 Perşembe

Yazılacaklar Listesi: Kısa Notlar ve Beyin Fırtınası


Araya paskalya tatili girince ait olduğum şehre uzun zamandır hiç olmadığım kadar hasta ulaştıktan sonra üzerine daha henüz toparlanmadan bir de zorunlu turist rehberliği girince günler nasıl geçmiş anlamadım. Bu süre zarfında aslında blog hep aklımda. Her seferinde şunu yazsam ne güzel olur dediğim birkaç nokta var. Bunları ileride daha uzun yazılarda incelemek ve sorgulamak istiyorum ancak şimdilik özet noktalar olarak buraya yazayım ki daha sonra unutmayayım:

1-Müze gezilerim sırasında birçok okul grubunun (gerek ilköğretim gerekse lise düzeyinde, gerek devlet gerekse özel okullardan) öğretici potansiyeli çok yüksek olan bu mekânları tabiri caizse amaçsızca dolaştıklarını gördüm, içim acıdı. Sadece birkaç öğretmenin “dikkatli dinleyin bak soru soracağım sonra” dediğini duymuş olsam da yurt dışında yaptığım müze ziyaretlerindeki okul gruplarının eğitim amaçlı gezileriyle karşılaştırılamayacak derecede eğlence amaçlı gezilere dönüşmüştü bu öğrencilerin ziyaretleri. Diğer bir dikkat çekici nokta da, özellikle Miniatürk’te öğrencilerin başında görevli olan birçok Türbanlı öğretmene rastlamamdı (acaba veli midirler diye düşünmedim değil, ama daha sonra birkaç öğrencinin hocam diye hitap ettiklerini duydum). Okullarda Türban takmaları yasak olan bu öğretmenlerin, yine resmi olarak görevlendirildikleri okul gezilerinden bu yasağın ortadan kalkıp kalmadığını merak ettim.
2- Son birkaç gündür sıklıkla kitapçılarda mola veriyorum. Psikoloji ve Eğitim ile ilgili kitapların raflarına üzülerek bakıyorum. Kitaplarda hep aynı eski kitaplar, ilgili çekici yeni yayın bu alanlarda yok denilecek kadar az. Öğrenme psikolojisi kitaplarını incelerken bu kitapları yazan hocaların bilgi birikimlerinden şüphe etmeye başladım. Öncelikle neredeyse her kitap, ezberlenmişçesine aynı gelişim kuramlarıyla başlıyor. Her ne kadar içeriklerini dikkatle incelemiş olsam da neredeyse adım gibi eminim ki bu kitapların eleştirel bir bakış açısı ile değil, ezberci bilgilerle doldurulduğuna eminim. Gelelim bu kitapların en vahim noktasına. Neredeyse hiç birinde ne sosyal yapılandırmacılıktan ne de Vygotsky’den bahsedilmemesi. Kitapların çoğu Piaget’de bitiyor. Bu da açıkça bir kanıttır ki kitap yazmaya girişen akademisyen eğitimcilerimiz gündemi pek iyi takip etmiyorlar.
3- 3 saat adlı belgesel filmin DVDsi çıkmış. Hemen aldım. İlk 47 dakikasını ağzım açık izledim. Meğer Türkiye’deki eğitimciler, insan eğitimciliğinden çıkıp yarış atı eğitimcilerine dönüşmüşler. ÖSS sürecini ruh sağlığımı kaybetmeden ve insanlıktan çıkmamış öğretmenlerle karşılaşmadan bitirdiğim için kendimi çok şanslı hissettim. Belgeselin tamamını dikkatle izleyip içerikle ilgili bir yazı yazarak konuyu biraz daha irdelemek istiyorum.
4- Açık öğretim sınavlarının yapıldığı hafta sonu yolum Beyazıt’a düştü. Herkes elinde açık öğretim test kitaplarıyla buldukları köşeye oturmuş son dakika golüyle dersten geçmeyi umut ediyor bir görünüm sergiliyordu. Acaba bu son dakikada sınava çalışmak Türk kültürüne özgü bir şey mi yoksa başka hangi özellikler/faktörler bu duruma yol açıyor diye düşündüm kendi kendime.
5- Nisan ayı içinde Mersin’de yapılacak olan 16. Ulusal Psikoloji Kongresi’nin programına bakınca gördüm ki son 8 senede Türkiye Psikoloji Akademi Dünyası’nda çok büyük gelişmeler yaşanmamış. Aynı hocalar, tekellerine aldıkları aynı konularda çalışma grupları yapmaya devam ediyorlar, sunumlarda geçen isimler-yurt dışından gelen katılımcılar dışında-hep aynı. Belki sadece başlıklar eski kongrelerdeki sunumları çağrıştırıyorlardır ve içerik farklıdır. Kongre’ye katılamayacağım için bunu bilemeyeceğim ama programı görünce bende böyle bir etki yarattı.
6- Halen yazmam gereken 1 Anna Lindh Vakfı 2010 Forum’u ile ilgili yazı ve Bir Doktora Öğrencisinin İtirafları Yazı dizimin ikinci yazısı var.
7- 21-25 Nisan Arası Antalya’da “World Conference on Psychology, Counselling and Guidance” da sunum yapacağım. Bu konferansla ilgili de gözlemlerimi illa ki aktarmalıyım.
8- 9 günlük yoğun Turistle turist olma turlarımda fark ettim ki Barselona’nın tarihini İstanbul’un tarihinden daha iyi biliyorum. Bu kafamda şu soruyu “Türkler neden her şeyi karmaşıklaştırarak yaşamak eğilimindeler?” Belki bu sorunun cevabını bulurum diye, biraz da aşık olduğum şehirle ilgili bir şeyler öğrenirim diye bugünlerde kendimi İstanbul ile ilgili kitaplar alırken buluyorum. Bu arada İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması şehir için ne gibi katkılar sağlamış henüz idrak edemedim. Ansiklopedi boyutlarındaki programı edindim, gönüllüler için özel bir program var. İstanbul’da yaşıyor olsaydım ucundan kenarından bu programa katılmak isterdim diye geçirdim içimden.
9- İstanbul Film Festivali maceram da başladı. Her film öncesi reklâmların bitiminde protesto alkışları kopuyor. Tamam, film başlamadan önce yaklaşık 15 dakika reklâm izlemek can sıkıcı. Ama ara verilmediği için normal sinema sürecinden fazla bir süre gitmiyor aslında bir seansta. Ayrıca hafta içi gündüz seanslarının 3,5 tl olması da bence bu reklâm süresini haklı çıkarabilir. Bu festival aynı şartlarda İspanya’da olsaydı eminim kimse protesto için alkışlamazdı. Türk milletinin sabırsızlığının nedeni acaba hayatın değersiz bu nedenle de yaşama süresinin (yani zamanın) çok değerli olması mıdır diye yine geçirdim aklımdan.

Birkaç gün içinde motivasyonumu geri kazanıp son sürat derslerime geri dönsem iyi olacak. Vakit buldukça da bu noktaların hepsine olmasa bile bir kaçına ayrıntılı olarak değinmek istiyorum. Ayrıntıları tartışmaya açmadan önce yukarıdaki konularla ilgili düşünce ve fikirleriniz varsa lütfen paylaşmaktan çekinmeyin…