28 Temmuz 2012 Cumartesi

Deniz, Güneş, Kum: Çocuk Parkı

Yazın sıcak günlerinde çocukluk yıllarımızda deniz kenarında, ıslak kumlardan kumlar kaleler inşa etme yeteneklerimizi geliştirmek için çeşitli kova, kürek, elek gibi oyuncaklarla harıl harıl çalışırdık. Hiç bir zaman bir heykeltıraş veya mimar mertebesine yükselemedim yaptığım kumdan kaleler ile. Ve günden güne gördüm ki plajlarda ıslak kumlarla oynayan çocukların sayısı azaldı. Hatta halka açık, güzel ve temiz plajların sayısı da...

Geçen hafta sıcaklardan biraz kaçayım hem de değişiklik olur bahanesiyle kuzey İspanya'da Bilbao-Santander-Oviedo-Gijon'u kapsayan yedi günlük bir tura çıktım. Cantabria denizi kıyılarında hava Akdeniz kıyılarındaki kadar boğucu değildi. Hatta ben genelde bir sweatshirt ile geziyordum. Benim üşümeme neden olan hava tatilcileri hiç ama hiç alakadar etmiyordu. Plajlar, özellikle de Santander'de tıklım tıklımdı. Havanın serinliği ve deniz suyunun soğukluğu nedeniyle ben sadece denize uzaktan bakmakla yetindim. Denize uzaktan bakarken gözüm hep deniz kenarındaki çocuklara takıldı. Çocukları izlerken şimdiye kadar hiç bir yerde karşılaşmadığım ve çok hoşuma giden bir konseptle karşılaştım. Mutlaka başka ülkelerin başka şehirlerinde örnekleri vardır ancak bu kadar güzel korunmuş, iyi düşünülmüş, doğanın yapısını bozmamışıyla herhalde karşılaşma olasılığımız azdır. 

Çocuk parklarından bahsediyorum. Çimlerin yeşilliği, kumların sarılığı ve denizin mavisiyle bütünleşmişlerinden. Dört tanesinin bol bol fotoğrafını çektim. Çocukların buralarda oynadıkları oyunları izledim. 

Parklardan ikisi Santander'in yemyeşil alanındaki Las Llamas Parkı içinde bulunan çocuk parkları. Görsel olarak çok dikkat çekmeseler de tahta, lastik ve metal kullanımı doğanın dokusuyla çok örtüşmüş parklar. İlk parkın zemini çocuklar düşerse canları yanmasın diye yumuşak ve renkli bir maddeden yapılmış. Yürürken sanki sünger üzerinde yürüyormuş hissi yaratıyordu. Özellikle Las Llamas Parkı girişindeki çocuk parkının arazisinin genişliği muazzamdı. Oyuncaklar arasındaki boşluk mesafeleri de ailelerin çocuklarıyla rahatça sosyalleşmelerine izin verecek kadar rahat bir alan sağlıyordu. 


İkinci parkta ise araba lastiğinden yapılma salıncaklar ve basit bir makara sisteminden yapılmış asılarak kayma sistemi hoşuma gitti. Özellikle bu ikincisi çocuk parklarında görmeye pek de alışık olmadığımız bir oyuncaktı.

























Gördüğüm 3. park Playa de Bikinis kıyısından, deniz kenarına yakın ama plajın biraz arkasında kalan yine geniş bir arazide kurulmuş, çocuklarıyla deniz kenarında ama denize ve kuma dokunmadan vakit geçirmek isteyen aileler için düşünülmüş bir parktı. Parkın hemen yanındaki Polo Club Cafe de yaşça büyük olan çocuklar arkadaşlarıyla oynarlarken onları izleme imkanı tanıyordu. Bu parkta ağırlık tırmanma ağlarına verilmişti. 

Parkın en beğendiğim yönü çöp kutuları oldu. Farklı hayvan figürlerindeki hayvanların ağız kısmından çöpler atılarak, çocuklara çöpleri yere değil çöp kutusuna atma alışkanlığını kazandırılarak çevreyi temiz tutmaları için onları motive edici bir fikir olmuş. Düşünsenize, ne kadar eğlenceli olur. Elinizde yediğiniz sandviçin paketi var, çocuğunuza "biz sandviçimizi yedik doyduk, şimdi de şu ayıyı doyurmanın zamanı" diyip kağıdı çöp kutusu olan ayıcığın midesine kağıdı indirme oyunu oynadığınızı. Biz eskiden sadece çöpe basket atma oyunu ile çöp kutusu kullanmayı alışkanlık haline getirmeye çalışırdık.
 


Parktaki oyuncaklar arasındaki favorim de tahtadan gemiler oldu. Çocuklar böylece yaşları el vermediği için açık denizlerde kaptanlık yapamadıkları bir şeyi hayallerinde -mış gibi yaşayabiliyorlardı...










Son olarak, en beğendiğim ve ilk defa böylesiyle karşılaştığım plajdaki bir çocuk parkını sizlere tanıtmak istiyorum. Yazımın şimdiye kadar olan kısmına kadar anlattığım diğer 3 parktan da boyut olarak küçük, ancak çocukların denizden uzaklaşmadan eğlenmesi için düşünülmüş işlevsel bir plaj çocuk parkı. İlk dikkatimi çeken, o sıcakta çocukların güneşten korunarak oynayabilmesi için yaratılmış gölgelik alan oldu. 
Kumdaki bu alanın çocukların oyun alanı olduğunu vurgulamak ve onlar için daha güvenli bir alan yaratmak için parkın etrafı fotoğrafta gördüğünüz gibi çitlerle çevrilmiş. Bu alanda çocukların hem dramatik ya da bazı  oyun kuramcılarına göre -mış gibi oyun üretmelerini hem de motor gelişimlerini destekleyici bir gemi bulunmasıda hoşuma gitti. 
Plajda oyun parkı benim çok hoşuma gitti. 3 tarafı denizlerle kaplı, batısı ve güneyi cennet gibi olan ultra turistik plajlarla çevrilmiş vatanımın kalan tek tük halk plajlarında da böyle manzaralar görmek istiyor gönlüm. Özellikle kıyı şeridindeki kentlerin ve sahil kasabalarının çocuk dostu plajlar yaratma projelerini gündemlerine almalarının vaktinin çoktan geldiğini vurgulayarak bu yazımı burada bitiriyorum.

Herkese bol deniz-güneş-kum ve oyunlu bir yaz dilerim... Çocuklarınızı güneş ve sıcaktan korumak adına onları oyundan mahrum bırakmayın...



27 Haziran 2012 Çarşamba

Karikatürlerde Eğitimsel ve Psikolojik Dokundurmalar -2

Bu sıcak yaz günlerinde, Türkiye'nin keyifsiz ve moral bozucu gündeminden birazcık da olsa uzaklaşabilmeniz için bu yazımda yine eğitim ve psikoloji konularına dokunduran karikatürlere yer vereceğim. Karikatürlerde Eğitimsel ve Psikolojik Dokundurmalar başlıklı yazımda bir kaç karikatüre yer vermiştim. Aradan uzun zaman geçmiş ve ben beğendiğim karikatürleri paylaşmayı atlamışım bunu farkettim. Oysa ki bir ara ciddi ciddi karikatür toplama işine girmiştim. Çocuk ve eğitim konulu karikatür kitapları edindim ama itiraf ediyorum ki çoğunu henüz inceleyemedim. Ancak Penguen dergisinde uzun zamandır takip ettiğim Penguen Çocuk köşesi kitap haline gelince ilk işim buraya gelen bir arkadaşımdan bana kitabı getirmesi oldu. Elime ulaşır ulaşmaz da okumaya başladım. İçinde bir çoğumuzun geçmişte karşılaştığımız gerçeklikleri çok yerinde tespit edip görselliğe vurmuşlar. Bana da burada ilgi alanıma girenleri paylaşmak düşer...

                                        
Daha geçen hafta burada yaşayan bir Türk anne ile konuşuyorduk." Burada kendi kültürümle çocuk büyütmem çok zor. Keşke biri el atsa da en azından çocuklar için ayda bir Türk büyükleri, Türk kahramanları konulu bir şeyler yapsa çocuğum kültürünü tanısa, çok üzülüyorum Nasrettin Hoca fıkralarını tanımayacak" diye benimle dertleşiyordu. Bu karikatürü görünce bu hoş muhabbetimiz aklıma geldi. Spiderman gibi dünyadaki kötülere kafa tutan bir kahraman varken hangi çocuk "bir garip keloğlan" olmak ister? Kendi kültürümüzü çocuklar için çekici kılmak için ne yapabiliriz diye düşünmeye başladım bu karikatürü gördükten sonra.

Resim derslerinde bile ezbere temellendirilmiş eğitimimiz de farkına varmamışız. Kaçınız acaba resim dersinde bir manzara çiz dendiğinde yukarıdaki karikatürdeki gibi bir resim çizmemiştir? Valla ben senelerce sadece bu tip manzara resimleri çizdim, sanırım tek fark evi biraz daha küçük yapıyordum ve dağların sağına koyuyordum. Şaka bir yana seneler sonra anlıyorum ki resim dersleri içimizdeki ressam potansiyelini keşfetmek için değil de boşluklar dolsun diye verilmiş sanki. Ama yine de hakkını yemeyeyim lisemin, dönem arkadaşlarımın içinden ilgiyle takip ettiğim ressam arkadaşlar çıkmadı değil.


Bu karikatürü gördüğümde aklıma RTE'nin başlattığı "çocuklar dindar değil de tinerci mi olsunlar?" tartışması geldi. Çocuklar dindar mı olur tinerci mi olur şu anki toplumsal huzursuzlukla onu bilemem ama hayallerindeki atı yapmaları için önce hayal kurabilmelerinin gerektiğini ve ailelerininde bunun için onların hayal gücünü destekleyici davranmaları gerektiğini bilirim. Tüm çocuklar, hayal kurmaları için baliye ihtiyaç duymadıkları bir yaşama sahip olmayı haketmiyorlar mı?

 Bir çocukları hakkında konuşurlarken "biz" formatında konuşan annelerden, bir de çocuğuna "aşkım" diye hitap eden annelerden hep korkmuşumdur. Ama bu karikatürü görünce aklıma onlar değil, anaokullarında öğretmenlik yapan ve öğrencilerine "aşkım" diye hitap eden öğretmen kılığına girmiş ana yarısı figürler geldi ki, üzgünüm sizler var oldukça ben size karşı olmaya devam edeceğim. Çocukların psikolojileriyle nasıl oynadığınızdan haberiniz yok ve bunu size biri anlatmalı. Bir gün yüzyüze gelirsek ben size anlatırım...

Bu karikatürü görünce aklıma okulda gereksizce üzerinde durulan kılık kıyafet kuralları aklıma geldi. Zamanında gömlek eteğim, eteğimin dışında olduğu için evine disiplin kağıdı gitmiş bir öğrenci olarak daha sonra farklı ülkelerde serbest kıyafetle öğrencilerin ne kadar kaygısızca okula gidebildiklerini ve saygının böyle saçma sapan kurallarla kazanılmayacağını gördüğümde eğitim sistemimizde hala yer alan katı disiplinci hocaların varlığından dolayı onların öğrencileri adına ben üzüldüm...
Zamanında sınıf arkadaşlarım en uzun ödevi ben yazdım ya da sınavda en uzun cevapları ben yazdım yarışına girerdi. Ben ise hep nicelik mi nitelik mi sorusunda niteliğin önemine vurgu yaptım. Hiç bir zaman hızlı okuyamadım, sınavlara hazırlanırken de bir kere okuduğuma ikinci kez geri dönmedim. Peki ya siz çocuğunuza bu konuda nasıl mesajlar veriyorsunuz?

                                     

İletki-Pergel-Gönye üçlüsü her sene aldığım hiç bir kere bile kullanmadığım aletler topluluğudur. Eğitimde zamanında ne gereksiz harcamalar yapmışız. Ortaları boş kalan lise defterleri, vs... Sahi hala var mı, şu kadar ortalı şöyle defterler istiyorum diyen öğretmenler? Öğrencilerine kullanacakları defterlerde bile özgürlük tanımayan öğretmenlerden özgür düşünce gelişimini desteklemeleri için ne bekleyebiliriz ki?

Çocuğunuzun otomatik pilota takılmasını istemiyorsanız sorularınızı sorarken kullandığınız kelime haznenizi zenginleştirin. Her gün aynı soruları sorarsanız, aynı cevapları almanız çok normal.
Her ne kadar lise yaşlarında çocuklar kendi seçimleri doğrultusunda arkadaşlık kuruyorlarsa da özellikle okul öncesi yaşlarda ve ilköğretimin ilk kademesinden çocuklarınızın arkadaş seçiminde ne kadar söz hakkınız olduğunu düşünün. Peki ya sizin çocuğunuz aterisi olmayansa??

Bu postluk bu kadar karikatür yeter. Umarım  üzerinde düşünmek isteyeceğiniz bir kaç soruna parmak basmışımdır.

Mizah dolu bir yaz dilerim herkese...

15 Haziran 2012 Cuma

Farkındalık kazanmak için Farklılıkları Keşfetmek Gerek


Bu yazım mesleği, eğitimi, kültürel alt yapısı ne olursa olsun, “ben de bir Anneyim” diyen kadınlara yönelik.  Yazıma ilham kaynağı olan kitabı geçen Salı günü boş vaktim var bari bir şeyler keşfedeyim diye uğradığım eski mahallemin kütüphanesinde tesadüfen buldum. Dünyanın Anneleri (Mares del Món)  isimli bu çocuk kitabı, dünyanın egzotik sayılabilecek köşelerinde (Fas, Namibya, Kenya, Hindistan, Çin, Vietnam, vs) yaşayan, bir yandan da çocuklarını büyütmeye çalışan annelerin fotoğraflarından oluşmuştu. O an aklıma başlıkta yazdığım slogan geldi. İyi anne olmak için farklılıkların farkında olmak gerek. Farklılıkların farkında olmak, yapıcı eleştiri yapabilme, çocukları daha objektif gözlemleme becerilerini ve annelik davranışlarını iyileştirmek için ilk adım sayılabilir.

Çoğu kadın, ilk çocuğuna sahip olmadan anne olmaya yönelik bir eğitimden geçmiyor. 9 ay 10 gün boyunca anneliğin nasıl bir şey olduğunu hissetmeye, gözünde canlandırmaya çalışıyor, hayal kurarak ya da plan yaparak, azimliyse okuyarak araştırarak bir şeyler öğrenmeye çalışıyor. Hiç bir kadın dünyaya geldiğinde anne olma özelliklerini genetik olarak kodlanmış bir şekilde bünyesinde bulundurmuyor. Lisans yıllarımda bir dersimizin bir oturumunda içgüdüler konusunu tartışırken doğru bilinen gerçeklerden bir örnek ortaya atılmıştı. Hocamız “insanda iç güdü yoktur çünkü insan türünün her bir varlığı bir şeyi tıpatıp aynı şekilde yapmaz” “Peki hocam ya annelik içgüdüsü?” diye soran bir arkadaşımıza verilecek cevap çok basitti: Bu dünyada anne olmak istemeyen, ya da istemeye istemeye anne olmuş ama çocuklarından vazgeçmiş, çocuklarını cami avlularına bırakmış, ve en kötüsü çocuklarını öldürmüş anneler varken, hala anneliğin bir içgüdü olduğunu savunabilir misiniz?”

Anne olmak, bir çocuğa hayat vermekten ibaret değil. O çocuğu dünyaya getirdikten sonra başlıyor asıl macera. Çoğu kadın, anne olmayı yaşayarak öğreniyor. Bir kısmı kendi annelerinden ilham alırken diğerleri çevresindeki diğer anne olan kadınlardan ve onların deneyimlerinden yararlanıyor. Tam bu noktada, annelerin genelde kendi gibi, kendine yakın annelerle vakit geçirmeyi tercih eden bir çoğunluğun olduğunda söz etmek yanlış olmaz sanırım. Anne olmak en iyi yaşayarak öğrenilir, evet, ama çocuk yetiştirmenin deneme yanılma yöntemiyle öğrenilmesinin ne kadar riskli olduğunu açıklamama gerek yok sanırım.

Bazı annelerde anneliği kendilerine profesyonel meslek edinmeye başladılar son günlerde. “Çocuk yapınca işimi bıraktım, madem çocuğuma bakmak benim birincil işim bu deneyimlerden herkes faydalansın bari” gibi masum bir fikirle yola çıkan, eğitim seviyesi yüksek bazı annelerin anneliği ticari bir sektör alanına dökmesini geçtim (bu noktayı eleştirmek bana düşmez), benim çocuğumda şöyle böyle oldu, dikkat edin! ya da ben şunu okudum çok beğendim siz de okuyun ufkunuz açılır, veya benim çocuğum şu oyuncakla oynarken çok eğlendi, deneyin siz de bayılacaksınız derken bu yazıları okuyan diğer annelerin yaşadıkları çevre-geldikleri kültür-aile yapısı v.b. gibi çocuk yetiştirmede farklılık yaratan bir sürü dinamiği göz ardı ettiklerini akıllarına bile getirmiyorlar. Kendi yaşantılarında ulaştıkları problem çözümlerini diğer annelerle paylaşmalarını sosyal destek platformu oluşturma açısından desteklesem de internet gibi bir bilgi uzayı ve bilgi çöplüğü kesişimi olan bir alanda yazılan çizilen her şeyin okuyucular, hele de anneler tarafından çok iyi analiz edilmesi gerektiğine yürekten inanıyorum. Sizi ve çocuğunuzu tanımadan size verilen çözüm reçeteleri, belki işe yarayabilir, ama risklidir. Siz bu reçeteleri uygulamaya koyarken kendi gözlemlerinize ve çocuğunuzu ne kadar iyi tanıdığınıza güvenmek zorundasınız. Farklılıkların farkında olmak ve bir anne olarak kendinizin ve çocuğunuzun bu farklılıkların neresinde olduğunuzu iyi belirlemek zorundasınız.

Kendinizin nasıl bir anne olduğunu düşünürken değerlendirme ölçütlerinizi nasıl belirlediğinizi biliyor musunuz? Ölçütleriniz kendi çocuğunuza ne kadar yetebildiğinizle mi ilgili yoksa kendinizi nasıl hissettiğinizle mi? Yoksa, Ayşe çocuğuna çok oyuncak alıyor, ama benim param yok ben oyuncak alamıyorum diye kendinizi çaresiz mi hissediyorsunuz? Ya da Veli’nin çok oyuncağı var, baksana annesiyle de ne güzel oynuyor diye düşünüp kendi durumunuz için hayıflanırken kapılar ardında da gerçekler olabileceğini düşünebiliyor musunuz? İnsanın kendine, hele de çocuklarıyla ilgili konularda objektif bakması çok zordur. İşte tam da bu yüzden ciddi olduğunu düşündüğünüz sorunlarda işinin ehli bir profesyonelden destek almak istersiniz. Benim dileğim işler ciddiye binmeden kendi annelik davranışlarınız üzerinde içgörü kazanmanızı bir nebze de olsa farklılıkların dünyasında yaşadığımızı vurgulayarak desteklemek.

Farklılıklarla ilgili ufkunuzu genişletmek için Bebekler (Orj. Bébé(s)) isimli filmi mutlaka izlemeniz gerektiğini düşünüyorum. Mongolia, Namibia, San Fransico ve Tokyo’da büyümekte olan bebeklerin bir yıllarını yansıtmaya çalışan bu film bence farklılıkları anlamaya başlamak için güzel bir nokta. Aşağıdaki videoda da filmin fragmanını izleyebilirsiniz.  


Çocuk eğitiminin felsefesi üzerine okuma yapmak isteyen anneler içinse Jean JacquesRousseau’nın Emile ya da Eğitim Üzerine isimli kitabını tavsiye ederim. Kitabın içeriğiyle ilgili ingilizce bilgiye wikipedia'dan ulaşabilirsiniz.

Unutmayın. Çok okuyun, Çok İzleyin ama her bilgiyi doğru kabul etmeyin. Öğrendiklerinizin kendi hayatınızda uygulanabilirliğini analiz edin. Ve şunu aklınızdan hiç çıkarmayın, kendiniz gibi olanlardan değil sizden daha farklı olan kişilerden çok daha fazla şey öğrenebilirsiniz. Farklılıkların farkında olmakta fayda var...

Herkese iyi yazlar...




20 Mayıs 2012 Pazar

Geçmişe Yolculuk Etmek İsteyen??

Oldum olası tarih derslerini sevmişimdir. Neden sevdiğim konusunda ise biraz kararsızım. Hayatım boyunca ezber becerileri çok düşük biri oldum. Hatırlıyorum da bu yüzden tarih sınavlarında savaşların neden-sonuç bağlantısını kurabilirken hangi tarihlerde yapıldığını hep yanlış yazardım. Hiç bir zaman Osmanlı İmparatorluğu padişahlarının sırasını tam olarak ezberleyemedim. Hangi savaşta kim kimi öldürmüş, kim hangi toprağı ele geçirmiş bu da ilgimi çekmezdi. Ancak, yılların getirdiği doğal veya yapay afetleri atlatıp günümüze kadar ulaşan günlük kullanım araçları ya da sanat eserlerini görünce onları hem merakla incelemişimdir, hem de seneler boyu beraberlerinde günümüze kadar taşıdıkları hikayelerin perde arkalarını merak etmişimdir. 

Tarih dersleriyle ilgili standart ÖSS sürecinde tahtaya kalk dersi anlat bakalım tarzı işlenenlise tarih dersleri haricinde çok keyifli tarih dersleri alma şansı bulduğumu da vurgulamam gerek. 8. sınıfta olmalıyım, hocamı çok sevdiğim için sırf eğitsel kol sorumlusu da sevdiğim hocam diye Tarih koluna yazılmıştım o sene. Gezi koluna inat en çok biz gezmiştik o sene. İstanbul'da gitmedik müze bırakmamıştık, okul saatleri içersinde olduğu için bu gezilerin keyfi daha bir güzeldi. Hiç unutmuyorum, bir müzede (ya topkapı, ya beylerbeyi sarayı) hocamız osmanlıca bir belgenin başında durmuş ve bize o belgeyi tercüme etmişti. O küçük yaşlarda hocamıza duyduğumuz hayranlık daha da bir artmıştı. "Vay beee demek ki günümüzde Osmanlıca bilen birileri var ve onlardan biri de bizim tarih hocamız." Gezilerimiz İstanbul'daki müzelerle sınırlı kalmamıştı. İznik'e olan ilk ve tek ziyaretimi de tarih kolunun haftasonu gezisine borçluyum...

Güzel anılar biriktirdiğim diğer bir tarih dersi de Mr. Scott'dan lise 3 yılındayken aldığım Amerikan tarihi dersiydi. İlk defa bir tarih dersi ortamı bu kadar rahat, keyifli ve ezber yapma baskısından uzaktı. Kızılderililerin geçmişini okurken ders kitabını takip etmek yerine Ishi'nin belgeselini izlemiştik (seneler sonra hala bu ismi hatırlıyor olmam bile dersin üzerimde bıraktığı etkiyi kanıtlıyor olmalı) hem de sınıf içersinde tam bir sinema ortamı yaratarak. Sınıf arkadaşlarımın yere uzanarak, yatarak, yiyecek eşliğinde derse katılıyor olmaları bende kültür şoku yaratmıştı. Daha sonra Civil Rights movement'ı işlerken Martin Luther King ile ilgili bir film izlemiştik, bir de ben dönem ödevi olarak bu konuyla ilgili bir kitap seçtiğim için konu çok ilgili çekmişti. Sene sonu projemiz ise tamamen bizim insiyatifimize bırakılmıştı. Yaratıcılık ve konu serbestti. Biz de New York City'nin tarihini konu olarak seçip trivia quiz tarzında bir kutu oyunu yaratmıştık grup arkadaşımla. Sanırım o yıldan sonra bir daha bu kadar keyifli bir tarih dersi daha işlemedim...

Bir kaç sene evvel Harbiye'deki Askeri Müze'yi gezerken neden bazı dersler bu müzede işlenmiyor diye düşünmeden edemedim. Salondan salona geçerken karşımıza çıkan tablolar savaşların önemlerini doğrudan yansıtıyorlardı. Bu salonlarda, o tablolar karşısında bir hikaye gibi tarihimizi dinlemek çok keyifli olurdu diye düşündüm. Keşke müzeler sadece gezmek ve vakit geçirmek için olmasaydı da İspanya'da olduğu gibi her müzenin bir eğitim merkezi olma  ve eğitim programı yürütme zorunluluğu olsaydı. Öğretmenler ve öğrenciler yaşadıkları yerlerin tarihini müzeler aracılığıyla özümseyebilselerdi. 

Tarih ile ilgili bu yazıma ilham verende işte tam böyle bir etkinlikti. Bu sene 8.si yapılan Magna Celebratio Badalona şehrinin Roma İmparatorluğu geçmişini hatırlamaya ve o şehirde yaşayanlara şehrin geçmişte nasıl bir günlük yaşam sürdürülüyordu bunu tattırmaya yönelik üç gün süren bir etkinlikler dizi olarak gerçekleştirildi. Badalona Müzesi çevresinde konumlandırılan 5 bölge ve bir de metroya yakın 1 bölgede olmak üzere toplan 6 bölgede Roma İmparatorluğu'nda gündelik yaşam nasıldı standlarla, etkinliklerle, mini atölye çalışmalarıyla, aile paylaşımlı çalışmalarla yeniden hayata döndürüldü. 

Bazı etkinlikler ücretsizken bazıları cüzi miktarlara yürütüldü. Ücretler de zamana uygun olarak Euro yerine AS para birimiyle yapıldı (değişimler de müzede yapıldı). Özellikle 5-12 yaş grubundan çocuk sahibi olan aileler için çocuklarına tarihi sevdirmenin muhteşem bir fırsatıydı, çünkü çocuklar o dönemi yaşayarak, dönem kıyafetleri giymiş yetişkinlerden yaptıkları işlerle ilgili anlayabilecekleri dilde bilgi alarak, deneyerek, eğlenerek öğrendiler. Biz de yetişkin olarak çok keyifli anlar geçirdik ve tarih cenneti olan ülkemizden neden böyle kaliteli, bilgilendirici ve eğlenceli günler düzenlenmez diye iç geçirip üzüldük. 


Ücretli aktiviteler içersinde Gladyatörlerin kullandığı at arabasıyla turlamak, doğal bitkilerden kokulu krem yapmak, yünden iplik yapmak, boncuklardan kolye veya bileklik üretmek, deriden cüzdan yapmak, mozaik yapmak, roma lejyoneri kılığına bürünüp askeri eğitimden geçmek gibi etkinlikler varken ücretsiz olarak katılınabilinen etkinlikler arasında ise Roma İmparatorluğu dönemindeki çocuklar gibi oyun oynamak (bu bölümde oynanan oyunların videosunu aşağıda izleyebilirsiniz), kerpiçten duvar örmek, Roma dönemi okuluna ziyarete gidip onların mumdan yapılmış tabletlere ve papirüs kağıtlarına nasıl yazı yazdıklarını öğrenmek bulunuyordu. 



Bu etkinlikler dışında günlük yaşamla ilgili aklınıza gelebilecek her meslek için bir stand ayrılmıştı ve stand sorumluları tek tek Roma İmparatorluğu dönemindeki işleyişlerini günümüzde hala yapıyorlarmış gibi anlatıyorlardı. Biz de onları dinleyerek o dönemde marangozluk nasıl yapılır, sardalye nasıl tütsülenir, iyileştirici bitkiler ve ilaçlar nedir, kundura nasıl yapılır, ekmek yapmak için buğday nasıl öğütülür, demir nasıl dövülür, balık tutmak için ağ nasıl örülür, bitki liflerinden halat nasıl yapılır dinleyerek, görerek, yaparak, deneyerek yani etkileşimli bir şekilde öğrendik. Böylece Türkiye'deki tarih derslerinde Bizans İmparatorluğu'nun, Costantinapolis'in gölgesinde yüzeyselce öğrendiğimiz Roma İmparatorluğu'nda günlük yaşam nasılmış hayallerimizde canlandırabildik. 


Umarım ülkemizde de gelecekte çocuklara tarihi sevdirmek, geçmişleriyle iletişime geçmelerini sağlamak için böyle etkinlikler düzenlenir. Tarihi sevdiremeyen tarih öğretmenleri, öğrencilerin sıkıntıdan patladıkları cehennem azabı çektiren tarih dersleri, tarihe tek bir mercekten at gözlüklerinden bakan bir tarih müfredatı yerine eğlenerek ve yaşayarak öğrenilen tarih dersleri olsaydı güzel olmaz mıydı?

30 Nisan 2012 Pazartesi

Kreş ve Anaokulu Gezisinden İzlenimler

İstanbul'da sabahın köründe yollara düşüp Eğitimde İyi Örnekler konferansına katılma maceramı bir önceki yazımda anlatmıştım. Bu yazımda da başka bir idealistlik örneği olabilecek bir çalışma gezimden bahsedeceğim. 

Geçtiğimiz haftalarda facebook ve twitter gibi sosyal paylaşım platformlarının gücünü bir kez daha anladım. Maceram Katalunya'daki tüm öğretmenleri çatısı altında toplayıp onların mesleki yeterliliklerine katkı sağlamayı hedeflemiş öğretmenler derneği olan Rosa Sensat'ın bu platformda yayınladığı "3 okula çalışma ziyareti düzenliyoruz, katılım sayısı sınırlaması yok, katılım ücretsiz. Sadece cumartesi günü saat 10:00'da Valls'de ana meydanda toplanıyoruz" duyurusunun altına Valls'e toplu taşıma aracıyla Barselona'dan nasıl ulaşırım diye sormamın üzerine buluşmaya bir gün kala bir kişinin "şu kişiyi arayıp sor, arabada yer varsa bizimle gelirsin" demesiyle başladı.  

Daha önce ismini duymadığım, küçük bir kasaba olduğunu tahmin ettiğim Valls, meğer Tarragona'ya bağlı, Barselona'ya yaklaşık 100 km uzaklıkta 25000 nüfuslu küçük bir şehirmiş. Telefonda Katalanca konuştuğum kişinin kim olduğundan habersiz cumartesi sabah 08:30'da evime yarım saat uzaklıkta bir buluşma noktası kararlaştırıp ziyaret gününü beklemeye başladım.

Bir cumartesi sabahı 07:45'te önce otobüs daha sonra metro kullanarak buluşma yerine ulaşmak için evden çıktım. Buluşma noktasında benden başka bir kişi daha bekliyordu. Beni arabasında götürmeyi kabul eden kişi buluşma noktasına ulaşınca tanıştık: Arabanın sahibi, beni de götürmeye kabul eden kişi meğer Rosa Sensat derneğinin müdürüymüş, diğer öğretmenlerin "mestressa" yani öğretmenlerin öğretmenleri olarak tanımladıkları biri, arabadaki diğer yolcu ise İsviçre'nin Freibourg şehrinde yaşayan, dans öğretmenliği yapan başka bir Katalan bayandı. Çok kültürlülük diye ben buna derim dedim içimden, güne güzel başladık...

Şehir içinde kaybolmamızdan ötürü, istemeden de olsa assolitler vari, buluşma noktasına ulaşan son kişilerdik. Uzaktan buluşma noktasını görünce hepimiz çok şaşırdık: çok kısa bir süre içinde duyurusu yayınlanmış, hiç bir sertifika, katılım belgesi vb. bir şey vaadetmeyen bu geziye yaklaşık 130 civarında öğretmen katılmak için toplanmıştı. Hem de İspanya gibi bir memlekette cumartesi sabahın köründe...

Vakit kaybetmeden katılımcılar 3 gruba ayrıldılar. Ziyaret edilecek 2 kreş (kreş terimini aslında sevmiyorum, çünkü ziyaret ettiğimiz yerler gündüz bakım evi değil, 0-3 yaş çocuklarına eğitim veren kurumlardı), 1 anaokulunu 45er dakikalık sürelerle tek tek gezmek için yola çıktı, her grup ziyaret turuna başlama noktaları olan okulun sorumlusu liderliğinde.

Ben dernek başkanını takip ederek onun gittiği yerden başlamayı uygun gördüm. Grubumuzda o bölgenin il eğitim müdürlüğünde sorumlu bir bayan da bize eşlik etti. İlk durağımız belediyeye bağlı olarak hizmet veren Els Tabalets 0-3 yaş okuluydu. Ziyaret başlangıcında okulun sorumlusu tüm gruba okulun işleyişi ve uygulanan eğitim programı hakkında bilgi verdikten sonra herkes sınıflara dağıldı. Her sınıfta, sınıf öğretmenleri ziyaretçilere merak ettikleri konularda bilgi vermek için hazır bekliyordu.

Ziyaretlerim sırasında hem fotoğraf makinam hem de cep telefonlarım beni yarı yolda bıraktılar. Bu yüzden istediğim kadar detaylı fotoğraf çekemedim. Ama şarjım bitmeden bir kaç video çekebilme fırsatı yakaladım. Aşağıdaki videoda sınıf öğretmeninin çocukların her gün evlerine götürdükleri, aile-okul arasındaki iletişimi sağlayan ajanda defterlerin nasıl kullanıldıklarını anlatıyor. Bu ajandalara öğretmen-aile dışında çocuklar da isterlerse yazı yazabiliyorlarmış (2 yaş grubu çocuklarının yazı yazmasını desteklemek için çok güzel düşünülmüş., videoda öğretmen öğrencinin yaptığı karalamaları da gösteriyor). Videonun devamında 2 yaş sınıfının nasıl bir yer olduğunu da görebilirsiniz. Video sınıfın günlüğünden sayflara odaklanarak bitiyor...


Bu okula girer girmez çocuk eğitiminde Reggio Emilia yaklaşımını iliklerime kadar hissettim. Türkiye'de henüz keşfedilmediğini düşündüğüm bu yaklaşım Türkiye'de anlam veremediğim Montesorri salgınının öne çıkmasıyla beraber bir süre daha hakettiği değeri göremeyeceğe benziyor. Bir başka yazımda belki neden Montesorri okullarına sıcak bakmadığımı uzun uzun yazarım. Bu yazımın konusu olmadığı için asıl konumuza hemen geri dönüyorum. 

Reggio Emilia'da çocukların yaşadıkları çevreyle bütünleşik olarak gelişmesine odaklanılır. Eğitim materyali, eğitim programına dahil edilen konular hem çevreden, hem çocukların birebir yaşantılarından ve ilgilerinden doğar. Eğitim sürecinde materyallerin doğal olmasına dikkat edilir (mesela kum havuzunda kum yerine kurutulmuş portakal kabuğu rendesi gördüm, kozalaklardan tutunda deniz kabuklarına kadar bir çok doğal malzeme çocuklar için çekici hale getirilmiş şekilde sunuluyordu). Kullanılan eğitim materyali dışında çocukların günlük yaşamlarının kayıt altında tutulması bu eğitim yaklaşımın en önemli savunusudur. Okula girer girmez okul koridorlarına asılmış, çocukların katıldıkları etkinliklerden, okulun günlük yaşamından fotoğraflar hemen dikkat çekiyordu. Sınıflara girdiğimizde de 3 çeşit kayıt şekliyle karşılaştık: Fotoğraflarla desteklenmiş sınıf günlüğü, çocukların hergün eve götürdüğü aile-okul arası iletişimi sağlayan ajandalar ve çocukların aileleri tarafından hazırlanmaya başlanmış, öğretmen-aile tarafından devam ettirilen albümler... Bu albümlerin birinde bir aile bebeklerinin ilk resmi olarak anne karnındaki ultrason resmini koymuşlardı çok hoşuma gitti... Sınıflar içinde hayran kaldığım diğer bir nokta da oyun köşelerinin olmasıydı. Bir sonraki durağımız olan anaokulunda oyun köşelerini bu kadar somut olarak görememiş olmak her ne kadar beni biraz hayal kırıklığına uğratmış olsa da 0-3 yaş okulları bu konuda sınıfı geçtiler...

Reggio Emilia ve çocukların yaşantılarını kayıt altında tutmakla ilgili 15 dakikalık bilgilendirici bir videoyu aşağıda izleyebilirsiniz.


İkinci durağımız ise temelleri 75 sene önce atılmış, ama bir kaç sene evvel binası yenilenen bir ilkokul olan Escola Candela içersindeki 3-6 yaş grubu okuluydu. Bir önceki okuldaki öğrenci popülasyonun neredeyse %100'ünün katalan olmasının aksine bu okulun öğrencilerinin %80'inin göçmen ailelerden geliyor olması ziyaretimizin de ana temasıydı.  Nüfusun %17'sinin göçmenlerden oluştuğu Valls şehrinde yerli halkı okullarına çekemediklerinden muzdaripti burada çalışan öğretmenler. Aktardıkları bir kaç anektodda Katalan velilerin çocuklarının göçmen çocuklarla karışmasından nasıl korktuklarını gözler önüne seriyordu. Bir veli, okulun tanıtım gününe gelmiş ve sunum sonrasında müdüre yaklaşıp "Biliyorum ki bu okul çocuğum için çok yararlı olurdu ama biz onu buraya yollayacak kadar cesur değiliz." demiş. 

Okul göçmen ailelerle çalışırken yola çıktıkları felsefenin "Bizi bir okul gibi değil bir aile olarak görün" olduğunu vurguladı. Normalde sokaklarda baş örtüsüyle dolaşan kızların okula gelince  baş örtülerini çıkardıklarını çünkü okul içinde sınıf arkadaşlarını kardeşleri, öğretmenlerini de anne-baba olarak gördüklerini anlattı müdür. 

Bu okulda çok kültürlülükle ilgili yapılan uygulamalardan ikisi çok hoşuma gitti. Birincisi okulda çalışan öğretmenlerden bir ekip her sene öğrencilerinin geldiği ülkeler ve şehirleri kapsayan bir eğitim gezisine çıkıyormuş. Böylece öğrencilerinin hangi şartlardan geldiklerini daha iyi anlayan öğretmenler onlara daha uygun bir şekilde yaklaşmayı öğreniyorlarmış. Diğer bir uygulamada da, özellikle okulda Fas asıllı öğrenci çokluğunda, kurban bayramı sırasında onların kutlamalarına okul olarak ortak olduklarından söz ettiler. Bunca okul gezdim, hiç bir okulda da bizim öğrencilerimiz için şu gün önemli, o günü eğitim programımıza dahil ettik sözünü duymamıştım. Varsa yoksa hep hristiyan kökenli Katalan bayramlarının kutlanması önemseniyordu...

Okulun işleyişinde 3-6 yaş grubu öğrencilerinin ve ailelerinin okul hayatına katılması açısından öne çıkan alanlar ise okul girişindeki geniş bir meydan (bu meydanda yansıtılan barkovizyondan veliler o hafta öğrencilerin neler yaptıklarını görebiliyorlar), ve kütüphaneydi. 

Zor öğrenci gruplarıyla çalışan öğretmenlerin ne kadar istekli ve idealist olduklarını tekrar hatırlayıp onları bir daha takdir ettikten sonra okuldan çıkarken söylenmelerimizin hedefleri veliler ve hükümetti. Malum İspanya'da şu anda sağ parti olan PP ve Katalunya'da aşırı Katalan Milliyetcisi CİU iktidarda. Bu iki hükümet de eğitim alanında korkunç kesintilere gittiler. Dernek başkanı okuldan çıkarken "bu hükümet böyle öğretmenleri haketmiyor." diyordu... Bense Katalunya'da şimdiye kadar ziyaret ettiğim, çalıştığım, ya da araştırma yaptığım devlet okullarını hatırlayınca Türkiye'nin eğitimde ne kadar geri kaldığını bir daha anlıyorum. Buranın devlet okulları, bizim özel okullar gibi... Eksikleri yok, fazlaları bile olabilir. En azından velilere müşteri gözüyle bakmıyorlar...

Ziyaret ettiğimiz üçüncü okul ise henüz 1. dönemini tamamlamış ve ziyaret turumuza başladığımız okul ile birebir aynı olan yeni bir kreş olduğu için orada aldığım notları buraya aktarmıyorum. Gezi sırasında grubun resmi fotoğrafçısı tarafından çekilen fotoğraflara şu linkten ulaşabilirsiniz...

Gelecekte çocukların hakettikleri eğitime ulaştıkları okullara kavuşmalarını dileyerek bu yazımı da burada noktalıyorum...


13 Nisan 2012 Cuma

Peki Ya siz? Bir Alex misiniz?



Paskalye bayramını fırsat bilip 12 günlük bir tatil için 7 ay uzak kaldığım İstanbul’a gittim. Bu sene şansıma tatil tarihlerimle uzun zamandır katılımcısı olmak istediğim Eğitimde İyi Örnekler Konferansı’nın tarihi çakıştı. Fırsat budur diyip hayatımda ilk defa bir Cumartesi sabah saat 6dan önce uyanıp, saat 7.20’de Taksim’de olma pahasına, uykusuzluğa rağmen tatilimin 4.gününü bu konferansa ayırdım. Hiç de pişman değilim.

Sabah 09:00 akşam 18:00 saatleri arasında sadece yarım saatlik bir yemek arasıyla bir atölye çalışmasından başka bir sunuma öyle bir yoğun koşuşturmacayla geçti ki uykusuzluğumu bile unuttum gün boyunca. Türkiye’nin tüm iyi eğitimcileri oradaydı desem yanılmam herhalde. Bir Cumartesi sabahı o kadar erken saatte bir konferans için hazır bulunmak gerçekten sadece işini sevenlerin yapacağı bir şey. O ortamda olup, değerli uzmanlarla aynı havayı solumuş olmak da beni ayrıca mutlu etti.

Gün boyunca hiç mi aksilik-terslik-olumsuzluk yok muydu diye soracak olursanız, aklıma sadece üç tane geliyor:
1) Sabancı Üniversitesi’nin kampüsünde yapılan etkinlikte ne konferans katılımcılarına ne de konferansta sunum yapacak eğitimcilere Wi-Fi bağlantısı sağlanmamış olması bence bir ayıptı. Devir sosyal medya devri, herkesin cep telefonlarıyla bağlanmak istemeyecekleri akıllara gelmemişti sanırım. Bu nedenle konferansla ilgili düşüncelerimi interaktif olarak direk meslektaşlarla paylaşamadım. Uzaktan bir uzay üssü imajı çizen Sabancı Üniversitesi’nin de (belki onların hataları değil ama) bu nedenle imajı gözümden biraz düştüğünü üzülerek itiraf ediyorum.

2) Diğer bir olumsuzluk katıldığım “Ayrımcılık Sorunu Eğitim OrtamlarındaNasıl Ele Alınabilir? Örnek Ders Uygulamasıçalıştayında dikkatimi çekti. Nerden baksanız 40tan fazla katılımcı arasında karşıt görüşü temsilen kimse yoktu. Senteze ulaşmak için Tez-Antitez ikilisinin bulunmasından yana olan biri olarak şeytanın avukatlığını yapsam mı diye düşünmedim de değil. Sonuç olarak katılımcı grubun gerçek hayatı temsil etmediğine karar verdim. Oysa ki çalıştay sırasında karşıt görüşler konuşsaydı bence daha öğretici olurdu. Yine de bu çalıştayı, özellikle de kullanılan videoları ve grup tartışmaları için sunulan soruları, çok beğendim. Belki bu çalıştayla ilgili ilerde daha detaylı bir yazıda yazarım.

3) Çok merak ettiğim bir sunumun, İstanbul İl Milli Eğitim’in temsilcilerinin sunduğu “İstanbul Dersi Dünyaya İyi Örnek Oluyor”, sunuşu yapacak kişiler tarafından kafalarına estikleri için sunum yerini sınıf ortamından çıkarıp daracık koridor alanına taşımaları yüzünden izleyememek durumunda kalmam ve merakımı gideremem aklımda kalan son olumsuzluk. Bir umut sunumun yapıldığı koridor standına gittiğimde izleyici yoğunluğundan dolayı ayakta durup not almanın imkansız olduğuna karar verip günün son sunumunu izlemeden çıktım. Bu yazıyı okuyanlar arasında bu sunumu izleyen varsa izlenimlerini paylaşırsa güzel olur.

Konferansta izlediğim tüm sunuşları bir yazıda toparlamanın pratik olmaması sebebiyle izlenimlerimi kısaca (4+4+4 tartışmalarından, açılış konuşması sırasında yapılan agresif protestolara değinmeyi tercih etmeden) özetledikten sonra aklımda en çok kalan sunumla ilgili aldığım notları sizlerle paylaşmaya karar verdim.

Dinlemek için işaretlediğimde her ne kadar sunuş başlığı ilgi alanlarım dahilinde olmasa da sunuşu yapacak kişiyi daha önce dinlememiş olduğum için gitmeye karar vermiştim. “ Öğrenciyi Nasıl Doğru Yönlendirebilirim?” başlıklı oturumda söz ünlü psikoterapist Emre Konuk'taydı. 

Emre Konuk’un kurucusu olduğu Davranış Bilimleri Enstitüsü’ne henüz yeni bir mezunken yolum düşmüştü. Hatta biraz sonra bahsedeceğim 16PF envanterini de yaparak bir pozisyon için başvurmuştum. Sonrasında orada çalışmak kısmet olmadı ama Emre Bey ile yüksek lisans öğrencisiyken katıldığım European Congress of Psychology sırasında Prag’da ayak üstü tanışmıştım. Bu iki yaşantı sonrasında ilk defa Emre Bey’i dinlemek bu sene, EİÖ konferansında mümkün oldu.

Başlığından yola çıkarak sunuşu dinlemeye gelenler için kesinlikle beklentilerini boşa çıkaran bir sunum olmasına rağmen benim beğenmemin sebebi anlatılanların gerçek hayatla doğrudan bağlantılı olması ve pratiğe uygulanabilme olasılığıydı. “Yeteneği Keşfetmek ve Kişilik” başlığını seçmişti Emre Konuk sunuşu için. Çocuklarda yeteneklerin keşfedilmesinin gerekliliğinden yola çıkarak mesleklerin16PF kişilik envanteri uygulanarak elde edilen  kişilik profillerinden bahsederek devam etti. Sonuç kısmında ise uyumlu evliliklerde kadın-erkek kişilik özelliklerinden söz etti. 16 PF’nin reklamı niteliğinde bir sunumdu ama gerek ünlü futbolcu Alex’i örnek olarak sunması, gerekse kendi eşiyle ilgili atıflarda bulunması nedeniyle eğlenceli ve ilgi çekici bir sunumdu.

Yetenek’i kavram olarak “düşünce-duygu-davranışlarda yüksek performans” olarak tanımladı Emre Konuk. Yetenek gelişimi ile ilgili beyin araştırmalarından bahsetti, Harry Chugani’nin çalışmalarına atıfta bulundu. Yeteneğin gelişmesi için 3-15 yaş aralığının öneminden bahsettikten sonra geçmişte çocukların zayıf yönlerinin tespit edilp onların güçlendirilmeye yönelik müdahalelerin günümüzde değiştiğini, ya da değişmesi gerektiğini vurguladı. “Günümüzde şirketlerin yeni eğilimi varolan yeteneklere odaklanıp o yetenekleri daha da geliştirmektir” dedi.
“Bir mesleği ideal olarak yapan profesyonelde bir sürü yetenek gerekir. Eğitim sistemi bu yeteneklerin hepsini geliştirmek ister. Ancak bunun imkanı yoktur. Bunun yerine kişinin güçlü olduğu yeteneklerini keşfedip onları daha da iyileştirmek için desteklemek gerekir.” Bu söyleminin ardından örnek olarak Fenerbahçe’nin başarılı futbolcusu Alex’i gösterdi.

Alex’in güçlü ve zayıf yönlerini fotoğrafta görebilirsiniz. Alex’i Alex yapanın onun güçsüz noktalarının değil, yeteneklerinin öne çıkmış olmasıdır diyerek, Alex’in hocalarının onu savunmada işe yarar hale getirmeye çalışmak yerine gol atma potansiyelini en üst seviyeye çıkarmak için çaba sarf ettiklerini vurguladı.

Peki ya siz bir Alex misiniz? Zayıf yönlerinizi kafanıza takmayıp, güçlü yeteneklerinizin tadını çıkarıp meyvesini yiyebiliyor musunuz? En önemlisi de kendinizi ve yeteneklerinizi tanıyor musunuz?

Ele alınan son konu eşler arasında uyumluluğu belirleyen kişilik özellikleriydi. Zıt kutuplar birbirini çeker, farklı kişilik özelliklerine sahip çiftler birbirini tamamlar gibi söylemlerin aslında hurafe olduğundan çiftlerin uyumluluğunu belirleyen kişilik özelliklerinden 14 tanesinin düzeyinin benzer olmasının eşler arasındaki uyumu olumlu yönde etkileyeceğini söyledi. Durum sadece iki kişilik özelliğinde: Sıcakkanlılık ve Problem çözme de farklılaşıyormuş...
Aşağıdaki resime baktığınızda da Kadın-Erkek romantik ilişkilerinde eşler arasındaki uyumun hangi özellikler sayesinde CENNET hangi özellikler yüzünden CEHENNEM’e döndüğünü göreceksiniz. Bence tablonun en dikkat çekici yeri Cehennem tablosu içinde yer alan ERKEK FAKTÖRLERİ: buradaki verilere göre eğer eşiniz sadece bir tek size değil herkese karşı sıcak kanlıysa ve yeniliklere açıksa ilişkiniz için tehlike çanları çalmaya başlamış olabilir. Sonuç olarak erkeğin hala “ağır abi” olanı makbul sanırım. Kadınlarda ise mükemmeliyetçilik azalınca uyumun azalabileceği belirtilmiş. Erkekler kadınların mükemmeliyetçi yanını seviyor olmalı, acaba mükemmeliyetci kadınlar için uyumlu eş olabilmek için ne kadar çaba harcıyorlar? Hem kadınlar hem de erkekler için geçerli olan bir nokta ise eğer ilişkinizde eşinizle uyumlu mutlu mesut yaşamak istiyorsanız kendizi sorgulamayı bırakın, endişe düzeyinizi de kontrol etmeye bakın...

Ayşe Arman’ın ile Emre Konuk aldatmak ilgili yaptığı röportaja iki bölüm olarak buradan  ve şuradan  okuyabilirsiniz...

Eğitim ile başlayıp kadın erkek ilişkilerindeki uyuma kadar geldik. Hayatın her alanında eğitimin şart olduğunu unutmadığımız bir hayat yaşamamızı diliyorum...



20 Mart 2012 Salı

Avrupa’da yaşadığını hissetmek: Piknikte Caz

Baharın gelişini 2 hafta önce piknik sezonunu açarak kutlamıştık. Bu pazarda bir kaç senedir gitmek isteyip üşengeçlikten ve hava muhalefetinden bir türlü yakalayamadığım Terrassa Jazz festivali kapsamındaki Piknikte Caz etkinliğine giderek muradıma erdim.


Festival Barcelona’ya trenle yaklaşık 45 dk mesafedeki Terrassa şehrinde bir derecik kenarında uzanan VallParadis Parkı’ındaydı. Araştırmamı yaptığım okulların bulunduğu şehir olmasından dolayı Terrassa’ya yapancı değildim, ancak bu şehiri ilk defa bir Pazar günü görmem bu haftasonu oldu. Tam bir hayalet şehir havasındaydı merkezi. 15 dakikalık bir yürüyüşten sonra derecik boyunca uzanan parkı gördüğümüzde şaşırdık, çünkü etrafta ne bir kalabalık vardı ne de festival havası. Google Map’in direktifleri doğrultusunda parka girip yürümeye başladıktan bir kaç dakika sonra hala ses duyamamızın getirdiği kaygıyla parkta çocuklarını gezdiren bir anneye mekanın nerede olduğunu sorduk ve aldığımız cevap doğrultusunda ilerlemeye devam ettik. Bir iki dakika yürüdükten sonra gördüğümüz manzara muazzamdı. Demek ki şehrin hayalet kıvamına gelmesi bundandı. Herkes buradaydı...
Türkiye’de çocukken tipik tüpte çay, mangalda et pikniklerini de tatma fırsatı yakalamış olmakla birlikte farklı ülkelerde, farklı kültürlerde farklı konseptlerde de piknik yaptım: Amerika’daPotluck ’larmeşurdur. Herkes bir kaç çeşit yiyecek getirir ve ortaya koyar. Cenevre’de Yaz Festivali kapsamında yapılan açık hava sineması geceleri etkinliğinde akşam pikniği yapmıştım.

Barselona’da genelde piknik günü Pazar günüdür ve geleneksel olarak Parc de Ciutadella’da yapılır.

Ortamda gitar çalıp söyleyeninden masa tenisi oynayanına, Capoeira yapanına, Jonglörlere, Meditasyon yapanlara, turistlere, kısacası her tipte insana rastlamak mümükdür. 5 sene boyunca burada kaç kez piknik yaptım sayısını hatırlamıyorum ama benim için iki tanesi unutulmaz. İlki buradaki ilk senemde Parc Güell’de Meksikalı arkadaşlarla yaptığımız piknikti.

Parc Güell Barcelona’nın en turistik parkı olduğu için masamız sık sık turist ziyaretine uğramıştı, çünkü masanın üstü çok renkliydi. Yemekler ise lezizdi. Diğer ise Barselona’daki Türk topluluğu olan Barcelona Turca’nın organize ettiği Les Planes’da yapılan mangallı piknikti. Bir tarafta sıralanmış dev ızgaralarda yemek pişiren arkadaşlar, öte tarafta kağıt ve tavla oynayanlar...

Her ne kadar Türk pikniği olarak organize edilmiş olsa da aklımızdaki Türk Pikniği kavramından biraz farklıydı. Türkiye’de piknik yapmak denilince aklıma etrafa et kokuları yayan, duman tüttüren mangallar, tüpte çay, çizgili pijama, top oynayan çocuklar ve piknikçilerin parkettikleri araçlar yüzünden trafiği felç olmuş sahil yolu geliyor aklıma. Bir sene Sultanahmet Meydanı’nda benzerler görüntüler gördüğümde aman tanrım dediğimi hatırlıyorum. Şehrin göbeğinde piknik yapmak, hem de mangalları tüttüre tüttüre sadece bizim kültürde var sanırım. En son ne zaman Türkiye sınırlarında piknik yaptığımı hatırlamıyorum (Belgrad ormanlarındaki mangal muhabbetini pikniğe dahil etmiyorum nedense. Ama belki de dahil etmem gerek.)

Ancak bu haftasonu piknik yaparken arkadaşlarıma “İşte böyle ortamlarda Avrupa’da yaşadığımı hissediyorum” dedim sonra da bu yazım aracılığıyla neden böyle hissettiğimi irdelemeye karar verdim.

Avrupa kentlerinde halka açık, ücretsiz kültürel ve sanatsal etkinlikler organize edildiğinde kalitesinden şüphe duymadan, etraftaki kalabalıktan rahatsız olur muyum, biri bana sarkar mı, tacize uğrar mıyım diye düşünmeden etkinliği keşfe çıkarım. Türkiye’de ise bir yerde bedava etkinlik varsa oradan uzak durmam tembihlenirdi geçmişte. Sosyal sınıflar arasındaki çizgilerin çok belirgin fark edildiği bir toplumda yaşadığımızdan olsa gerek, herkesin olduğu ortamlar güvenli gelmezdi. Seneler geçti, piknik kültürleri bile sınıflar arasında farklılık göstermeye başladı. Sahil kenarında piknik yapanlar varoş olurken, Polonezköy’de kendin pişir kendin ye ortamlarında piknik yapmak elit sayıldı.

Müzik sevgisi bile sınıflar arasında farklılık gösterdi. Bir taksiye binince klasik müzik veya caz duymak bizim için sevindirici bir süpriz olurken, senelerce türkülere, arabesk şarkılara kulaklarımızı tıkadık. İstanbul başta olmak üzere Türkiye’deki Caz Festivalleri hep belli bir kesime hitap etti. Kahvaltıda Caz, Caz Vapuru gibi etkinliklere katılmak için cebinizin dolgun olması gerekti. Belki de bu nedendir ki Caz bizlere hep elit sınıfa hitap eden bir müzikmiş gibi geldi.

Bu Pazar günü Piknik’te Caz etkinliği sırasında Avrupa’da yaşadığımı hissettim. Çünkü;

etkinlik ücretsizdi, canlı Caz konserleri ard arda yapıldı, etraf çok kalabalıktı ama kimse kimseyi rahatsız etmiyordu, etrafta tüp ve benzeri yanıcı madde, dumanı tüten mangal yoktu, aileler kendi aralarında sakince aile saadeti sürüyorlardı, dereciğin içinde çamurlarla oynayan çocuklara müdahale eden “çocuğum üstün başın pislenecek, o pis yerde leşin içinde oynanır mı?” diyen anneler yoktu. Caz ve güneş herkesin ruhunu gevşetmişti sanki...

Piknik grubumda muhabbet derinleşirken ben etrafı, aileleri ve çocukları gözlemledim bir süre.

Ve çocuklara bir kez daha hayran oldum. Ortamdaki atık malzemeleri kullanarak, yaratıcılıklarını konuşturarak nasıl oyun oynadıklarını izledim. Oyun oynamak için sadece çevreyi iyi okumanın, yaratıcılık kullanmanın ve gerçekten özgür olmanın yettiğini gördüm.

Aşağıdaki videoda iki çocuk göreceksiniz, dere içinde plastik tabak, şarap mantarları, cips torbası ve çamurla nasıl oynadıklarını izleyeceksiniz (videoyu dikkatle dinlerseniz Caz müziğini de arka fonda duyabilirsiniz).

İçinizden bir çoğunun “bunların ana babası yokmu bu pisliğin içinde çocuklarının oynamalarına izin veriyorlar” dediğinizi duyar gibiyim. Belki haklı da olabilirsiniz. Ancak çocukların ne kadar dikkatli oynadıklarını, düşen paçalarını sıvadıklarını, üstlerine bir damla bile çamur sıçratmadan oynamalarını gözlemlemek onlara karşı bir hayranlık yarattı içimde. Sorumluluk duygusu, bilinç budur işte dedim içimden. Sanırım çocuklarımıza bu bilinci aşılayıp, kendilerine dikkat etme sorumluluğunu verdikten sonra onların doğa ile barışmasını sağlayarak özgürce oynamalarını, oynarken büyümelerini izlemek her anne baba için mutluluk ve övünç kaynağı olacaktır.

Çocuklarınızı doğadan mahrum bırakmamanızı umarak bahar aylarında pikniğin ve müziğin keyfini çıkarmanız dileğiyle bu yazımı da burada bitiriyorum.