25 Temmuz 2010 Pazar

Boş Zamanlar da Dolmalı, Ama Nasıl?

Tabii ki ne dershaneye giderek, ne etüdlere katılarak ne de test çözerek... Cevabı yazıyı okuyup Katalunya'da konuyla ilgili ne olup bittiği hakkında biraz fikriniz olduktan sonra kendiniz verin.


3 haftadır hafta içi her gün, günde 5 saatimi alan bir kursa gidiyorum. Kursun adı “Monitors de temps de lleure”. Türkçeye tam olarak bir çevirisi yok ama sanırım boş zamanları değerlendirme gözetmenliği olarak tercüme etmek yanlış olmaz. Kursun ilk dersinin giriş konusuydu bu boş zaman kavramı. Mesela Katalancası lleure olan kelimenin İspanyolcaya da tam tercümesi yokmuş, çünkü bu kavram İspanya’nın genelinde henüz keşfedilmemiş bir kavrammış. Çünkü benim boş zaman olarak tercüme ettiğim Temps de Lleure, aslında tam olarak boş zaman demek değil. Çocukların okul dışında kalan vakitlerini etkili bir şekilde değerlendirmelerine olanak veren, informal eğitim yöntemlerinin kullanıldığı, eğitimsel hedefleri olan, eğlenirken öğrendikleri bir zaman aralığı. Sanırım Türkiye’de bunun karşılığı yaz kampları olabilir. Ancak Katalunya’da bu boş zaman kavramı okulda derslerin başlamasından önceki 1-2 saatlik zaman aralığına, öğle yemeği vaktinde yemekhanelere, okul sonrası aktivitelere, tatillerde organize edilen şehir içinde düzenlenen yatısız kamplara ve şehir dışında düzenlenen yatılı kamplara kadar yayılmış durumda. Türkiye’de çocukların akademik at yarışına sıkı çalışmalarla hazırlandığını düşünürsek, o kadar boş zamanlarının olmamasından dolayı bu boş zaman kavramının içinin boş kalması çok doğal.

Burada bu iş çok ciddiye alınıyor. Bu nedenler 100 saati teorik, 150 saati staj ve staj sonrası yazılan bir proje sonrasında gözetmenlik sertifikası almaya hak kazanıyorsunuz. Sertifikayı Generalitat (ki bizdeki valiliğe tekabül ediyor biraz) verdiği için de her şey Katalanca.

Yaklaşık 3 senedir Katalunya’nın başkenti olan Barselona’da yaşıyorum ve ilk defa sadece Katalanların bulunduğu (ki sınıf 18 kişi) bir sınıftaki tek yabancıyım. Sınıfta 1 latin bile yok, Katalunya dışında doğup büyümüş 1 kişi bile yok. Günde 5 saat Katalanca dinlemek, üstüne üstlük bir de aktivitelere kırık Katalancamla katılmaya çalışacağım derken arada İspanyolcamı da unutuyorum ama yine de sınıftaki tek yabancı olmak bende değişik duygu halleri yaratıyor.
İşte bu resimdeki benim. Güzel benzetmiş çizen arkadaşlar.
Mesela kursun 3. gününde, yarım saatlik arada herkes kurs binasının dışında kapının önünde çember halinde durmuş, bazıları bir şeyler yerken bazıları etrafa bakıyordu. Ama kimse tek kelime etmiyordu ve ben dayanamayıp, ya böyle grup gibi duruyorsunuz ama tek kelime etmiyorsunuz. Bu kültürel bir şey mi diye sorduğumda sadece yemek yiyen bir kişi: “ben yemek yediğim için konuşmuyorum” cevabını verdi, diğerlerinden hiç ses çıkmadı. Bu ortam Türkiye’de olacak, o dakikada ya dizi muhabbeti yapılırdı ya da Türkiye nasıl kurtulur planları üretilmeye başlanırdı kesin.

Kursta üç hafta geçtikten sonra sanırım insanların da sempatisini biraz kazandığım için olsa gerek, ben yanlarındayken artık İspanyolcaya dönmeye başladılar. Ben de her ne kadar Katalanca konuşmak istesem de kilitlenip kaldığım için İspanyolca konuşmaya dönmeye başladım. Ama eğitimciler azimle Katalanca veriyor dersleri ve bazen (özellikle teknik konular, ör: sağlık dersi ile beslenme ve diyet etik) benim için ölümcül sıkıcı bir hal alıyor.

Bu üç haftalık eğitim süreci boyunca en dikkat ettiğim konu çok kültürlülük ile ilgili içerik ve pratikte bununla yapılan uygulamak ve eğitimcilerin söylemleriydi. Sınıftaki tek yabancı, tek Hıristiyan olmayan ya da Hıristiyan bir kültürden gelmeyen bir kişi olduğum için şüphesiz diğerlerine göre farklı bir bakış açım vardı ve ben bunun ortamı zenginleştireceğini düşündüğüm için zaman zaman şeytanın avukatlığını da yaptım.

Plastik Sanatlar Dersindeyken...Çinli oyuncağımı yapmaktayım

Barış adlı, çatışma yönetimini kapsayan derste çok kültürlülükten ve kültürler arası çatışmalardan hiç bahsedilmemesi hayal kırıklığı yarattı. Pedagoji dersinde bu konu farklılıklara dikkat etme başlığı altında şöyle bir geçildi. Psikoloji dersinin bir kısmında kültürel farklılıklardansa özel eğitim ihtiyaçlarından ve fiziksel/mental özürlülükten bahsedildi. Kursun 3. Haftasında bu konuyu en derinlemesine ele alan ders sosyoloji oldu. Asimilasyon-Çok Kültürlülük- Kültürler Arası Etkileşim arasında ayrım yapıldı, göçmenlerin durumu tartışıldı. Oturumun son aktivitesi olarak yapılan Rol oynama egzersizinde, Göçmenler ile Göçmenlerden bıkmış komşular arasında yapılan apartman toplantısı simülasyonu görülmeye değerdi. Ortaya çıkan kalıp yargıların aslında göçmenlikle, farklı kültürden gelmeyle direk bağlantılı olmadığı, ortak yaşama kurallarına uymamasıyla alakalılar ağır bastı. Ama bir oyuncu, ki bu göçmenlerden bıkan komşu rolündeydi, hipotetik olarak var olan Müslüman bir kadın göçmene öyle bir laf etti ki (taktığı başörtüsü ile ilgili ağır bir laf etti ama kelime kelime şimdi tam hatırlayamıyorum) ben bir an dondum kaldım, oyun sırasında olay ciddi ofansif ve aşağılayıcı, hakaret edici laflara dayanmıştı. Bir insana inançlarından ötürü böyle saygısızca lafları oyun ortamında bile kaldıramadığımı fark ettim. Bu oyun sonrasındaki süreç tartışması sırasında tüm sınıfa “ben Müslümanım, ve farkındayım bir çok insanın kafasındaki Müslüman resmine uymuyorum. Normalde benim hangi dinden olduğum kimseyi ilgilendirmez, din dediğiniz şey tanrı ile insanın kendisi arasındadır. Ama bunu açıklama ihtiyacı duydum çünkü bu eğitim bağlamında kalıp yargılardan sıyrılmanız önemli. Ben bir iki sene önce Katalanca kursumda benzer kalıp yargılarla karşılaştım ve hiç hoş bir durum değil” diyerek başımdan geçen olayı anlatırken yaşadığım duygu yoğunluğu ve sınıfın beni pür dikkat çık çıkmadan dinlemesi bana çok anlamlı geldi. Sınıf arkadaşlarımın aslında çok kültürlülüğe açık, ancak bu konuda yaşantısal deneyimlerinin olmamasından kaynaklanan uygunsuz tutumlarının olduğuna karar verdim.

Bu yazımı yine kurs sırasında yaşadığım eğlenceli ama bir o kadar da düşündürücü bir anekdot ile bitirmek istiyorum. Psikoloji dersinde etkinliklerden biri, herkes bir kahraman seçip daha sonra bir birleriyle o kahramanmış gibi tanışıp o kahraman rolünde konuşuyorlardı. Oyun sonunda da en çok kimi kendinize yakın hissettiniz, neden tartışması yapıldı. Bu oyun sırasında seçtiğim karakter PUCCA idi. Oyun sırasında bana ilk sorulan şey, Pucca mı? O da Kim? Ben de Koreli bir karakter diye cevap veriyordum. Oyun bitip ders arası verildiğinde sınıf arkadaşlarımdan biri, Pucca Çinli değil mi? Dedi. Ben de dedim Koreli. O da dedi aynı şey işte dedi. Ben de şaka yapıyor olmalısın dediğimde, gayet ciddi olduğunu fark ettim. Onun için her çekik gözlü Çinliydi çünkü…

Bu yazımı tüm Çinlilere adadığım, plastik sanatlar dersinde ürettiğim oyuncağım, Şapkaya Girmeye Çalışan Çinli adlı sanat eserimle sonlandırıyorum…

Son Not: Yazacak çok şey birikti ama resmi olarak tatile girmeme de çok az kaldı. Beni ısrarla takip etmeye devam edin. Gelecek yazılarımda ele almayı umduğum konulardan bir kaçı: eğitimcilerin profilinden, Francesco Tonucci, Kelebekler Sirki ve Duygusal Zeka kavramını neden sevmediğim… Ağustos’ta görüşmek umuduyla…


6 Temmuz 2010 Salı

Bir Doktora Öğrencisinin İtirafları-2

(Bu yazıyı okumadan önce, 1. yazıyı okumak için tıklayın.)
Bu yazı itiraflar serisinin gecikmeli gelen ikinci yazısı. Nisan ayı itibariyle hayatı gecikmeli yaşamaya başladığımı hissediyorum. Doktora süreci ile ilgili hayal kırıklıklarımın sonu gelmiyor. Her gün “Dün doktora için ne yaptın? Peki ya bugün ne yapacaksın?” sorularıyla güne başlıyorum. Havanın dengesizlikleri, karanlık ve gri günlerin getirdiği baş ağrıları sonrasında sıcak günler ve yüksek nem oranının eseri olan yorgunlukların eseri olan bir bıkkınlık, bir tembellik süreci sonunda genelde bu soruları cevaplamaya yüzüm olmuyor. Resmi olarak doktoradaki ilk senem bitti. Herkes tatile girdi. Bense 1 sene boyunca bir arpa yolu ilerleyememiş olmamın utancıyla temmuz ayı itibariyle kendimi toparlamaya ve her türlü dış etkene rağmen bir şeyler üretmeyi hedefledim. Bu yüzden en azından ağustos başına kadar tatildeyim demeyi reddediyorum.
Birinci yazımla ikinci yazım arasında vukuu bulan en önemli olay şüphesiz hem tez danışmanımdan hem de araştırma grubu koordinatörü olan hocamdan sağlam bir ayar yemem oldu. İkisi de çok benzer şeyler söyledi. 1 sene geçti, sen hala yüksek lisans tezinde verdiğin öneriyi ileriye götürmemişsin. Araştırmana odaklan. Hatta tez danışmanım eleştiriyi bir adım daha öteye götürüp “Seneye günde sekiz saatini teze vermelisin. Yoksa sakız gibi uzayıp gider, hiç bitmez. Önceliklerini belirle ve ona göre hareket et. Başka bir iş yapma. Sadece tezine odaklan.” dedi ve beni vicdani hesaplar yapmaya yöneltti. İtiraf etmeliyim ki bu konuşmayı onunla yaptığım günden beri doktorayı bıraksam mı diye düşünüyorum. Bir yandan doktorayı bırakmak en kolay çözüm olur diye düşünürken öbür yandan böyle bir kararı kişisel bir yenilgi olarak kaydedecek belleğimle gelecekte barış yapabilir miyim emin olamıyorum. Piyasada hak etmeden doktora programlarına giren, para ile tez yazdıran insanların varlığını bilmeyen yoktur sanırım. Onlar bile bu unvanı taşırken bitirebilecek kapasiteye sahipken pes etmeyi kendime yakıştıramıyorum. Kendime yakıştıramıyorum demişken, geçen gün kendime bir şeyi daha itiraf ettim sonunda. Doktorayı burssuz yapmayı bünyem kaldırmıyor. Burssuz olmamın suçlusu ise maalesef T.C. pasaportu taşıyor olmam (Ben geldiğimden beri hiçbir bursa başvurmadım açıkçası. Milli Eğitim Bakanlığı’nın verdiği burslara da başvurmayı kişisel prensiplerimden dolayı reddediyorum. Belki de pasaportunu taşıdığım ülkeyi suçlamamalıyım ama Latin veya AB vatandaşı olsam inanıyorum ki burs olasılıklarım artacaktı. En azından İspanya sınırları içersinde bu böyle). Aynı bölümde doktora yapan Latin arkadaşlarım genelde devletlerinden özelde İspanya’nın Latinler için özel olarak açtığı burslardan yararlanıyor. Hocama bu rahatsızlığımdan bahsettiğimde bana dedi ki “Ben, bizim anabilim dalında burslu doktora yapan birini tanımıyorum. Ben burssuz yapmıştım. Yarın tez savunması yapacak kişi de burssuz bitirdi. Malum kriz de var. Burs bulmak çok zor. Ailenden destek istemelisin.” Bu yorumu ile beni bir tür karamsarlığa itti. Burs yok diyor, bunun üstüne başka bir işte çalışma sadece tezine odaklan diyor. Bu değirmenin suyu hazır parayla dönmeye ne kadar daha dayanır bunu hiç sorgulamıyor. Bana da sadece Allah babama sağlık sıhhat versin demek kalıyor. Ama bir yandan da vicdani hesaplar yakamı bırakmıyor. Ülke, şehir, üniversite değiştirmeye enerjim kalmadı. Yoksa kendimi kabul ettirebileceğimi düşündüğüm bir iki ülkenin üniversitelerine yazmayı da düşünürdüm…Hayal kırıklıklarım 3 ay gecikmeli gelen ayar dolu geri bildirimler ve bu burs muhabbetiyle sınırlı değil. Nisan ayında bir konferans için Türkiye’deydim. Orada ilk uluslar arası sunumumu yaptım. Sunduğum makale de şimdi yayın aşamasında. Ama bu danışmanımın gözünde bir başarı sayılmaktan çok uzakta. Neyse bunu geçtim. Mayıs başında pilot çalışmaya başlayacağız diye heyecanla döndüm. Hocam okulları ayarlayacağım diyip ayarlamadı. Bende de kabahat yok değil, pilot çalışma yapacağız, nisan sonu olmuş elimde ne kategoriler var, ne görüşme senaryosu. Ama olay suçlu aramaya gelince malum suç her zaman öğrencinindir. O yüzden boynum kıldan ince (!). Mayıs ayı geçti, okullar 22 Haziranda kapanacak. Haziranın ilk haftası hocamla Allah için güzel, verimli bir toplantı yaptık. Ertesi gün okulları arayacağını söyledi. Ertesi gün okulların hazır olup olmadığını sorduğumda aramadım henüz dedi. Böylece okullar kapanmadan pilot proje yapmak yalan oldu. 20 eylülde tez önerisi sunumu yapmak için komisyona gireceğim. Bakalım beni daha ne sürprizler, ne hayal kırıklıkları bekliyor.Bu itiraf yazım daha çok kişisel süreçleri içerdi. Genelde hayal kırıklıklarından bahsettim. Ancak tabii ki olumlu şeyler de yok değil. Mesela artık tezimde ilerlemek için nereden başlamam gerektiğini biliyorum. Önceden ulaştığım bilgileri sistematik bir hale getirmeye başlayabildim. Yazmaya başlamadan önce aklımda daha çok metodolojik açıdan yaşadığım kararsızlıkları, okuduğum kaynakçaları düzenleme yöntemini sonunda öğrendiğimden, kaynakçaya ulaşma yöntemleri ile ilgili verilen 3 günlük seminerden falan bahsetmek vardı. Ama kusura bakmayın, bu birkaç ayda çok dolmuşum. Bu konulara artık 3. İtiraf yazımda değinirim. O yazıma kadar siz bloğumun sağ çerçevesinde yer alan Eğitim ve Yaşamla İlgili Bağlantılar başlığı altından Online Kütüphanem: E-Kitaplarım linkini tıklayarak google kitaplıktaki kitap raflarımı görebilirler. Bu kitaplar tezimde kaynakça olarak kullanmayı umduğum ve arşivimde var olan kitaplar. İlginizi çeken kitap olursa bir mesaj bırakın. Boyutu çok büyük değilse e-maille size ulaştırmaya çalışırım. Boyutu büyükse, bir sonraki yazıda bu kitaplara nasıl ulaştığımı anlatmayı planladığım yazımı bekleyin.

Yazımı bitirirken kıssadan hisse söylemek istediğim şudur: Tembel olmayın, işlerinizi son dakikaya bırakmayın. Hayal kırıklıklarına karşı zırhlarınızı kuşanın. Danışmanız düzensiz, disiplinsiz ise sakın onu örnek almayın. Doktoranın bir maraton olduğunu unutmayın. Bu uzun soluklu koşuyu bitirebilmek için öz disiplini ve düzenli, planlı, programlı olmayı gerektirdiğini aklınızdan çıkarmayın. Son olarak da, eğer gerçekten akademisyen olmak istemiyorsanız, idealist değilseniz, geç olmadan doktorayı bırakın. Doktor unvanı ile gelecekte sağlamayı düşündüğünüz bir kişisel tatmin varsa, bunu elde edene kadar çektiğiniz çilelere, yaşadığınız streslere değmeyebilir. Hayat güzel. Dışarı çıkın bir iki tur atın. İnsanların arasına kaynaşın…

Herkese iyi yazlar…

Bir Doktor Öğrencisinin İtirafları Yazı Dizisinin 3. Yazısını Okumak İçin Tıklayın...

18 Haziran 2010 Cuma

Okula Uyum Sağlayamayan Farklı Çocuklar


Prof. Dr. Münire Erden hocamın yazdığı ve farklı çocuklar için yaşam koçluğu konusunu işleyen bu kitabı tatil için Türkiye’deyken girdiğim kitapçının rafında gördüğümde çok heyecanlandığımı itiraf etmeliyim. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Eğitim Programları ve Öğretim alanında yüksek lisans öğrencisiyken hem eğitim fakültesi dekanıydı, hem de yüksek lisans derslerimden ikisine girmişti Münire Hocam. Hem Hacettepe çıkışlı olmasından dolayı, hem de sağlam bir akademik geçmişi olduğunu düşündüğüm için kendisine hep saygı duymuşumdur. Sosyoloji alt yapısına sahip bir eğitimci olduğu için özellikle sosyal olayları ya da eğitim ortamlarının sosyolojik analizini ondan daha iyi yapabilecek bir hoca var mıdır Türkiye’de bilemiyorum. Ancak itiraf etmeliyim ki kitabın konusu psikoloji alanında irdelenen atipik çocuklar olunca kitabın içeriği hakkındaki merakım daha da arttı. Hatırlarım, YTÜ’de ders aldığım dönemde özellikle psikoloji ile ilgili konular anlatıldıkça hocalarımı en çok eleştiren ben olurdum. Kolay değildi tabii o kadar eğitim fakültesi çıkışlı öğretmenin arasında psikolog olarak ders dinlemek. Ama Münire Hocamın konu psikoloji olunca söz önceliğini hep bana verdiğini hatırlarım. Daha sonrasında da CIPUSA/YÖRET’in ortaklaşa yürüttüğü bir profesyonel değişim programına katılma hakkı kazandığımı söylediğimde okulun koridorunda bana sarılıp nasıl içten tebrik ettiğini de hala yüzümde tebessümle hatırlarım. Türkiye’nin hiyerarşik ve katı akademik ortamında otoriter çizgisinden çıkmayan, ama eğitimci kimliğini (daha da önemlisi insanlığını) korumayı başarmış biridir kendisi.

Yazarlarını tanıdığım kitapları okurken açıkçası biraz daha dikkatli irdelerim satırları ve satır aralarını. Bu kitabı okurken de sadece satır altlarını çizmekle kalmadım, üzerine çok düşündüm. Çünkü her ne kadar genel çerçevesiyle hedefine ulaştığını düşündüğüm bir kitap olsa da, Beyin Temelli Öğrenme ve Biyolojik Yaklaşım doğrultusundaki söylemleri kendi içimde eleştirmeden geçemedim. Eleştirdiğim kısımlara geçmeden önce beğendiğim noktaları vurgulamanın yerinde olacağını düşünüyorum.

Hedef kitlesi olarak velileri seçmiş bir kitap bu. Yani bu kitabı eğitimciler veya psikologlar okursa pratik anlamda profesyonel hayatlarına katabilecekleri fazla bir yenilik sunmuyor. Ancak velilerin farkındalık kazanmalarını hedeflemiş hocam ve böylece kitabın üzerine çok önemli bir sorumluluk yüklemiş. Farklı çocukların profilini sunarken (ki kitapta farklı çocuk, öğrenme güçlüğü olan çocuk olarak tanımlanıyor), kendi hayatından kısa alıntılar yaparak kendisinin de bir eğitimci olduğu halde bir veli olarak geçmişti nasıl zor durumlarla karşılaştığını anlatarak benzer durumlardaki velilerin bir nebze de olsa kendisiyle özdeşleşmelerini sağlamayı amaçlamış. Kitabın anlatım dili çok sade, okunması çok kolay ve akıcı. Dolayısıyla veliler teknik terimler arasında kaybolmadan çok rahatlıkla anlatılmak istenileni kavrayabilirler. Farklı çocuklarla ilgili sorunların mevcut eğitim sisteminin uygulayıcısı olan okul sistemi içersinde başladığını ve maalesef okul sistemine bireysel olarak müdahale edilemediği için farklı öğrenen çocukların başarısız olmasının kaçınılmaz olduğunu dile getirerek bence Türkiye’nin en büyük sorunlarından birini şu satırlarıyla gözler önüne seriyor: “… onları sisteme uydurma çabamız, binlerce farklı ve özel çocuğun çok büyük zarar görmesine ve kaybolup gitmesine neden oluyor.” Kitabın konusunun ne olduğunu da şu alıntıdan anlayabiliriz: “Aslında kitabın konusu, var olan eğitim sistemine uyum gösteremeyen çocuklardır. Ancak bir veli olarak eğitim sistemini değiştirmeniz mümkün olmadığı için, çocuğunuza var olan koşullar altında nasıl yardım edebileceğiniz hususunda sizlere bilgi vermeye çalışacağım.” Kitapta en sevdiğim satırlar ise yine hocamın bir anısını anlattıktan sonra aktardığı kıssadan hisse kısmından: “-Öğretmenlere sorununuzu anlatmanız son derece güçtür. Eğitim profesörü olsanız bile size inanmazlar.” Öğretmenlerin inanmadıklarını düşünmüyorum ancak özellikle idealistliği ölmüş, mesleki tükenmişlik belirtileri gösteren öğretmenlerin ne kadar az sorumluluk o kadar az sorun felsefesiyle çalıştıklarını düşündüğümü ifade edebilirim.

Kitabın içeriği üzerine eleştirel düşüncemi tetikleyen birkaç satır ise şöyle: “Sonuçta, adı ister öğrenme güçlüğü, isterse öğrenme tarzı farkı olsun, gerçek olan çocukların bu özelliklerinin doğuştan gelmesi ve kolay kolay değişmemesidir.” Çocukların doğuştan gelen kalıtsal eğilimlerinin olduğu birçok bilim adamı tarafından savunulsa da, öğrenme ile ilgili stratejilerin öğrenme güçlüğü olan çocuklara öğretilmesi sonucunda bu doğuştan geldiği söylenilen ve çocuklarda öğrenme güçlüğüne sebep olduğu düşünülen özelliklerin etkilerini kaybettiklerini gözlemleyebiliriz. Sonuç olarak bence çocuğa bir şeyi nasıl öğreneceğini değil, öğrenmeyi nasıl öğrenebileceğini içselleştirmesinde destek olmalıyız. “Çocuğumuz niçin okulda öğrenemiyor?” başlığı altında aktarılanlar tamamen beyin temelli öğrenme yaklaşımı paralelinde. Bununla beraber, çocuğun öğrenememe sebeplerini farklı kuramlar farklı şekilde açıklayabilir. Bu yüzden bu bölümde anlatılanlar mutlak bir gerçekliği değil, yaklaşımlardan birinin savunduğu doğruluğu içermektedir. Ayrıca “Öğrenme Sürecindeki Olası Diğer Güçlükler” başlığı altında birkaç klinik tanının belirtilerinin sıralanması ki bence bu özellikle velilere hitap eden bir kitap olmasından dolayı, çocukların etiketlenmesinin önünü açan bir yaklaşım olmuş. Çocuklara psikolojik tanı koyma sürecinin uzun değerlendirmeler sonucunda gerçekleştiğini ve her çocuğun özel bir vaka olduğunu hatırlatmada fayda görüyorum. Bu kitabın amacı farklı çocukları tanılamak olmadığı için de bu bölümün kitabın amacına hizmet etmeyen bir bölüm olduğunu düşünüyorum. Genel topluma hitap eden kitaplarda da bu gibi psikolojik belirtileri aktarmaya meyilli yaklaşımı olan yazarların reçete gibi madde madde belirtileri sıralamanın doğurabileceği riskleri de özellikle göz önünde bulundurmalarını tavsiye ediyorum. Kitabın sondan önceki bölümü olan “Alternatif Öğrenme Yolları”nda ise yaşayarak öğrenme gibi çok güzel bir stratejiye yer verilmiş olsa da genelde maddi kaynaklar gerektiren yollara yer verilmiş (mesela özel öğretmen tutma, televizyon-dvd, bilgisayar-internet gibi). Oysa ki okullardaki öğretmenlerin de desteği alınarak okul içinde işbirlikçi öğrenme, akran öğretmenliği (peer-tutoring) gibi çocukların sosyal çevreleri içinde etkileşimini arttıracak, aktif öğrenmeyi tetikleyecek stratejileri de göz önünde bulundurmanın faydalı olacağına inanıyorum. Ayrıca öğrenme güçlüğü olan çocukların öğrenmesini engelleyen bariyerler tutumsal, çevresel ve kurumsaldır. Sistemi değişmez demek öğrenilmiş çaresizliğin başlangıç noktasıdır. Konusunda sözü geçen profesyoneller, sistem içinde sorun yaşayan çocukların velileriyle iş birliği yaparak sistemi daha olumlu hale getirebilmek için işbirliği yapmalı ve organize bir şekilde eskimiş ve artık fonksiyonel olmayan eğitim sistemine yenilik önerileri getirmelidir.

Bu yazımı bitirirken şu noktayı vurgulamak istiyorum: Her öğrenme güçlüğü olan çocuk FARKLI çocuktur. Ancak her FARKLI çocuk öğrenme güçlüğü olan bir çocuk değildir. Farklılıklar bulundukları sosyal çevre içersinde değerlendirilmeli be bu çevre bağlamında anlam kazanmalıdır.

6 Haziran 2010 Pazar

“Şişman Çinli” Olmak…

Çocukların melek yüzlerine bakıp kanmamak gerek. En şeker gördüğünüz, ah keşke böyle bir çocuğum olsa dediğiniz çocuklar aniden içlerindeki canavarın kurbanı olup diğer arkadaşlarına, hatta bazen öğretmenlerine karşı çok acımazsıca davranabilirler. Bu yazımda anlatacağım olay tüm sene boyunca öğretmenliklerini yaptığım 4-5 yaş grubu 2 sınıfta geçiyor ve sene içine yayılan bir süreç içinde ortaya çıkıyor.

Bir yandan doktora yapmak bir yandan da öğretmen olarak ders vermek her ne kadar zor olsa da hem çocukların hayatıma bir anlam katmasından dolayı hem de ara sıra tezimle bağlantılı malzeme sunmasından dolayı bu sene 4-5 yaş grubu öğrencilerime ders vermenin yanında onların davranışlarını dikkatle ve heyecanla gözlemliyorum. İşte böyle bir süreçte ben tetikte beklerken aylar önce dikkatimi çeken bir olayın olası sebebini aylar sonra keşfettikten sonra burada sizlerle paylaşmaya karar verdim.

Sınıflarımın birisinde 2 tane ikiz var. İkizlerden ilk çift beyaz, ikinci çift siyah ırka mensup (olmakla beraber bu ikizlerin annesi beyaz babası siyah). İkizler bir kız bir erkek kardeşten oluşuyor. İki tarafta da kızlar erkek kardeşlere göre biraz daha sakin. Bununla birlikte özellikle iki erkek kardeş birbirleriyle amansız bir didişme süreci yaşadılar sene boyunca. Bu arada siyah olan kardeşler hem benim ders verdiğim gruplar içinde hem de okuldaki kendi yaş grupları içersindeki siyah olan tek çift (normalde farklı sınıflardalar). Bu çiftten erkek olan kardeş İ. tüm öğrencilerim içinde sene içinde beni en çok uğraştıran ve endişelendiren öğrencim oldu. Bir gün sınıfa girerken arkadaşlarının birine “Şişman Çinli” diye kendi çapında hakaret ettiğini duyunca kendi içimde dehşete kapıldım. Öncelikle, gözlemlediğim kadarıyla ne kendi sınıfında ne de aynı yaş grubunun diğer şubesinde uzak doğu asıllı bir öğrenci yoktu. “Şişman” olmanın negatif bir atıf olduğunu da büyük ihtimal kendi yaşantılarından öğrenmişti çünkü bu bahsettiğim İ. kendi yaş grubu içinde en iri olan 2. çocuktu (ki en şişman olan çocuğun da daha sonra bir başka çocuğa “Şişman Çinli” olarak hitap ettiğini gözlemledim ki bu olay sonrasında olayı çözdüm.). Daha sonraki süreçte bu “Şişman Çinli” sözü bir bulaşıcı hastalık gibi hızla diğer sınıfıma da yayıldı. En sonunda bir gün dayanamayıp çocuklara sordum. Ne var bu Çinlilerde? Ayrıca her çekik gözlü Çinli değildir (ki şişman Çinli derken parmaklarıyla gözlerini de çekikleştiriyorlardı) bunu biliyor musunuz? Söylediğiniz sözün ne kadar kırıcı olduğunun farkında mısınız? gibi sorularla onların biraz düşünmeye başlamasını istiyordum. En sonunda da sınıfımda bir daha böyle bir sözün kabul edilebilir olmadığını ve bu sözleri bir daha duymak istemediğimi belirttim ki baya bir zaman da bu sözü bir daha öğrencilerimden duymadım. Yine de aklıma takıldığı için bu durumu tez danışmanıma anlattım. Bu “Çinli” ve “Şişman” kombinasyonunun hakaret amaçlı kullanılmasını nasıl öğrenmiş olabileceklerini tartıştık. Barcelona’da her köşede 1 eurocu Çinliler yayılmaya başladığından beri ki bunlara “Chino” yani Çinli deniliyor Çinlilere çok olumlu bakılmadığını ve Katalan ailelerin çocuklara da bunu yansıtmış olabileceğini düşündük. Bu sözü ilk duyuşumun üzerinden haftalar geçtikten sonra bir gün çocukların ders çıkışında sıraya girmelerini izlerken yaş grubunun en irisi olan kültürel aidiyeti Latin Amerika yerlisi olan bir çocuğun-ki kendisi benim öğrencim değil- down sendromlu olan sınıf arkadaşı olan bir kıza “Şişman Çinli” dediğini duyunca BİNGO dedim. O. İsimli kız kapsayıcı eğitim sistemi dahilinde yaş grubundaki “normal” çocuklarla eğitim alan down sendromlu olduğu için gelişimsel gerilik de gösteren bir öğrenci. Zaman zaman saldırgan ve sınıf normlarına uymayan (mesela yerleri boyamak gibi) davranışlarından dolayı sınıf öğretmeninin (ki kendisini çok severim) yaka silktiğine tanıklık etmiştim. Sınıf arkadaşları onu bir “bebek” olarak gördükleri için davranışlarının bir kısmını mazur görmekle beraber özellikle fiziksel özellikleri diğer çocuklardan farklı olan sınıf arkadaşları tarafından zorbalığa maruz kalabiliyor. O.’nun tipik down sendromlu çocuk fiziksel özelliklerine sahip olmasının getirdiği hafif çekik gözler onu “Çinli”, yuvarlak hatlara sahip olması da “Şişman” yapmıştı.

Sınıf öğretmeninin bu durumun farkında olup olmadığını bilmiyorum. Henüz konu ile ilgili bir konuşmamız olmadı, ancak kendisinin bu öğrenciyle ilgili konularda biraz bıkkın bir tutum gösterdiğini fark etmedim değil. Kapsayıcı eğitim aracılığıyla farklı özelliklere sahip çocukların birbirleriyle eğitim hayatını paylaşmalarını beklerken bu farklılıklara saygı gösterilmesi gerektiği de öğretilmeli ki yukarıda verdiğim örnek vaka gibi durumlarda bir müdahalenin kaçınılmaz olduğu sanırım herkesin kabul edeceği bir gerçekliktir.

Yukarıda anlattığım olay açık bir fiziksel özelliklerden dolayı ayrımcılık yapma örneğidir. Aynı zamanda bir zorbalık örneği olarak da değerlendirilebilir. Zorbalık Türkiye’de de sıklıkla çalışılan bir konu olmakla genellikle durumlar ortaya çıktıktan sonra müdahale etmek gibi bir strateji kullanılıyor. Oysa ayrımcı tutumlar, 4 yaş gibi erken bir yaşta ortaya çıkabiliyor. Okul öncesi eğitim kurumlarının olduğu kadar anne-babaların da bu konuyla ilgili yüksek hassasiyet göstermesi gerekiyor, nitekim çocuklar anne-babalardaki ayrımcı tutumu kopyalayabiliyorlar ya da ev ortamında öğrendikleri söylemleri sınıfta arkadaşlarına yansıtabiliyorlar.

Umarım doktoram bittiğinde farklılıkların eğitim sürecine dâhil edilmesinde oyunun nasıl kullanıldığına veya kullanılabileceğine dair yeni stratejiler geliştirebilirim de fiziksel veya kültürel özelliklerinden dolayı ayrımcılık kurbanı olan çocuklar için bir şeyler yapmış olurum.

Aslına bakarsanız çocukların acımasızlığına ve arkadaş seçimlerinde fiziksel özelliklerin ne kadar önemli olduğuna dair birkaç vaka örneğim daha vardı ama bu yazım da tahmin ettiğimden daha uzun olduğu için şimdilik bunları yazmıyorum. Yazımı burada sonlandırırken de kendinize sormanızı istiyorum, siz kimleri hangi özelliklerine göre ayırıyorsunuz? Çocuğunuz farkında olmadan yaptığınız türde bir ayrımcılığın kurbanı olsa siz ne yapardınız? Bir öğretmen olarak bu duruma nasıl ve nereye kadar müdahale etme sorumluluğunu gönüllü olarak üstlenirdiniz?

Herkese ve hepimize az dışlayıcı, bol kapsayıcı günler…


Not: Kullanılan resimler çeşitli internet sayfalarından alınmıştır. Özellikle çocukların fotoğrafının öğrencilerimle bir alakası yoktur...

4 Mayıs 2010 Salı

Karikatürlerde Eğitimsel ve Psikolojik Dokundurmalar

Ben insanın zekisini severim. Zeki insanlar da kendilerini genellikle yaptıkları esprilerde ele verir. Zeka kokan espriler ciddi bir gözlem yapma yeteneği ve kelimeleri kullanma becerisi gerektirir. Esprilerin somutlaştırılmış halinin de karikatürler olduğunu söylemem yanlış bir tanımlama olmaz sanırım.

Seneler önce gittiğim bazı uzun ve sıkıcı sunumların hala hafızamda yer ediyor olması hiç şüphesiz ki karikatürlerden yararlanılmasıydı. Hiç unutmam, insan kaynaklarıyla ilgili bir sunuma gitmiştim. Bu sunumda yapılan espriler Ahmet Şerif İzgören adını hafızama kazıdı. Ve o gün anladım ki mizahın kullanımı insanın zihninde normalde tembellik eden bir noktayı tetikliyor ve aktarılmak istenen detayların kalıcı olmasını sağlıyor.

İstanbul'dayken kitapçıları geziyorum. Baktım Yiğit Özgür'ün ikinci kitabı yeni çıkanlar rafında yerini almış. Kendi kendime yeni bir proje geliştirdim kafamda. İleride sunum, eğitim vermek istesem hangi karikatürlerden yararlanabilirim diye düşündüm. Öncelikle internette bir araştırma yaptım ancak internet uzayında kayboldum. Daha sonra yavaş yavaş beğendiğim mizahçıların, ki bunlar Yiğit Özgür (kelime oyunlarıyla güldürürken düşündüren zeki grafiker), Selçuk Erdem ve Erdil Yaşaroğlu üçlüsüdür, çıkardıkları albüm kitapları toplamaya karar verdim.

Lafı daha fazla uzatmadan sözü karikatürlere bırakmak istiyorum. Bu yazımda da kelimeler yerine resimler konuşsun. (Karikatürlerin Siyah Beyaz Olanları Selçuk Erdem'in Unplugged adlı kitabından alıntıdır.)
Aslına bakarsanız Türk Eğitim Sistemi bize şüphe etmeyi ve sorgulamayı öğretmez. Ancak içinde yaşadığımız toplumsal koşullar, ekonomik krizler vb. iniş çıkışlar paranoyak olmamıza yol açar. Ancak bazen hedefe o kadar çok yaklaşmışızdır ki, hem de hiç çaba harcamadan, buna inanamayız ve burnumuzun dibindeki hedefe ulaşamayız...
Üretim yapanlar, her ne kadar üretmeye çalıştıkları şey başkalarınca değer görmeyecek olsa da, üretim yapmayanlar tarafından hep eleştirilir. Önemli olan çevreden gelen olumsuz tepkilere rağmen yola devam etmektir (bununla beraber pozitif eleştrilere tabii ki kulak tıkamamak gerek!)
Bazıları da kopya vererek diğerlerinin kolay yoldan hedefe ulaşmasını sağlar ancak bilmez ki o yol herkes için farklı olabilir. Ortadaki düğme bir anda yemek yerine elektrik şoku verebilir. Ne kopya vererek ne de kopya çekerek kalıcı öğrenme ile ulaşılmak istenen hedeflere ulaşılamaz. Açıkgözlülük yapacağım diye aptallık etmeyin.Grup psikolojisinden nefret ederken bile grubun bir parçası olabilirsiniz. Bu durumda nefret etmenin çözüm getirmediği, farklılaşmak için neler yaptığınız önemlidir. Yani düşünsel ve duygusal boyuttan davranışsal boyuta geçmekte fayda var. Aksi takdirde sadece söylenmiş olmakla kalırsınız.
Ebeveynler, çocuklarınızı kandırarak istediğiniz şeyleri onlara yaptırabileceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Eğitim sistemi çocukları kandırmaya yönelik değil, onların yaşamı sorgulayabilmelerine olanak tanıyan, arasıra tökezleseler de sonunda yere sağlam basmalarını sağlayacak gerekli donanımı vermeye yönelik olmalıdır.

Şimdilik 5 karikatürle bu yazımı sonlandırıyorum. Elimde bir kaç tane daha var, onları da daha sonra sizlerle paylaşıp benimle birlikte hayata gülmenizi, gülerken düşünmenizi ve sorgulamanızı umut ediyorum.

Gülen yüzünüz solmasın. Yüzünüz gülmüyorsa da vakit kaybetmeden aynanın karşısına geçip yüz kasları gevşetme egzersizlerine başlayın!

Gülün ki hayat siz güldükçe güzelleşsin...

16 Nisan 2010 Cuma

Anna Lindh Vakfı Forum 2010: İçerik ve Projeler-2

Yaklaşık 1,5 ay olmuş forum biteli. Halen sıklıkla aklıma Filistin ve orada yapılan projelerle ilgili küçük ama etkili detaylar geliyor. Bunlara değinmeden önce kronolojik sırayı bozmadan forumun ikinci gününün sabah oturumundan başlamak istiyorum. Bir önceki günün sabah oturumu olan "Okullarda Kültürlerarası Öğrenme ve Kullanılabilecek Metodolojiler" çalışma grubunun devamı niteliğindeki bu oturumun başlığı "Yaşam Boyu Öğrenme Sürecinde Kültürel Çeşitlilik Alanında Kullanılan Yeni Araçlar" idi. Forum süresince dinlerken en keyif aldığım sunum Avrupa Konseyi Budapeşte Gençlik Merkezi temsilcisi Rui Gomez tarafından yapıldı. Aşağıda bu sunumda not aldığım noktaları kısa kısa maddelendirmeye çalışacağım:

- Kültürler arası diyalog ele alınan kapsam/ortam bağlamında gerçekleşir.

- Diyalog kavramını "kültürleştiririz."

- Kültürler arası diyalog EVde başlar ve sadece elit kesim hedef grup değildir. Herkesin, özellikle de çoğunlukta olan gençlerin, katkıları değerlendirilmelidir (bu da orta- orta-alt arası sosyal sınıfa mensup olan gençleri kapsar).

- İnsan hakları eğitimi demek "kabul edilebilir/hoş görülen aşağılama seviyesini düşürmek" demektir.

- Kültürler arası diyalogu güçleştiren sadece "ÖTEKİ"lerin kültürleri değildir. Kendi kültürümüze de göz atıp, ön yargılarımız ve değerlerimizle ilgili farkındalık geliştirmeliyiz.

Bunun için de kültürler arası diyalog kavramını eleştirel bir bakış açısı ile ele alabilme becerisi kazanmak gerekir. Bu noktada sadece "bilgi" edinmek yetersiz kalır. Kişisel deneyim kazanmak zorunlu bir koşuldur. Verilen eğitimlerde sadece "Bilişsel" öğrenme süreçleri hedeflenmez. Değişimi görmek isteriz. Dolayısıyla duygusal ve davranışsal süreçler de kültürler arası eğitimin hedefleri içindedir. Bu sunumun verdiği ya da vurguladığı en önemli mesaj ise şöyleydi: "Kültürler arası diyalog ÖTEKİLER ile ilgili değil BİZİM ile, HEPİMİZ ile ilgilidir."

Oturumdaki diğer sunum Avrupa Akran Eğitimi Örgütü tarafından yapıldı. Bu sunumun başlığı ise "Akran Faktörü: Karmaşık Kimliklerin Buluşma Noktası" idi. Bu sunumu yapan temsilci bir kavram olarak "ÇEŞİTLİLİK"in (Diversity) bireylerin kişisel yaşam yapılandırmaları tarafından doğrudan etkilendiği vurgulayarak gençleri geleceğin önemli aktörleri olarak görülmesinin, ve gelecek için onlara yatırım yapılmasının onların BUGÜNKÜ etkilerini küçümsemek, göz ardı etmek olarak değerlendirdi. Gençliğin bir banka gibi görülüp gelecekte onlardan "yüksek faizli" bir gelecek beklemek yerine onların potansiyellerinden bugünden yararlanmaya başlanılmasının gerekliliğini dile getirdi.

Bu oturumdan sonra çeşitli projelerin sunumlarına gittim. Dikkatimi çeken projelerden bir tanesi Türkiye'deki bir özel okulun da katılımcı olarak yer aldığı, Avusturya'daki bir STK'nın koordine ettiği "Euro-Med School Forum":

Bu projede 8 ülkeyi temsil eden ilköğretim okullarında gerçekleşen kültürler arası diyalogu ve diyalogu destekleyen değerleri kazandırmak için yapılan çeşitli etkinliklerden bahsedildi. Örnek olarak da çocuklar tarafından hazırlanan çok kültürlü bir takvim örnek olarak sunuldu. Diğer bir sunum ise AFS Mısır'a ait olan "Barış Karavanı"idi. Bu projede amaç çoğunluğu Müslüman olmayan ülkelerden Mısır'a gelen lise değişim öğrencileriyle Mısır'ın çeşitli şehirlerindeki yerel halkla tanışıp yerel bir sivil toplum projesinde kısa süreli olsa da aktif olarak yer almak böylece hem Mısırlıların yabancı öğrenciler konseptiyle tanışmalarını sağlamak hem de yabancı öğrencilerin Mısır kültürünü daha iyi anlamalarına imkan vermek olarak belirtildi. AFS Mısır'ın projesini çağrıştıran isimdeki dikkat çekici bir diğer proje ise Türkiye'den geliyordu: Gençlik Karavanı.

Bu projeden kısaca bahsedip geçiştirmek yerine projenin web sayfasını ziyaret etmenizi tavsiye ediyorum. Özellikle gençleri Avrupa Gençlik Programları ile tanıştıran ve onların aktif katılımcılar olarak yer almasına fırsat veren olanaklar sunması açısından çok güzel bir örnek teşkil ediyor bu proje. Üniversite öğrencisiyseniz ve henüz bu projeyi duymadıysanız vakit kaybetmeden ilgili siteye bir göz atın. Kim bilir belki Avrupa'nın kapıları size bu site aracılığıyla açılır.

Anna Lindh 2010 Forum'unda katıldığım son oturum "Bir Araç Olarak Çocuk Edebiyatı" başlığını taşıyordu. Bu oturumda çocuk kitapları, bu kitaplardaki karakterlerin kültürler arası diyalogu desteklemek için nasıl kullanılabileceği ve kütüphaneleri de kapsayan çeşitli örnekler aktarıldı.

Bu oturumdaki iki sunumu çok beğendim. İlk sunum “PINOKIO” (Pupils for innovation as a key to intercultural and social inclusion) adlı projeyi tanıtıyordu. Bu projenin katılımcıları İtalya, Portekiz ve İsviçre’den çeşitli anaokulları ve ilkokulları ile özellikle öğretmenlere projenin uygulanması ile ilgili eğitim vermekle, verilen eğitimlerin koordinasyonuyla yükümlü olan yine katılımcı 3 ülkeden 3 üniversite ile çeşitli vakıf ve derneklerinden oluşuyordu. Projenin amacı, katılımcı okulların kültürel gerçeklerine uygun hikayeler seçerek (ki hikayelerdeki karakterlerin sosyal dışlanma ile bağlantılı olmaları ya da bu hikayelerin Avrupa Birliği Eğitim Sisteminin belirlediği 8 anahtar yetkinlikten proje için seçilen 5inden birini veya bir kaçını yansıtabilecek olmaları gerekir. Bu seçim aşaması bu proje için geliştirilmiş bir ölçek aracılığıyla öğretmene sunulan mevcut hikâyeler içinde öğretmen tarafından yapılır.) Bu proje için seçilen beş anahtar yetkinlik ise şunlar: (Anahtar Yetkinlik-AY, Sayılar ise 8 AY içersinde kaçıncı olduklarını ifade eder)

AY 1- Ana dilde iletişim

AY 5- Öğrenmeyi öğrenme

AY 6- Sosyal ve sivil beceriler

AY 7- İnisiyatif kullanma ve girişimcilik hissi

AY 8- Kültürel farkındalık ve ifade.

Öğretmenler sınıflarına uygun hikâye karakterlerini seçtikten sonra bu karakterleri sınıflarına tanıtırlar. Daha sonra velilerin ve öğrencilerin katılımlarıyla yaratıcı laboratuar uygulamalarında bu karakterleri kullanarak ve kültürel çeşitlilik temasını da kullanarak çeşitli ürünler çıkaracaklardır. Sunum yapıldığı esnada projenin henüz hikaye karakteri seçim aşaması bitmişti ki seçilen hikayeler içersinde Nasrettin Hoca’yı görmek beni sevindiren bir noktaydı. Projenin web sayfasını ziyaret edip dönemlik bültenlerine ulaşarak projede kaydedilen aşamaları takip edebilirsiniz.

Bahsetmek istediğim son proje ise Filistin’den gelen ve çocukların yazma becerilerini teşvik eden, yaşadıkları acıları ürettikleri kitaplar aracılığıyla bir nebze de olsa unutmaları hedeflenmiş. Tamer Enstitüsü tarafından yürütülen bu projede her sene bir konu belirlenip kitap haftasında seçilen konu üzerine çocuklar tarafından yazılan kitaplar yarışıyor ve dereceye giren kitaplar basılıyormuş, basılan kitaplar da İlk Kitabım serisinin bir parçası haline geliyormuş.Geçen senenin konusu “1000 öyküde Kudüs” imiş.

Bu sunumu dinlerken beni en çok etkileyen iki söz söyledi Tamer temsilcisi: “Biz projelerimizi uygularken başka ülkelerden uzman ithal etmiyoruz. Tamamen yerel kaynakları kullanarak hedeflerimize ulaşmaya çalışıyoruz. Yerel uzmanlar Filistin koşullarını ithal edilebilecek uzmanlara göre daha iyi biliyorlar.” “İşgal altındaki ülkemizde çocuklar 1 km ötedeki memleketlerine gidemiyorlar. 1000 öyküde Kudüs temasını seçerken 1001 gece masallarından ilham aldık. Nasıl Şehrazat kendini kurtarmak için 1001 gece masal anlatıyorsa, Filistinli çocuklar da 1000 öyküde Kudüs’ü kendilerince işgalden kurtarıyorlar.”

Bu sunumdan sonra forumda Filistinle ilgili yapılan diğer sunumlar ve diğer katılımcılardan dinlediğim kişisel izlenimleri aklımdan geçti. Filistinli çocuklara yönelik uygulanmış bir yaz kampı projesinde sunum yapan kişinin “bu çocuklar barış içinde yaşamanın ne demek olduğunu bilmiyorlar. İşgal altında doğmuşlar, işgal altında, kamplarda büyüyorlar. Biz bu proje ile çocukları günlük kamp yaşamının savaş stresinden uzaklaştırmak ve çocukluklarını yaşayabilecekleri, eğlenebilecekleri, üretebilecekleri bir ortam yaratmak istedik, geçici bir süreyle de olsa.”

Sunumuna gidemediğim ancak Macar bir arkadaşımın övgüyle bahsettiği diğer bir Filistin projesi olan “Mobile Güzel Direniş”te oyun, drama, müzik ve sanat etkinlikleri aracılığıyla çocukların içsel barışa ulaşmalarını sağlayıp onların çocukluklarını yaşamalarına fırsat tanımak gibi amaçları olan bu projeyle ilgili bilgiye projenin web sitesinden ulaşabilir youtube’dan kısa bir tanıtım videosu izleyebilirsiniz.

Yaklaşık 1,5 ay önce katıldığım forumla ilgili son yazımı burada bitirirken, İstanbul Film Festivali’nde bu hafta izlediğim, Filistinli bir ailenin Amerika Birleşik Devletlerine göçme hikayesini anlatan “Amrika” isimli filminin fragman linkini sizinle paylaşmak istiyorum. Filmde ara sıra benim de kendi içimde yaşadığım “kalsam bir zor, gitsem daha da zor” ikilemini işgalden kaçış, umutlarla Amerika’ya yerleşme ve daha sonrasında yaşanan güçlükler, göçmen bir ergen getirdiği zorluklar, Arap olmanın otomatikman Müslüman olmak gibi düşünülmesi ve 9/11 sonrası Amerikalıların Arap ve Müslüman göçmenlere yaklaşım tarzları hakkında ipuçları veriyor bu film.

8 Nisan 2010 Perşembe

Yazılacaklar Listesi: Kısa Notlar ve Beyin Fırtınası


Araya paskalya tatili girince ait olduğum şehre uzun zamandır hiç olmadığım kadar hasta ulaştıktan sonra üzerine daha henüz toparlanmadan bir de zorunlu turist rehberliği girince günler nasıl geçmiş anlamadım. Bu süre zarfında aslında blog hep aklımda. Her seferinde şunu yazsam ne güzel olur dediğim birkaç nokta var. Bunları ileride daha uzun yazılarda incelemek ve sorgulamak istiyorum ancak şimdilik özet noktalar olarak buraya yazayım ki daha sonra unutmayayım:

1-Müze gezilerim sırasında birçok okul grubunun (gerek ilköğretim gerekse lise düzeyinde, gerek devlet gerekse özel okullardan) öğretici potansiyeli çok yüksek olan bu mekânları tabiri caizse amaçsızca dolaştıklarını gördüm, içim acıdı. Sadece birkaç öğretmenin “dikkatli dinleyin bak soru soracağım sonra” dediğini duymuş olsam da yurt dışında yaptığım müze ziyaretlerindeki okul gruplarının eğitim amaçlı gezileriyle karşılaştırılamayacak derecede eğlence amaçlı gezilere dönüşmüştü bu öğrencilerin ziyaretleri. Diğer bir dikkat çekici nokta da, özellikle Miniatürk’te öğrencilerin başında görevli olan birçok Türbanlı öğretmene rastlamamdı (acaba veli midirler diye düşünmedim değil, ama daha sonra birkaç öğrencinin hocam diye hitap ettiklerini duydum). Okullarda Türban takmaları yasak olan bu öğretmenlerin, yine resmi olarak görevlendirildikleri okul gezilerinden bu yasağın ortadan kalkıp kalmadığını merak ettim.
2- Son birkaç gündür sıklıkla kitapçılarda mola veriyorum. Psikoloji ve Eğitim ile ilgili kitapların raflarına üzülerek bakıyorum. Kitaplarda hep aynı eski kitaplar, ilgili çekici yeni yayın bu alanlarda yok denilecek kadar az. Öğrenme psikolojisi kitaplarını incelerken bu kitapları yazan hocaların bilgi birikimlerinden şüphe etmeye başladım. Öncelikle neredeyse her kitap, ezberlenmişçesine aynı gelişim kuramlarıyla başlıyor. Her ne kadar içeriklerini dikkatle incelemiş olsam da neredeyse adım gibi eminim ki bu kitapların eleştirel bir bakış açısı ile değil, ezberci bilgilerle doldurulduğuna eminim. Gelelim bu kitapların en vahim noktasına. Neredeyse hiç birinde ne sosyal yapılandırmacılıktan ne de Vygotsky’den bahsedilmemesi. Kitapların çoğu Piaget’de bitiyor. Bu da açıkça bir kanıttır ki kitap yazmaya girişen akademisyen eğitimcilerimiz gündemi pek iyi takip etmiyorlar.
3- 3 saat adlı belgesel filmin DVDsi çıkmış. Hemen aldım. İlk 47 dakikasını ağzım açık izledim. Meğer Türkiye’deki eğitimciler, insan eğitimciliğinden çıkıp yarış atı eğitimcilerine dönüşmüşler. ÖSS sürecini ruh sağlığımı kaybetmeden ve insanlıktan çıkmamış öğretmenlerle karşılaşmadan bitirdiğim için kendimi çok şanslı hissettim. Belgeselin tamamını dikkatle izleyip içerikle ilgili bir yazı yazarak konuyu biraz daha irdelemek istiyorum.
4- Açık öğretim sınavlarının yapıldığı hafta sonu yolum Beyazıt’a düştü. Herkes elinde açık öğretim test kitaplarıyla buldukları köşeye oturmuş son dakika golüyle dersten geçmeyi umut ediyor bir görünüm sergiliyordu. Acaba bu son dakikada sınava çalışmak Türk kültürüne özgü bir şey mi yoksa başka hangi özellikler/faktörler bu duruma yol açıyor diye düşündüm kendi kendime.
5- Nisan ayı içinde Mersin’de yapılacak olan 16. Ulusal Psikoloji Kongresi’nin programına bakınca gördüm ki son 8 senede Türkiye Psikoloji Akademi Dünyası’nda çok büyük gelişmeler yaşanmamış. Aynı hocalar, tekellerine aldıkları aynı konularda çalışma grupları yapmaya devam ediyorlar, sunumlarda geçen isimler-yurt dışından gelen katılımcılar dışında-hep aynı. Belki sadece başlıklar eski kongrelerdeki sunumları çağrıştırıyorlardır ve içerik farklıdır. Kongre’ye katılamayacağım için bunu bilemeyeceğim ama programı görünce bende böyle bir etki yarattı.
6- Halen yazmam gereken 1 Anna Lindh Vakfı 2010 Forum’u ile ilgili yazı ve Bir Doktora Öğrencisinin İtirafları Yazı dizimin ikinci yazısı var.
7- 21-25 Nisan Arası Antalya’da “World Conference on Psychology, Counselling and Guidance” da sunum yapacağım. Bu konferansla ilgili de gözlemlerimi illa ki aktarmalıyım.
8- 9 günlük yoğun Turistle turist olma turlarımda fark ettim ki Barselona’nın tarihini İstanbul’un tarihinden daha iyi biliyorum. Bu kafamda şu soruyu “Türkler neden her şeyi karmaşıklaştırarak yaşamak eğilimindeler?” Belki bu sorunun cevabını bulurum diye, biraz da aşık olduğum şehirle ilgili bir şeyler öğrenirim diye bugünlerde kendimi İstanbul ile ilgili kitaplar alırken buluyorum. Bu arada İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması şehir için ne gibi katkılar sağlamış henüz idrak edemedim. Ansiklopedi boyutlarındaki programı edindim, gönüllüler için özel bir program var. İstanbul’da yaşıyor olsaydım ucundan kenarından bu programa katılmak isterdim diye geçirdim içimden.
9- İstanbul Film Festivali maceram da başladı. Her film öncesi reklâmların bitiminde protesto alkışları kopuyor. Tamam, film başlamadan önce yaklaşık 15 dakika reklâm izlemek can sıkıcı. Ama ara verilmediği için normal sinema sürecinden fazla bir süre gitmiyor aslında bir seansta. Ayrıca hafta içi gündüz seanslarının 3,5 tl olması da bence bu reklâm süresini haklı çıkarabilir. Bu festival aynı şartlarda İspanya’da olsaydı eminim kimse protesto için alkışlamazdı. Türk milletinin sabırsızlığının nedeni acaba hayatın değersiz bu nedenle de yaşama süresinin (yani zamanın) çok değerli olması mıdır diye yine geçirdim aklımdan.

Birkaç gün içinde motivasyonumu geri kazanıp son sürat derslerime geri dönsem iyi olacak. Vakit buldukça da bu noktaların hepsine olmasa bile bir kaçına ayrıntılı olarak değinmek istiyorum. Ayrıntıları tartışmaya açmadan önce yukarıdaki konularla ilgili düşünce ve fikirleriniz varsa lütfen paylaşmaktan çekinmeyin…