18 Haziran 2010 Cuma

Okula Uyum Sağlayamayan Farklı Çocuklar


Prof. Dr. Münire Erden hocamın yazdığı ve farklı çocuklar için yaşam koçluğu konusunu işleyen bu kitabı tatil için Türkiye’deyken girdiğim kitapçının rafında gördüğümde çok heyecanlandığımı itiraf etmeliyim. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Eğitim Programları ve Öğretim alanında yüksek lisans öğrencisiyken hem eğitim fakültesi dekanıydı, hem de yüksek lisans derslerimden ikisine girmişti Münire Hocam. Hem Hacettepe çıkışlı olmasından dolayı, hem de sağlam bir akademik geçmişi olduğunu düşündüğüm için kendisine hep saygı duymuşumdur. Sosyoloji alt yapısına sahip bir eğitimci olduğu için özellikle sosyal olayları ya da eğitim ortamlarının sosyolojik analizini ondan daha iyi yapabilecek bir hoca var mıdır Türkiye’de bilemiyorum. Ancak itiraf etmeliyim ki kitabın konusu psikoloji alanında irdelenen atipik çocuklar olunca kitabın içeriği hakkındaki merakım daha da arttı. Hatırlarım, YTÜ’de ders aldığım dönemde özellikle psikoloji ile ilgili konular anlatıldıkça hocalarımı en çok eleştiren ben olurdum. Kolay değildi tabii o kadar eğitim fakültesi çıkışlı öğretmenin arasında psikolog olarak ders dinlemek. Ama Münire Hocamın konu psikoloji olunca söz önceliğini hep bana verdiğini hatırlarım. Daha sonrasında da CIPUSA/YÖRET’in ortaklaşa yürüttüğü bir profesyonel değişim programına katılma hakkı kazandığımı söylediğimde okulun koridorunda bana sarılıp nasıl içten tebrik ettiğini de hala yüzümde tebessümle hatırlarım. Türkiye’nin hiyerarşik ve katı akademik ortamında otoriter çizgisinden çıkmayan, ama eğitimci kimliğini (daha da önemlisi insanlığını) korumayı başarmış biridir kendisi.

Yazarlarını tanıdığım kitapları okurken açıkçası biraz daha dikkatli irdelerim satırları ve satır aralarını. Bu kitabı okurken de sadece satır altlarını çizmekle kalmadım, üzerine çok düşündüm. Çünkü her ne kadar genel çerçevesiyle hedefine ulaştığını düşündüğüm bir kitap olsa da, Beyin Temelli Öğrenme ve Biyolojik Yaklaşım doğrultusundaki söylemleri kendi içimde eleştirmeden geçemedim. Eleştirdiğim kısımlara geçmeden önce beğendiğim noktaları vurgulamanın yerinde olacağını düşünüyorum.

Hedef kitlesi olarak velileri seçmiş bir kitap bu. Yani bu kitabı eğitimciler veya psikologlar okursa pratik anlamda profesyonel hayatlarına katabilecekleri fazla bir yenilik sunmuyor. Ancak velilerin farkındalık kazanmalarını hedeflemiş hocam ve böylece kitabın üzerine çok önemli bir sorumluluk yüklemiş. Farklı çocukların profilini sunarken (ki kitapta farklı çocuk, öğrenme güçlüğü olan çocuk olarak tanımlanıyor), kendi hayatından kısa alıntılar yaparak kendisinin de bir eğitimci olduğu halde bir veli olarak geçmişti nasıl zor durumlarla karşılaştığını anlatarak benzer durumlardaki velilerin bir nebze de olsa kendisiyle özdeşleşmelerini sağlamayı amaçlamış. Kitabın anlatım dili çok sade, okunması çok kolay ve akıcı. Dolayısıyla veliler teknik terimler arasında kaybolmadan çok rahatlıkla anlatılmak istenileni kavrayabilirler. Farklı çocuklarla ilgili sorunların mevcut eğitim sisteminin uygulayıcısı olan okul sistemi içersinde başladığını ve maalesef okul sistemine bireysel olarak müdahale edilemediği için farklı öğrenen çocukların başarısız olmasının kaçınılmaz olduğunu dile getirerek bence Türkiye’nin en büyük sorunlarından birini şu satırlarıyla gözler önüne seriyor: “… onları sisteme uydurma çabamız, binlerce farklı ve özel çocuğun çok büyük zarar görmesine ve kaybolup gitmesine neden oluyor.” Kitabın konusunun ne olduğunu da şu alıntıdan anlayabiliriz: “Aslında kitabın konusu, var olan eğitim sistemine uyum gösteremeyen çocuklardır. Ancak bir veli olarak eğitim sistemini değiştirmeniz mümkün olmadığı için, çocuğunuza var olan koşullar altında nasıl yardım edebileceğiniz hususunda sizlere bilgi vermeye çalışacağım.” Kitapta en sevdiğim satırlar ise yine hocamın bir anısını anlattıktan sonra aktardığı kıssadan hisse kısmından: “-Öğretmenlere sorununuzu anlatmanız son derece güçtür. Eğitim profesörü olsanız bile size inanmazlar.” Öğretmenlerin inanmadıklarını düşünmüyorum ancak özellikle idealistliği ölmüş, mesleki tükenmişlik belirtileri gösteren öğretmenlerin ne kadar az sorumluluk o kadar az sorun felsefesiyle çalıştıklarını düşündüğümü ifade edebilirim.

Kitabın içeriği üzerine eleştirel düşüncemi tetikleyen birkaç satır ise şöyle: “Sonuçta, adı ister öğrenme güçlüğü, isterse öğrenme tarzı farkı olsun, gerçek olan çocukların bu özelliklerinin doğuştan gelmesi ve kolay kolay değişmemesidir.” Çocukların doğuştan gelen kalıtsal eğilimlerinin olduğu birçok bilim adamı tarafından savunulsa da, öğrenme ile ilgili stratejilerin öğrenme güçlüğü olan çocuklara öğretilmesi sonucunda bu doğuştan geldiği söylenilen ve çocuklarda öğrenme güçlüğüne sebep olduğu düşünülen özelliklerin etkilerini kaybettiklerini gözlemleyebiliriz. Sonuç olarak bence çocuğa bir şeyi nasıl öğreneceğini değil, öğrenmeyi nasıl öğrenebileceğini içselleştirmesinde destek olmalıyız. “Çocuğumuz niçin okulda öğrenemiyor?” başlığı altında aktarılanlar tamamen beyin temelli öğrenme yaklaşımı paralelinde. Bununla beraber, çocuğun öğrenememe sebeplerini farklı kuramlar farklı şekilde açıklayabilir. Bu yüzden bu bölümde anlatılanlar mutlak bir gerçekliği değil, yaklaşımlardan birinin savunduğu doğruluğu içermektedir. Ayrıca “Öğrenme Sürecindeki Olası Diğer Güçlükler” başlığı altında birkaç klinik tanının belirtilerinin sıralanması ki bence bu özellikle velilere hitap eden bir kitap olmasından dolayı, çocukların etiketlenmesinin önünü açan bir yaklaşım olmuş. Çocuklara psikolojik tanı koyma sürecinin uzun değerlendirmeler sonucunda gerçekleştiğini ve her çocuğun özel bir vaka olduğunu hatırlatmada fayda görüyorum. Bu kitabın amacı farklı çocukları tanılamak olmadığı için de bu bölümün kitabın amacına hizmet etmeyen bir bölüm olduğunu düşünüyorum. Genel topluma hitap eden kitaplarda da bu gibi psikolojik belirtileri aktarmaya meyilli yaklaşımı olan yazarların reçete gibi madde madde belirtileri sıralamanın doğurabileceği riskleri de özellikle göz önünde bulundurmalarını tavsiye ediyorum. Kitabın sondan önceki bölümü olan “Alternatif Öğrenme Yolları”nda ise yaşayarak öğrenme gibi çok güzel bir stratejiye yer verilmiş olsa da genelde maddi kaynaklar gerektiren yollara yer verilmiş (mesela özel öğretmen tutma, televizyon-dvd, bilgisayar-internet gibi). Oysa ki okullardaki öğretmenlerin de desteği alınarak okul içinde işbirlikçi öğrenme, akran öğretmenliği (peer-tutoring) gibi çocukların sosyal çevreleri içinde etkileşimini arttıracak, aktif öğrenmeyi tetikleyecek stratejileri de göz önünde bulundurmanın faydalı olacağına inanıyorum. Ayrıca öğrenme güçlüğü olan çocukların öğrenmesini engelleyen bariyerler tutumsal, çevresel ve kurumsaldır. Sistemi değişmez demek öğrenilmiş çaresizliğin başlangıç noktasıdır. Konusunda sözü geçen profesyoneller, sistem içinde sorun yaşayan çocukların velileriyle iş birliği yaparak sistemi daha olumlu hale getirebilmek için işbirliği yapmalı ve organize bir şekilde eskimiş ve artık fonksiyonel olmayan eğitim sistemine yenilik önerileri getirmelidir.

Bu yazımı bitirirken şu noktayı vurgulamak istiyorum: Her öğrenme güçlüğü olan çocuk FARKLI çocuktur. Ancak her FARKLI çocuk öğrenme güçlüğü olan bir çocuk değildir. Farklılıklar bulundukları sosyal çevre içersinde değerlendirilmeli be bu çevre bağlamında anlam kazanmalıdır.

6 Haziran 2010 Pazar

“Şişman Çinli” Olmak…

Çocukların melek yüzlerine bakıp kanmamak gerek. En şeker gördüğünüz, ah keşke böyle bir çocuğum olsa dediğiniz çocuklar aniden içlerindeki canavarın kurbanı olup diğer arkadaşlarına, hatta bazen öğretmenlerine karşı çok acımazsıca davranabilirler. Bu yazımda anlatacağım olay tüm sene boyunca öğretmenliklerini yaptığım 4-5 yaş grubu 2 sınıfta geçiyor ve sene içine yayılan bir süreç içinde ortaya çıkıyor.

Bir yandan doktora yapmak bir yandan da öğretmen olarak ders vermek her ne kadar zor olsa da hem çocukların hayatıma bir anlam katmasından dolayı hem de ara sıra tezimle bağlantılı malzeme sunmasından dolayı bu sene 4-5 yaş grubu öğrencilerime ders vermenin yanında onların davranışlarını dikkatle ve heyecanla gözlemliyorum. İşte böyle bir süreçte ben tetikte beklerken aylar önce dikkatimi çeken bir olayın olası sebebini aylar sonra keşfettikten sonra burada sizlerle paylaşmaya karar verdim.

Sınıflarımın birisinde 2 tane ikiz var. İkizlerden ilk çift beyaz, ikinci çift siyah ırka mensup (olmakla beraber bu ikizlerin annesi beyaz babası siyah). İkizler bir kız bir erkek kardeşten oluşuyor. İki tarafta da kızlar erkek kardeşlere göre biraz daha sakin. Bununla birlikte özellikle iki erkek kardeş birbirleriyle amansız bir didişme süreci yaşadılar sene boyunca. Bu arada siyah olan kardeşler hem benim ders verdiğim gruplar içinde hem de okuldaki kendi yaş grupları içersindeki siyah olan tek çift (normalde farklı sınıflardalar). Bu çiftten erkek olan kardeş İ. tüm öğrencilerim içinde sene içinde beni en çok uğraştıran ve endişelendiren öğrencim oldu. Bir gün sınıfa girerken arkadaşlarının birine “Şişman Çinli” diye kendi çapında hakaret ettiğini duyunca kendi içimde dehşete kapıldım. Öncelikle, gözlemlediğim kadarıyla ne kendi sınıfında ne de aynı yaş grubunun diğer şubesinde uzak doğu asıllı bir öğrenci yoktu. “Şişman” olmanın negatif bir atıf olduğunu da büyük ihtimal kendi yaşantılarından öğrenmişti çünkü bu bahsettiğim İ. kendi yaş grubu içinde en iri olan 2. çocuktu (ki en şişman olan çocuğun da daha sonra bir başka çocuğa “Şişman Çinli” olarak hitap ettiğini gözlemledim ki bu olay sonrasında olayı çözdüm.). Daha sonraki süreçte bu “Şişman Çinli” sözü bir bulaşıcı hastalık gibi hızla diğer sınıfıma da yayıldı. En sonunda bir gün dayanamayıp çocuklara sordum. Ne var bu Çinlilerde? Ayrıca her çekik gözlü Çinli değildir (ki şişman Çinli derken parmaklarıyla gözlerini de çekikleştiriyorlardı) bunu biliyor musunuz? Söylediğiniz sözün ne kadar kırıcı olduğunun farkında mısınız? gibi sorularla onların biraz düşünmeye başlamasını istiyordum. En sonunda da sınıfımda bir daha böyle bir sözün kabul edilebilir olmadığını ve bu sözleri bir daha duymak istemediğimi belirttim ki baya bir zaman da bu sözü bir daha öğrencilerimden duymadım. Yine de aklıma takıldığı için bu durumu tez danışmanıma anlattım. Bu “Çinli” ve “Şişman” kombinasyonunun hakaret amaçlı kullanılmasını nasıl öğrenmiş olabileceklerini tartıştık. Barcelona’da her köşede 1 eurocu Çinliler yayılmaya başladığından beri ki bunlara “Chino” yani Çinli deniliyor Çinlilere çok olumlu bakılmadığını ve Katalan ailelerin çocuklara da bunu yansıtmış olabileceğini düşündük. Bu sözü ilk duyuşumun üzerinden haftalar geçtikten sonra bir gün çocukların ders çıkışında sıraya girmelerini izlerken yaş grubunun en irisi olan kültürel aidiyeti Latin Amerika yerlisi olan bir çocuğun-ki kendisi benim öğrencim değil- down sendromlu olan sınıf arkadaşı olan bir kıza “Şişman Çinli” dediğini duyunca BİNGO dedim. O. İsimli kız kapsayıcı eğitim sistemi dahilinde yaş grubundaki “normal” çocuklarla eğitim alan down sendromlu olduğu için gelişimsel gerilik de gösteren bir öğrenci. Zaman zaman saldırgan ve sınıf normlarına uymayan (mesela yerleri boyamak gibi) davranışlarından dolayı sınıf öğretmeninin (ki kendisini çok severim) yaka silktiğine tanıklık etmiştim. Sınıf arkadaşları onu bir “bebek” olarak gördükleri için davranışlarının bir kısmını mazur görmekle beraber özellikle fiziksel özellikleri diğer çocuklardan farklı olan sınıf arkadaşları tarafından zorbalığa maruz kalabiliyor. O.’nun tipik down sendromlu çocuk fiziksel özelliklerine sahip olmasının getirdiği hafif çekik gözler onu “Çinli”, yuvarlak hatlara sahip olması da “Şişman” yapmıştı.

Sınıf öğretmeninin bu durumun farkında olup olmadığını bilmiyorum. Henüz konu ile ilgili bir konuşmamız olmadı, ancak kendisinin bu öğrenciyle ilgili konularda biraz bıkkın bir tutum gösterdiğini fark etmedim değil. Kapsayıcı eğitim aracılığıyla farklı özelliklere sahip çocukların birbirleriyle eğitim hayatını paylaşmalarını beklerken bu farklılıklara saygı gösterilmesi gerektiği de öğretilmeli ki yukarıda verdiğim örnek vaka gibi durumlarda bir müdahalenin kaçınılmaz olduğu sanırım herkesin kabul edeceği bir gerçekliktir.

Yukarıda anlattığım olay açık bir fiziksel özelliklerden dolayı ayrımcılık yapma örneğidir. Aynı zamanda bir zorbalık örneği olarak da değerlendirilebilir. Zorbalık Türkiye’de de sıklıkla çalışılan bir konu olmakla genellikle durumlar ortaya çıktıktan sonra müdahale etmek gibi bir strateji kullanılıyor. Oysa ayrımcı tutumlar, 4 yaş gibi erken bir yaşta ortaya çıkabiliyor. Okul öncesi eğitim kurumlarının olduğu kadar anne-babaların da bu konuyla ilgili yüksek hassasiyet göstermesi gerekiyor, nitekim çocuklar anne-babalardaki ayrımcı tutumu kopyalayabiliyorlar ya da ev ortamında öğrendikleri söylemleri sınıfta arkadaşlarına yansıtabiliyorlar.

Umarım doktoram bittiğinde farklılıkların eğitim sürecine dâhil edilmesinde oyunun nasıl kullanıldığına veya kullanılabileceğine dair yeni stratejiler geliştirebilirim de fiziksel veya kültürel özelliklerinden dolayı ayrımcılık kurbanı olan çocuklar için bir şeyler yapmış olurum.

Aslına bakarsanız çocukların acımasızlığına ve arkadaş seçimlerinde fiziksel özelliklerin ne kadar önemli olduğuna dair birkaç vaka örneğim daha vardı ama bu yazım da tahmin ettiğimden daha uzun olduğu için şimdilik bunları yazmıyorum. Yazımı burada sonlandırırken de kendinize sormanızı istiyorum, siz kimleri hangi özelliklerine göre ayırıyorsunuz? Çocuğunuz farkında olmadan yaptığınız türde bir ayrımcılığın kurbanı olsa siz ne yapardınız? Bir öğretmen olarak bu duruma nasıl ve nereye kadar müdahale etme sorumluluğunu gönüllü olarak üstlenirdiniz?

Herkese ve hepimize az dışlayıcı, bol kapsayıcı günler…


Not: Kullanılan resimler çeşitli internet sayfalarından alınmıştır. Özellikle çocukların fotoğrafının öğrencilerimle bir alakası yoktur...

4 Mayıs 2010 Salı

Karikatürlerde Eğitimsel ve Psikolojik Dokundurmalar

Ben insanın zekisini severim. Zeki insanlar da kendilerini genellikle yaptıkları esprilerde ele verir. Zeka kokan espriler ciddi bir gözlem yapma yeteneği ve kelimeleri kullanma becerisi gerektirir. Esprilerin somutlaştırılmış halinin de karikatürler olduğunu söylemem yanlış bir tanımlama olmaz sanırım.

Seneler önce gittiğim bazı uzun ve sıkıcı sunumların hala hafızamda yer ediyor olması hiç şüphesiz ki karikatürlerden yararlanılmasıydı. Hiç unutmam, insan kaynaklarıyla ilgili bir sunuma gitmiştim. Bu sunumda yapılan espriler Ahmet Şerif İzgören adını hafızama kazıdı. Ve o gün anladım ki mizahın kullanımı insanın zihninde normalde tembellik eden bir noktayı tetikliyor ve aktarılmak istenen detayların kalıcı olmasını sağlıyor.

İstanbul'dayken kitapçıları geziyorum. Baktım Yiğit Özgür'ün ikinci kitabı yeni çıkanlar rafında yerini almış. Kendi kendime yeni bir proje geliştirdim kafamda. İleride sunum, eğitim vermek istesem hangi karikatürlerden yararlanabilirim diye düşündüm. Öncelikle internette bir araştırma yaptım ancak internet uzayında kayboldum. Daha sonra yavaş yavaş beğendiğim mizahçıların, ki bunlar Yiğit Özgür (kelime oyunlarıyla güldürürken düşündüren zeki grafiker), Selçuk Erdem ve Erdil Yaşaroğlu üçlüsüdür, çıkardıkları albüm kitapları toplamaya karar verdim.

Lafı daha fazla uzatmadan sözü karikatürlere bırakmak istiyorum. Bu yazımda da kelimeler yerine resimler konuşsun. (Karikatürlerin Siyah Beyaz Olanları Selçuk Erdem'in Unplugged adlı kitabından alıntıdır.)
Aslına bakarsanız Türk Eğitim Sistemi bize şüphe etmeyi ve sorgulamayı öğretmez. Ancak içinde yaşadığımız toplumsal koşullar, ekonomik krizler vb. iniş çıkışlar paranoyak olmamıza yol açar. Ancak bazen hedefe o kadar çok yaklaşmışızdır ki, hem de hiç çaba harcamadan, buna inanamayız ve burnumuzun dibindeki hedefe ulaşamayız...
Üretim yapanlar, her ne kadar üretmeye çalıştıkları şey başkalarınca değer görmeyecek olsa da, üretim yapmayanlar tarafından hep eleştirilir. Önemli olan çevreden gelen olumsuz tepkilere rağmen yola devam etmektir (bununla beraber pozitif eleştrilere tabii ki kulak tıkamamak gerek!)
Bazıları da kopya vererek diğerlerinin kolay yoldan hedefe ulaşmasını sağlar ancak bilmez ki o yol herkes için farklı olabilir. Ortadaki düğme bir anda yemek yerine elektrik şoku verebilir. Ne kopya vererek ne de kopya çekerek kalıcı öğrenme ile ulaşılmak istenen hedeflere ulaşılamaz. Açıkgözlülük yapacağım diye aptallık etmeyin.Grup psikolojisinden nefret ederken bile grubun bir parçası olabilirsiniz. Bu durumda nefret etmenin çözüm getirmediği, farklılaşmak için neler yaptığınız önemlidir. Yani düşünsel ve duygusal boyuttan davranışsal boyuta geçmekte fayda var. Aksi takdirde sadece söylenmiş olmakla kalırsınız.
Ebeveynler, çocuklarınızı kandırarak istediğiniz şeyleri onlara yaptırabileceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Eğitim sistemi çocukları kandırmaya yönelik değil, onların yaşamı sorgulayabilmelerine olanak tanıyan, arasıra tökezleseler de sonunda yere sağlam basmalarını sağlayacak gerekli donanımı vermeye yönelik olmalıdır.

Şimdilik 5 karikatürle bu yazımı sonlandırıyorum. Elimde bir kaç tane daha var, onları da daha sonra sizlerle paylaşıp benimle birlikte hayata gülmenizi, gülerken düşünmenizi ve sorgulamanızı umut ediyorum.

Gülen yüzünüz solmasın. Yüzünüz gülmüyorsa da vakit kaybetmeden aynanın karşısına geçip yüz kasları gevşetme egzersizlerine başlayın!

Gülün ki hayat siz güldükçe güzelleşsin...

16 Nisan 2010 Cuma

Anna Lindh Vakfı Forum 2010: İçerik ve Projeler-2

Yaklaşık 1,5 ay olmuş forum biteli. Halen sıklıkla aklıma Filistin ve orada yapılan projelerle ilgili küçük ama etkili detaylar geliyor. Bunlara değinmeden önce kronolojik sırayı bozmadan forumun ikinci gününün sabah oturumundan başlamak istiyorum. Bir önceki günün sabah oturumu olan "Okullarda Kültürlerarası Öğrenme ve Kullanılabilecek Metodolojiler" çalışma grubunun devamı niteliğindeki bu oturumun başlığı "Yaşam Boyu Öğrenme Sürecinde Kültürel Çeşitlilik Alanında Kullanılan Yeni Araçlar" idi. Forum süresince dinlerken en keyif aldığım sunum Avrupa Konseyi Budapeşte Gençlik Merkezi temsilcisi Rui Gomez tarafından yapıldı. Aşağıda bu sunumda not aldığım noktaları kısa kısa maddelendirmeye çalışacağım:

- Kültürler arası diyalog ele alınan kapsam/ortam bağlamında gerçekleşir.

- Diyalog kavramını "kültürleştiririz."

- Kültürler arası diyalog EVde başlar ve sadece elit kesim hedef grup değildir. Herkesin, özellikle de çoğunlukta olan gençlerin, katkıları değerlendirilmelidir (bu da orta- orta-alt arası sosyal sınıfa mensup olan gençleri kapsar).

- İnsan hakları eğitimi demek "kabul edilebilir/hoş görülen aşağılama seviyesini düşürmek" demektir.

- Kültürler arası diyalogu güçleştiren sadece "ÖTEKİ"lerin kültürleri değildir. Kendi kültürümüze de göz atıp, ön yargılarımız ve değerlerimizle ilgili farkındalık geliştirmeliyiz.

Bunun için de kültürler arası diyalog kavramını eleştirel bir bakış açısı ile ele alabilme becerisi kazanmak gerekir. Bu noktada sadece "bilgi" edinmek yetersiz kalır. Kişisel deneyim kazanmak zorunlu bir koşuldur. Verilen eğitimlerde sadece "Bilişsel" öğrenme süreçleri hedeflenmez. Değişimi görmek isteriz. Dolayısıyla duygusal ve davranışsal süreçler de kültürler arası eğitimin hedefleri içindedir. Bu sunumun verdiği ya da vurguladığı en önemli mesaj ise şöyleydi: "Kültürler arası diyalog ÖTEKİLER ile ilgili değil BİZİM ile, HEPİMİZ ile ilgilidir."

Oturumdaki diğer sunum Avrupa Akran Eğitimi Örgütü tarafından yapıldı. Bu sunumun başlığı ise "Akran Faktörü: Karmaşık Kimliklerin Buluşma Noktası" idi. Bu sunumu yapan temsilci bir kavram olarak "ÇEŞİTLİLİK"in (Diversity) bireylerin kişisel yaşam yapılandırmaları tarafından doğrudan etkilendiği vurgulayarak gençleri geleceğin önemli aktörleri olarak görülmesinin, ve gelecek için onlara yatırım yapılmasının onların BUGÜNKÜ etkilerini küçümsemek, göz ardı etmek olarak değerlendirdi. Gençliğin bir banka gibi görülüp gelecekte onlardan "yüksek faizli" bir gelecek beklemek yerine onların potansiyellerinden bugünden yararlanmaya başlanılmasının gerekliliğini dile getirdi.

Bu oturumdan sonra çeşitli projelerin sunumlarına gittim. Dikkatimi çeken projelerden bir tanesi Türkiye'deki bir özel okulun da katılımcı olarak yer aldığı, Avusturya'daki bir STK'nın koordine ettiği "Euro-Med School Forum":

Bu projede 8 ülkeyi temsil eden ilköğretim okullarında gerçekleşen kültürler arası diyalogu ve diyalogu destekleyen değerleri kazandırmak için yapılan çeşitli etkinliklerden bahsedildi. Örnek olarak da çocuklar tarafından hazırlanan çok kültürlü bir takvim örnek olarak sunuldu. Diğer bir sunum ise AFS Mısır'a ait olan "Barış Karavanı"idi. Bu projede amaç çoğunluğu Müslüman olmayan ülkelerden Mısır'a gelen lise değişim öğrencileriyle Mısır'ın çeşitli şehirlerindeki yerel halkla tanışıp yerel bir sivil toplum projesinde kısa süreli olsa da aktif olarak yer almak böylece hem Mısırlıların yabancı öğrenciler konseptiyle tanışmalarını sağlamak hem de yabancı öğrencilerin Mısır kültürünü daha iyi anlamalarına imkan vermek olarak belirtildi. AFS Mısır'ın projesini çağrıştıran isimdeki dikkat çekici bir diğer proje ise Türkiye'den geliyordu: Gençlik Karavanı.

Bu projeden kısaca bahsedip geçiştirmek yerine projenin web sayfasını ziyaret etmenizi tavsiye ediyorum. Özellikle gençleri Avrupa Gençlik Programları ile tanıştıran ve onların aktif katılımcılar olarak yer almasına fırsat veren olanaklar sunması açısından çok güzel bir örnek teşkil ediyor bu proje. Üniversite öğrencisiyseniz ve henüz bu projeyi duymadıysanız vakit kaybetmeden ilgili siteye bir göz atın. Kim bilir belki Avrupa'nın kapıları size bu site aracılığıyla açılır.

Anna Lindh 2010 Forum'unda katıldığım son oturum "Bir Araç Olarak Çocuk Edebiyatı" başlığını taşıyordu. Bu oturumda çocuk kitapları, bu kitaplardaki karakterlerin kültürler arası diyalogu desteklemek için nasıl kullanılabileceği ve kütüphaneleri de kapsayan çeşitli örnekler aktarıldı.

Bu oturumdaki iki sunumu çok beğendim. İlk sunum “PINOKIO” (Pupils for innovation as a key to intercultural and social inclusion) adlı projeyi tanıtıyordu. Bu projenin katılımcıları İtalya, Portekiz ve İsviçre’den çeşitli anaokulları ve ilkokulları ile özellikle öğretmenlere projenin uygulanması ile ilgili eğitim vermekle, verilen eğitimlerin koordinasyonuyla yükümlü olan yine katılımcı 3 ülkeden 3 üniversite ile çeşitli vakıf ve derneklerinden oluşuyordu. Projenin amacı, katılımcı okulların kültürel gerçeklerine uygun hikayeler seçerek (ki hikayelerdeki karakterlerin sosyal dışlanma ile bağlantılı olmaları ya da bu hikayelerin Avrupa Birliği Eğitim Sisteminin belirlediği 8 anahtar yetkinlikten proje için seçilen 5inden birini veya bir kaçını yansıtabilecek olmaları gerekir. Bu seçim aşaması bu proje için geliştirilmiş bir ölçek aracılığıyla öğretmene sunulan mevcut hikâyeler içinde öğretmen tarafından yapılır.) Bu proje için seçilen beş anahtar yetkinlik ise şunlar: (Anahtar Yetkinlik-AY, Sayılar ise 8 AY içersinde kaçıncı olduklarını ifade eder)

AY 1- Ana dilde iletişim

AY 5- Öğrenmeyi öğrenme

AY 6- Sosyal ve sivil beceriler

AY 7- İnisiyatif kullanma ve girişimcilik hissi

AY 8- Kültürel farkındalık ve ifade.

Öğretmenler sınıflarına uygun hikâye karakterlerini seçtikten sonra bu karakterleri sınıflarına tanıtırlar. Daha sonra velilerin ve öğrencilerin katılımlarıyla yaratıcı laboratuar uygulamalarında bu karakterleri kullanarak ve kültürel çeşitlilik temasını da kullanarak çeşitli ürünler çıkaracaklardır. Sunum yapıldığı esnada projenin henüz hikaye karakteri seçim aşaması bitmişti ki seçilen hikayeler içersinde Nasrettin Hoca’yı görmek beni sevindiren bir noktaydı. Projenin web sayfasını ziyaret edip dönemlik bültenlerine ulaşarak projede kaydedilen aşamaları takip edebilirsiniz.

Bahsetmek istediğim son proje ise Filistin’den gelen ve çocukların yazma becerilerini teşvik eden, yaşadıkları acıları ürettikleri kitaplar aracılığıyla bir nebze de olsa unutmaları hedeflenmiş. Tamer Enstitüsü tarafından yürütülen bu projede her sene bir konu belirlenip kitap haftasında seçilen konu üzerine çocuklar tarafından yazılan kitaplar yarışıyor ve dereceye giren kitaplar basılıyormuş, basılan kitaplar da İlk Kitabım serisinin bir parçası haline geliyormuş.Geçen senenin konusu “1000 öyküde Kudüs” imiş.

Bu sunumu dinlerken beni en çok etkileyen iki söz söyledi Tamer temsilcisi: “Biz projelerimizi uygularken başka ülkelerden uzman ithal etmiyoruz. Tamamen yerel kaynakları kullanarak hedeflerimize ulaşmaya çalışıyoruz. Yerel uzmanlar Filistin koşullarını ithal edilebilecek uzmanlara göre daha iyi biliyorlar.” “İşgal altındaki ülkemizde çocuklar 1 km ötedeki memleketlerine gidemiyorlar. 1000 öyküde Kudüs temasını seçerken 1001 gece masallarından ilham aldık. Nasıl Şehrazat kendini kurtarmak için 1001 gece masal anlatıyorsa, Filistinli çocuklar da 1000 öyküde Kudüs’ü kendilerince işgalden kurtarıyorlar.”

Bu sunumdan sonra forumda Filistinle ilgili yapılan diğer sunumlar ve diğer katılımcılardan dinlediğim kişisel izlenimleri aklımdan geçti. Filistinli çocuklara yönelik uygulanmış bir yaz kampı projesinde sunum yapan kişinin “bu çocuklar barış içinde yaşamanın ne demek olduğunu bilmiyorlar. İşgal altında doğmuşlar, işgal altında, kamplarda büyüyorlar. Biz bu proje ile çocukları günlük kamp yaşamının savaş stresinden uzaklaştırmak ve çocukluklarını yaşayabilecekleri, eğlenebilecekleri, üretebilecekleri bir ortam yaratmak istedik, geçici bir süreyle de olsa.”

Sunumuna gidemediğim ancak Macar bir arkadaşımın övgüyle bahsettiği diğer bir Filistin projesi olan “Mobile Güzel Direniş”te oyun, drama, müzik ve sanat etkinlikleri aracılığıyla çocukların içsel barışa ulaşmalarını sağlayıp onların çocukluklarını yaşamalarına fırsat tanımak gibi amaçları olan bu projeyle ilgili bilgiye projenin web sitesinden ulaşabilir youtube’dan kısa bir tanıtım videosu izleyebilirsiniz.

Yaklaşık 1,5 ay önce katıldığım forumla ilgili son yazımı burada bitirirken, İstanbul Film Festivali’nde bu hafta izlediğim, Filistinli bir ailenin Amerika Birleşik Devletlerine göçme hikayesini anlatan “Amrika” isimli filminin fragman linkini sizinle paylaşmak istiyorum. Filmde ara sıra benim de kendi içimde yaşadığım “kalsam bir zor, gitsem daha da zor” ikilemini işgalden kaçış, umutlarla Amerika’ya yerleşme ve daha sonrasında yaşanan güçlükler, göçmen bir ergen getirdiği zorluklar, Arap olmanın otomatikman Müslüman olmak gibi düşünülmesi ve 9/11 sonrası Amerikalıların Arap ve Müslüman göçmenlere yaklaşım tarzları hakkında ipuçları veriyor bu film.

8 Nisan 2010 Perşembe

Yazılacaklar Listesi: Kısa Notlar ve Beyin Fırtınası


Araya paskalya tatili girince ait olduğum şehre uzun zamandır hiç olmadığım kadar hasta ulaştıktan sonra üzerine daha henüz toparlanmadan bir de zorunlu turist rehberliği girince günler nasıl geçmiş anlamadım. Bu süre zarfında aslında blog hep aklımda. Her seferinde şunu yazsam ne güzel olur dediğim birkaç nokta var. Bunları ileride daha uzun yazılarda incelemek ve sorgulamak istiyorum ancak şimdilik özet noktalar olarak buraya yazayım ki daha sonra unutmayayım:

1-Müze gezilerim sırasında birçok okul grubunun (gerek ilköğretim gerekse lise düzeyinde, gerek devlet gerekse özel okullardan) öğretici potansiyeli çok yüksek olan bu mekânları tabiri caizse amaçsızca dolaştıklarını gördüm, içim acıdı. Sadece birkaç öğretmenin “dikkatli dinleyin bak soru soracağım sonra” dediğini duymuş olsam da yurt dışında yaptığım müze ziyaretlerindeki okul gruplarının eğitim amaçlı gezileriyle karşılaştırılamayacak derecede eğlence amaçlı gezilere dönüşmüştü bu öğrencilerin ziyaretleri. Diğer bir dikkat çekici nokta da, özellikle Miniatürk’te öğrencilerin başında görevli olan birçok Türbanlı öğretmene rastlamamdı (acaba veli midirler diye düşünmedim değil, ama daha sonra birkaç öğrencinin hocam diye hitap ettiklerini duydum). Okullarda Türban takmaları yasak olan bu öğretmenlerin, yine resmi olarak görevlendirildikleri okul gezilerinden bu yasağın ortadan kalkıp kalmadığını merak ettim.
2- Son birkaç gündür sıklıkla kitapçılarda mola veriyorum. Psikoloji ve Eğitim ile ilgili kitapların raflarına üzülerek bakıyorum. Kitaplarda hep aynı eski kitaplar, ilgili çekici yeni yayın bu alanlarda yok denilecek kadar az. Öğrenme psikolojisi kitaplarını incelerken bu kitapları yazan hocaların bilgi birikimlerinden şüphe etmeye başladım. Öncelikle neredeyse her kitap, ezberlenmişçesine aynı gelişim kuramlarıyla başlıyor. Her ne kadar içeriklerini dikkatle incelemiş olsam da neredeyse adım gibi eminim ki bu kitapların eleştirel bir bakış açısı ile değil, ezberci bilgilerle doldurulduğuna eminim. Gelelim bu kitapların en vahim noktasına. Neredeyse hiç birinde ne sosyal yapılandırmacılıktan ne de Vygotsky’den bahsedilmemesi. Kitapların çoğu Piaget’de bitiyor. Bu da açıkça bir kanıttır ki kitap yazmaya girişen akademisyen eğitimcilerimiz gündemi pek iyi takip etmiyorlar.
3- 3 saat adlı belgesel filmin DVDsi çıkmış. Hemen aldım. İlk 47 dakikasını ağzım açık izledim. Meğer Türkiye’deki eğitimciler, insan eğitimciliğinden çıkıp yarış atı eğitimcilerine dönüşmüşler. ÖSS sürecini ruh sağlığımı kaybetmeden ve insanlıktan çıkmamış öğretmenlerle karşılaşmadan bitirdiğim için kendimi çok şanslı hissettim. Belgeselin tamamını dikkatle izleyip içerikle ilgili bir yazı yazarak konuyu biraz daha irdelemek istiyorum.
4- Açık öğretim sınavlarının yapıldığı hafta sonu yolum Beyazıt’a düştü. Herkes elinde açık öğretim test kitaplarıyla buldukları köşeye oturmuş son dakika golüyle dersten geçmeyi umut ediyor bir görünüm sergiliyordu. Acaba bu son dakikada sınava çalışmak Türk kültürüne özgü bir şey mi yoksa başka hangi özellikler/faktörler bu duruma yol açıyor diye düşündüm kendi kendime.
5- Nisan ayı içinde Mersin’de yapılacak olan 16. Ulusal Psikoloji Kongresi’nin programına bakınca gördüm ki son 8 senede Türkiye Psikoloji Akademi Dünyası’nda çok büyük gelişmeler yaşanmamış. Aynı hocalar, tekellerine aldıkları aynı konularda çalışma grupları yapmaya devam ediyorlar, sunumlarda geçen isimler-yurt dışından gelen katılımcılar dışında-hep aynı. Belki sadece başlıklar eski kongrelerdeki sunumları çağrıştırıyorlardır ve içerik farklıdır. Kongre’ye katılamayacağım için bunu bilemeyeceğim ama programı görünce bende böyle bir etki yarattı.
6- Halen yazmam gereken 1 Anna Lindh Vakfı 2010 Forum’u ile ilgili yazı ve Bir Doktora Öğrencisinin İtirafları Yazı dizimin ikinci yazısı var.
7- 21-25 Nisan Arası Antalya’da “World Conference on Psychology, Counselling and Guidance” da sunum yapacağım. Bu konferansla ilgili de gözlemlerimi illa ki aktarmalıyım.
8- 9 günlük yoğun Turistle turist olma turlarımda fark ettim ki Barselona’nın tarihini İstanbul’un tarihinden daha iyi biliyorum. Bu kafamda şu soruyu “Türkler neden her şeyi karmaşıklaştırarak yaşamak eğilimindeler?” Belki bu sorunun cevabını bulurum diye, biraz da aşık olduğum şehirle ilgili bir şeyler öğrenirim diye bugünlerde kendimi İstanbul ile ilgili kitaplar alırken buluyorum. Bu arada İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması şehir için ne gibi katkılar sağlamış henüz idrak edemedim. Ansiklopedi boyutlarındaki programı edindim, gönüllüler için özel bir program var. İstanbul’da yaşıyor olsaydım ucundan kenarından bu programa katılmak isterdim diye geçirdim içimden.
9- İstanbul Film Festivali maceram da başladı. Her film öncesi reklâmların bitiminde protesto alkışları kopuyor. Tamam, film başlamadan önce yaklaşık 15 dakika reklâm izlemek can sıkıcı. Ama ara verilmediği için normal sinema sürecinden fazla bir süre gitmiyor aslında bir seansta. Ayrıca hafta içi gündüz seanslarının 3,5 tl olması da bence bu reklâm süresini haklı çıkarabilir. Bu festival aynı şartlarda İspanya’da olsaydı eminim kimse protesto için alkışlamazdı. Türk milletinin sabırsızlığının nedeni acaba hayatın değersiz bu nedenle de yaşama süresinin (yani zamanın) çok değerli olması mıdır diye yine geçirdim aklımdan.

Birkaç gün içinde motivasyonumu geri kazanıp son sürat derslerime geri dönsem iyi olacak. Vakit buldukça da bu noktaların hepsine olmasa bile bir kaçına ayrıntılı olarak değinmek istiyorum. Ayrıntıları tartışmaya açmadan önce yukarıdaki konularla ilgili düşünce ve fikirleriniz varsa lütfen paylaşmaktan çekinmeyin…

14 Mart 2010 Pazar

Anna Lindh Vakfı Forum 2010: İçerik ve Projeler-1

Yaklaşık iki haftadır ulaşamadığım tez danışmanımla sonunda dün öğlen yemeğinde buluştuk. Her ne kadar mayıs ayında başlayacağım pilot çalışma ve tez önerim hakkında geri bildirim almak için buluşmuş olsak da bir de baktım ki her iki lafımdan biri Anna Lindh Vakfı (ALV) Forum 2010’da sunulan projelere atıfta bulunuyor. Madem üzerinden bir hafta geçmiş olmasına rağmen anlatılan projeler hala bende heyecan yaratıyor, bunları bir an önce blogumda paylaşmalıyım dedim kendi kendime.

Katıldığım ilk oturum olan “Okullarda Kültürlerarası Öğrenme ve kullanılabilecek metodolojiler” başlıklı çalışma grubunun hayal kırıklığı yarattığından bahsetmiştim bir önceki yazımda. Bu yazıma da forumdaki kronolojik sıraya uygun giderek bu oturum ile başlayayım. “Kültürel çeşitlilik ile ilgili okullarda kullanılan yeni araçlar” odaklı bu oturumun tartışılmak için öne sürülen soruları şöyleydi: Okullarda kültürlerarası duyarlılığı ve çeşitlilik odaklı yetkinlikleri geliştirmek için ne gibi araçlara ve kaynaklara sahibiz? Öğretmenlerin ve çoğaltıcıların kapasitelerini arttırmak için neler yapıyoruz? Kültürlerarası eğitimi eğitim programları dahiline alabilmek için hükümetler düzeyinde neler yapılabilir? Bu sorulardan yola çıkılarak oturumdaki konuşmacılar ve katılımcılar farklı boyutlara vurgu yaptılar. Mesela bir konuşmacı, kültürlerarası diyalog temelli bir kültür yaratılması için “öteki”(kavramı)’nin imajının değiştirilmesi gerekliliğinden bahsetti. Başka bir konu da tarih dersi ve tarih kitapları idi. Örgün eğitim kurumlarında okutulan tarih kitaplarının kültür ve kültürlerarası diyalog ile ilgili bir içeriğe sahip olmadıklarından (bir çoğunun olumsuz kalıp yargıları desteklediklerdi, özellikle müslüman olmayan ülkelerin kitaplarında Kur-an ve Şeriyat’ın yanlış yorumlandığından, bu gibi yanlışlıkların da adaletsizlik ve öfke gibi duygulara yol açtığından) bahsedildi ve kitapların dikkatlice gözden geçirilmesi gerektiği söylendi. Bu gözden geçirilme sürecinde de kitapların negatif yönlerinin öne çıkartılması yerine her kitabın en iyi uygulamasının (best practice) vurgulanması gerektiği belirtildi ve bu sürecin, Akdeniz kültürünün avrupa ve arap kültürlerinin bir sentezi olmasından yola çıkılarak, bu iki farklı kültürel görüşün yüzleştirilerek eleştirel bir perspektifin uyarlanmasından geçtiği ifade edildi. Okullardaki kültürel çeşitlilikle ilgili yapılan çalışmalara mutlaka içinde yaşanılan toplumun da dahil edilmesi gerektiği de önemle vurgulanan bir diğer noktaydı. Bu oturumda Akdeniz kültürünün islami boyutunun daha iyi anlaşılabilmesi için okullarda kullanılabilecek sanal bir müzeden bahsedildi. Bence bu oturumda ifade edilen ve Türkiye’deki gerçeklikle doğrudan ilişkili olan en önemli katkı, okulların sadece bilgi aktaran, akademik kurumlar olarak görülmesinin yanlış olduğu, okulun öğrencilerine “kültürel değerler” i de aktarmakla sorumlu olduğuydu. Bu noktada bir katılımcı akademik başarı odaklı eğitim sistemlerine (ki Türkiye’deki eğitim sistemi de açıkca böyledir) atıfta bulunarak “biz burada kültürel değerlerin öğrenilmesini, olumlu tutum geliştirmeyi konuşuyoruz ancak ulusal değerlendirme sistemleri akademik başarı odaklı. Öğretmenlerin birincil sorumluluğunun öğrencilerini sistem tarafından koyulan akademik başarı ölçen sınavlara hazırlamak ve onların bu sınavları başarıyla geçmeleri olarak tanımlandığının hepimiz farkındayız. İşte bu yüzden de öğrencileri kültürel çeşitliliğe, kültürlerarası farklılıklara karşı hoşgörülü olmak için verilmesi gereken eğitim arka planda kalıyor.” dedi. Benim bu oturumdan kendimce çıkardığım sonuç elimizde ne kadar çok araç olsa da, uygun metodolojiyi kullansak da hem içinde yaşanılan toplumu hem de makro düzeyde eğitim sistemini (eğitim politikalarını) değiştirmediğimiz sürece istediğimiz kadar kültürlerarası diyalog için kapıları aralamaya çalışalım, göstereceğimiz her çaba yüzeyde kalacaktır. Düşünün bir kere, TV karşısında haberleri izleyen babasının “X” özelliğini taşıdığı için haberin kahramanlarına söverken gören ilköğretim öğrencisinin, okulda bu “X” özelliğinin yaşamın bir parçası olduğu aktarılırken kendi içinde düşeceği çelişkiyi. Şimdi bu çocuk ailesi içindeki en önemli rol modeli olan babasının tepksini mi içselleştirsin, okulda söylenene mi? Bu kararı vermenin, özellikle de ilköğretim yaşlarındaki çocuklar için, çok zor bir süreç olduğunun altını çizmeme gerek yok herhalde.

Öğleden sonra oturumlarına kendimin de sunum yaptığı “Best Practices” (En iyi uygulamalar) oturumuyla başladım. Oturumun açılış projesi olan “kültürlerarası değişim oranının arttırılması için yapılan Euro-Med gençlik değişim projesini” sunarken kendimce bu projeyi de sorgulamadım değil. Bu proje AFS-Almanya koordinatörlüğünde yapılmış, Almanya, Türkiye, İtalya ve Mısır AFSlerinin gönüllülerinin kendi ülkeleriyle eşleşen ülkeye ziyaretlerini içeriyordu. Türkiye ile Mısır bu projenin “orta doğu/müslüman” kültürünün temsilcileri, Almanya ve İtalya ise “Avrupa” kültürünün temsilcileri olarak seçildikleri için TR gönüllüleri Mısır’a ziyarete gitmemişlerdi, ki bence bu büyük bir kayıp olmuş. Mısır’daki islam kültürü ile Türkiye’deki islam kültürünün karşılaştırılması için ve bu iki ülke arasında kültürel köprülerin kurulması için güzel bir fırsat olabilirmiş. Proje de tasarlandığı aşamada kendini bence bu noktada bir önyargıya kurba etmiş. Proje sonunda üretilen ve katılımcı gönüllülerin ziyaret ettikleri ülkelerdeki deneyimlerini subjektif bir şekilde aktaran el kitabını okurken keyif almadım değil. Bu kitabçığı merak edenleriniz olursa AFS-Türkiye ofisi ile iletişime geçebilir.


Oturumdaki sunum partnerim, Sivil Toplum ve Kalkınma Enstitüsü Derneği‘nin gerçekleştirdiği ve Türkiye’nin kanayan yaralarından biri olan beyin göçü hakkında İtalya, Ürdün, Güney Kıbrıs ve Türkiye’de yapılan bir araştırma projesini aktardı. Bu sunumun ayrıntılarını merak edenleriniz buradan ilgili belgeye ulaşabilirler.

Katıldığım bir sonraki oturum, Avrupa Konseyi(Council of Europe) temsilcisinin “Gençler için kullanılabilir Kaynaklar ve Fırsatlar” konulu sunumdu. Bu sunumun benim için duygusal boyutta önemi biraz farklıydı. Seneler önce (kaç sene oldu emin değilim, 4 ya da 5 olmalı) şans eseri ilanını görerek katılımcı olmak için başvurduğum “İnsan Haklarında Cinsiyet” konulu projeye katılarak CoE’nin Demokratik Liderlik Programı’na dahil olmuştum. Bu sunum boyunca aklıma hep program katılımcısı arkadaşlarım ve eğitimler süresince çıkan çatışmalar aracılığıyla ne kadar fazla içgörü kazandığım geldi.


Eski anıları bir yana bırakırsam, bu sunumda CoE temsilcisi gençlerle ilgili alanlarda çalışan gençlik sivil toplum örgütlerinin yararlanabileceği hibelerden, eğitim merkezlerinden ve eğitim araçlarından (el kitapları, eğitim programları vb.) bahsetti. Eğer gençlik alanında çalışan bir gençlik STK’sının bir parçasıysanız ve CoE’yi ilk defa duyduysanız, bu örgütün internet sitesine mutlaka uğramanızı, Strasbourg ve Budapeşte’deki gençlik merkezlerini ve sundukları hizmetleri incelemenizi tavsiye ederim. İlköğretim öğrencileriyle çalışan ve bu yaş grubundaki çocuklarla insan haklarıyla ilgili bir çalışma yapmak isteyenlere de CoE’nin yeni çıkardığı “Compasito” (Pusulacık) adlı kaynağa başvurmalarını öneririm. Bu Pusulacık maalesef İngilizce, bu kaynağın büyük yaş grubundaki katılımcılara yönelik versiyonu olan “Pusula” Bilgi Üniversitesi tarafından Türkçe’ye tercüme edildi. Ayrıca bu Pusula’nın yazarlarından biri olan Rui Gomes’in de sunumunu dinleme fırsatım oldu, ki onun yaptığı sunum benim en beğendiğim sunum oldu (Bu sunumla ilgili ayrıntılar bir sonraki yazımda).

Günün son oturumunda yine en iyi uygulamalar sunumlarına katılmayı tercih ettim. Son oturumda iki proje vardı, ilk sunum İsrailli The Parents Circle-Families Forum‘un projesi “Bilmek Başlangıçtır” ismini taşıyordu. İsrailli öğrencilerle Filistinli öğrencilerin katıldığı bu projede okullara gidilip gerçek yaşamdan görüntülerin oluşturduğu bir belgesel gösterilmesini ve bunun üzerinden çalışılmasını kapsıyordu. Sunumun sonuna yetiştiğim için detaylarını kaçırdım. Ancak merak edenler bu örgütün web sayfasından ayrıntılara ulaşabilirler. Bu oturumda sunulan son proje Katalunya’dan bir örnek çıkardı karşıma. Bir önceki yazımda da biraz bahsetmiştim Irenia(Türkçe tanıtımı için tıklayınız) adlı bir STK ilköğretim kurumlarında kullanılmak üzere Akdenizi çevreleyen çeşitli kültürleri tanıtan ve kültürlerarası öğrenmeyi destekleyen oyunlar geliştirerek öğrencilerin diğer kültürleri tanımalarını sağlıyordu. Yaklaşık 10 senedir süren bu “Barış Oyunları” projesi kapsamında üretilen masa oyunlarının bir kısmı Diputacio de Barcelona (ki bu Barcelona Metropolitan bölgesinde bulunan tüm belediyelerinin oluşturduğu Valilik ile Büyükşehir Belediyesi arasında kalan bir resmi kurum) tarafından satın alınarak her ilçede yer alan pedagojik kaynaklar merkezine birer tane veriliyor ki eğer bir okul bu oyunlardan yararlanmak isterse bu kaynak merkezine başvurarak kolayca ve hiç bir ücret ödemeden bu oyunlara erişebiliyor. Oyunla öğrenmenin gücüne inanan bir eğitimci/psikolog olduğum için bu projeyi çok başarılı bulduğumu söyleyerek bu yazımı bitiriyorum. Bir sonraki yazımda projelere kaldığım yerden devam edeceğim. Daha üçüncü gün oturumlarından hiç bahsetmedim. Bu yazımı bir video ile kapatıyorum. Bu video İsrailli bir grubun şarkısına ait. “Bilmek Başlangıçtır” projesinin kapsamına giren ve İsrail-Filistin arasında barış olması gerektiğini destekleyen bir video.


Projelerle dünyayı değiştiremesek bile kendimizi bir nebze de olsa değiştirebiliyorsak başarıya ve barışa bir adım daha yaklaşmış oluruz.