



Her gün yeni bir şeyler öğrenerek yaşamını sürdüren, büyüyen, gelişen, olgunlaşan bir varlıktır insan. Psikolog Doktor eğitim psikolojisi, çocuk psikolojisi, pedagoji alanlarında ve günlük hayat akışı içersinde hayatın bana öğrettiklerini kendi yansıtmalarımla bu blog aracılığıyla okuyucularla paylaşıyorum. Bir bakıma hem hayatı kendimce yeniden anlamlandırıyorum hem de okuyucularla birlikte yeni şeyler de öğreniyorum.




Günümüzde şehirler çocuklar düşünülerek yapılmıyor maalesef. Büyük şehirlerde yeşil alanların git gide azalıyor olması bir yana, çoğunlukla güvenlik sorunları nedeniyle evlerde genelde teknolojik oyuncakların karşısında kapalı kalıyorlar. Aktif bir şekilde, koşarak, düşerek, zıplayarak, tırmanarak, enerjisini boşaltamayan çocuk, teknolojik oyuncakların sunduğu bol uyarıcılı sanal ortamlarda saldırgan sıfatını kazanmaya kadar giden davranışlar sergilemeye başlayabiliyor. Nispeten şanslı sayılan az sayıdaki çocuk ise güvenlikli sitelerin hijyenik parklarında akranlarıyla tanışma, doğayla kaynaşma fırsatı yakalıyor olsalar da bu çocuklar da hayatın gerçeklerinden/zorluklarından kopuk, sosyal sınıf ayrımını, farkına varmadan iliklerinde yaşıyorlar, bu sınıfsallığı ister istemez içselleştirerek büyüyorlar.
Ortak yaşam alanlarında çocukların meraklarını göze alarak projelendirilmiş oyun parkları hem çocukların sosyalleşmesine büyük katkıda bulunur hem de onların yaratıcılıklarını destekler. Serbest oyun zamanlarında, gerek yaşıtlarıyla, gerekse yetişkinlerle etkileşim içine giren çocuk aktif oyun sürecine girebilmek için bir çok beceriye sahip olmalıdır. Oyun parklarında her ne kadar daha çok motor oyun gözlemlesek de sembolik oyunun ortaya çıkması için gereken özgür alanı da sağlar bu parklar.
Montpellier'deki bu çocuk parkı, şehrin merkezi kabul edilen Comedie meydanının hemen yan tarafında uzanan bir yeşil alan içersine yapılmış, herkesin kullanımına açık, müzik temalı bir park. Orijinal müzik aletleri, sol anahtarı ve notalar parkın etrafına eğlenceli bir görsel şölen halinde yerleştirilmiş.
Park o kadar orijinal aletlerle döşenmiş ki çocuklar deney yapmanın, keşfetmenin keyfini yaşama fırsatı yakalıyorlar. Göz alıcı renkler, biran önce parkın içine girik insanı oyunun içine girmeye teşvik edercesine sizi çağırıyor.
3-6 yaş grubundan bir çocuk olduğunuzu düşünün. Sınıf arkadaşlarınız ve öğretmeninizle birlikte müzik dersi için bu parka geldiğinizi düşünün. Müziği, sınıf arkadaşlarınızı ve hatta sizi oraya götürdüğü için öğretmeninizi daha çok sevmez miydiniz? Özellikle okul öncesi dönemde verilen eğitim ve öğretimin okulun duvarlarıyla sınırlı kalmaması gerektiğini düşünüyorum. Dış dünyanın sunduğu her nimetten yararlanılarak, çocuğun günlük yaşamıyla bağlantılı bir içerik, yaratıcı ve eğlenceli stratejiler kullanılarak çocuklara sunulduğunda çocuklar eğlenerek öğrenmenin doruklarını yaşayabilirler.
Yaz aylarının ve güzel havaların yaklaşmasıyla evlerine ve sınıflarına kapalı kalmış çocuklarının parkları, yeni çocukları, çevreyi ve doğayı keşfetme zamanı da geldi. Çevremde bu kadar güzel bir park yok diyip bahane uydurmayın. Gerekirse, çok istenirse bir kaç aile birleşip kendi çocuk parkınızı bile yaratabilirsiniz, neden olmasın?Yazımın sonunda umarım fark edeceksiniz ki doktora yapmak demek araştırmacı olarak yetişmek demek değil sadece. Doktora yapmak demek araştırma tekniklerini yalayıp yutmak, teorik bilgilere hakim olmak, hızlı ve yararlı bir şekilde okuma yapma becerileri kazanmak, makale veri tabanlarını didik didik etmeyi öğrenmek, ulaşamadığınız makaleleri isteyebileceğiniz insanları belirleyebilmek, veri toplama aşamasında ikna etme becerilerine sahip olmak, her türlü teknolojiyi etkili bir biçimde kullanabilmek, gerektiğinde kamera ile çekim yapmak, kaydettiğiniz videoların formatlarını değiştirebilmek, montajını yapmak, belki de senelerinizi verdiğiniz araştırmanız birileri tarafından bilinsin tanınsın diye onu kağıda dökmek, kağıda dökerken belki de bir edebiyatçı özeniyle akademik dil kullanım sanatını ifşa edebilme becerilerini kazanmak, sinirlerinize hakim olmak, psikolojik dengenizi korumaya yönelik stratejiler geliştirmek… Dahasını gelin yazımı okuduktan sonra varın siz düşünün…
31 Aralık 2010-1 Ocak 2011 gecesi o kadar çok eğlendim ki birkaç günlüğüne de olsa 2011 hep öyle neşeli geçecek sandım. 9 Ocak’ta Barselona’ya döndüm ve evime girdiğim andan itibaren kara bulutlar sardı dört bir yanımı. 1 ay boyunca harıl harıl yeni ev baktım, kaldığım evde evi paylaştığım insan demeye dilimin varmadığı karaktersiz kişiler ortamda o kadar gerginlik yaratıyordu ki bir ay boyunca yaşadığım evde ne yemek yiyebildim ne duş alabildim. Bu kadar sıkıntının arasında bir de 15 Ocak’a kadar bir makale teslim etmem gerekiyordu bir kongreden kabul alan sunumum için. Yaşadığım evde huzurumun kaçmış olması, ev bulamıyor olmanın verdiği stresle birleşince makale yazmaktan vazgeçtim. Gözümü kararttım ve risk aldım. Uzatma verirlerse bir şekilde yazarım dedim. Haber beklemeye başladım…

Bir hafta sonra gelen haberde makale yollama tarihinin 31 Ocak olduğunu öğrendim, yani tam benim evden taşınmış olmam gereken tarih…
Bu sefer umutsuzluğa kapılmadım, ikinci şansı tepmek akademik kariyer hedefleyen bir insanın yapmaması gereken bir şey olurdu. Yavaş yavaş yazmaya başladım. Tam da o günlerde, geçen yaz girmek için başvurduğum ama boş kontenjan bulamadığım için reddedildiğim Niteliksel Araştırma Makalesi Yazma Seminerine kabul edildiğimi öğrendim. Hayat bu işte, bir yerden sizi zorlarken öbür taraftan bir sürpriz karşınıza çıkarıp umutlarınızın yeniden yeşermesini sağlayabiliyormuş. 4 gün boyunca sabahtan akşama kadar üniversitede bu seminere gittim, çıkışlarında kütüphaneye gidip birkaç satırda olsa yazmalıyım diyerek çalışma moduna girdim, sabah 8de çıktığım evime akşam 10da döndüm. Hayatı araştırma verileri olarak görmeye başladığımı fark ettim. Niteliksel araştırma yapmanın sırrının detaylarda saklı olduğunu anladım ve bu kadar detay arasında nefes alamadığımı hissettim. Kursun sonunda fark ettim ki niteliksel araştırma aslında hayatın ta kendisi, sadece herkes biraz daha iyi anlayabilsin diye daha organize edilmiş bir halde sunuluyor önümüze hayatın bir yüzü… Ve işte tam da bu yüzden niteliksel araştırma yapan bir araştırmacı olmak istediğimi kavradım.
Kurs bitti, taşınma sürecim başladı. Tam oh be artık huzura ereceğim, yeni evimde yeni bir hayata başlayacağım, kâbuslar bitiyor derken taşınmak için eşyalarımı toparlarken acı bir gerçekle yüzleştim: evi paylaştığım kişiler video kameramı, fotoğraf makinamı, netbookumu çalmışlar. Önce bünyem inanmak istemedi. Daha sonra acı gerçeği kabullenip polisin yolunu tuttum. 29 senelik hayatımda ilk defa Barselona’da polise yolum düştü. Çaldıklarına %100 emin olduğum halde ispatlayamamak, bir de yabancı bir ülkede yabancı bir dille hakkımı aramaya çalışmak… Kendimi o kadar güçsüz hissettim ki… Giden şeylerin maddi kaybına mı yanayım, içlerinde bulunan ve yedekleri olmayan araştırma verilerimin, emeklerimin, zamanımın, enerjimin gittiğine mi karar veremedim. Sonra kendime kızdım, neden çekimleri yaptıktan sonra hemen yedeklemedim yine hayıflandım. Polis biran önce o evden çıkmam gerektiğini söyleyince 3 günde taşınmayı planlarken bir günde apar topar eşyaları yeni eve attık. (Bu süreçte yanımda olan insanlara da blogum aracılığıyla tekrar teşekkür etmek istiyorum: Çağlar Birinci, Alice Piscitelli ve Neba Piscitelli… Sizlerin hakkını ödeyemem). Yeni evime ancak Şubatın ilk haftası girebileceğim için arada yaklaşık 1 hafta bana kucak açan kötü gün dostlarımın yanında kaldım. Bu karmaşalar olurken makale teslimime sadece 4 gün kalmıştı ve ben sadece metodoloji ve bulgular kısmını yazmıştım. Literatür taramasını yazmaya başlarken fark ettim ki giden netbookumun içinde literatür özetim de varmış… Son 1 gün kala giriş ve literatür kısmını yazmak demek mucize yaratmak demek değil aslında. İşin sırrını bilmek gerekiyor. Önceden yazılmış ödevlerden konuyla ilgili cümleleri bulup kırpıp biçerek yeni bir bütünlük yaratmak en kısa çözümlerden biri oldu o an için… Tabii ki kusursuz bir ürün olmadı, bilimsel bir dergiye göndermeye yüzüm olmazdı ama kongre sunumu olduğu için mükemelliyetçilikten bu seferlik vazgeçtim. Başıma gelen bunca şeye, yaşadığım psikolojik çöküntüye, kaybettiğim bilgilere rağmen 31 Ocak’ı 1 Şubat’a bağlayan gece 3 saat gecikmeyle makalemi gönderdiğim andaki rahatlama ve başarma duygusunu size kelimelerle ifade edemem.
Şubat ayı geldi, yeni evime yerleştim ve huzuru buldum. Peki ders çalışmaya dönebildim mi? Henüz hayır. En azından tüm aksiliklere rağmen Kasım sonu başladığım ve Aralık sonu bitmiş olması gereken pilot projemin veri toplama aşaması Şubat sonu bitti. Pilot projemi yaptığım okula kabul edilme sürecinde yaşanan e-mail trafiğinin aldığı zamanı size anlatsam inanamazsınız. İspanyolların nasıl koordine olamadıklarının örneğini yaşadım. “Şu gün toplantıya gelelim, o gün olmaz, peki ne zaman gelelim, siz ne zaman gelmek istiyorsunuz”lardan oluşan tek satırlık e-mailler sonrasında toplantı tarihi almamız 1 ay sürdü. Şimdi buna benzer bir e-mail trafiği de esas araştırmama konu olacak 2 okul ile yaşanıyor. Normalde Mart ortası gibi girmem gerekirken nisan sonu girersem mucize olacak gibi görünüyor. Bu durumda da temmuzda araştırma verileri toplama işi biter ben de İstanbul’a dönerim planları yine flulaşıyor.
Pilot proje maceralarımı aslında uzun uzadıya paylaşmak isterdim, ama şimdilik bu pek mümkün görünmüyor. Şu kadarını söyleyebilirim ki eğitim alanında çalışan bir araştırmacı olarak alana veri toplamak için girmek öğretmenler tarafından bir tehdit olarak algılanabiliyor ve sağlıklı bir veri toplama süreci için öğretmenlerin güvenini kazanmak gerekiyor. Öğretmenlerden sonra sıra çocukları kazanmaya geim, ama şimdilik bu pek mümkün görünmüyor. Şu kadarını söyleyebilirim ki eğitim alanında çalışan bir araştırmacı liyor ki bence bu işin en zevkli kısmı. Haftada 1-2 kere gittiğim okulda öğretmenler ismimi doğru söyleyemezken bahçeye girmemle beraber çocukların ismimi bağırarak etrafımda toplaşmalarını görmek beni çok mutlu etti. Araştırmacı kimliğiyle bulunduğum ortamda onlardan sık sık enerji depoladım. Çocuklar neden Barselona’da olduğumu bana hatırlattı. Tüm umudumu yitirdiğim anda hayallerimi yaşatmamda bana yardımcı oldular. Mutsuz olduğum anlarda içimi ısıttılar…

Ocak ve şubat işte böyle geçti… Mart ayını ders çalışma ayı ilan ettim. Ve itiraf ediyorum: Bugün 4 Mart 2011 ve ben en son ne zaman ders çalıştığımı hatırlamıyorum. Artık hayatımı doktora öğrencisi standartlarına sokmam gerekiyor. Pilot projemin verileri analiz edilmek için beni bekliyorlar, ben de analize başlamak için Atlas.ti öğrenmeyi. Mart sonunda İspanya’nın Valladolid şehrinde VI Congreso Internacional de Psicología y Educación /III Congreso Nacional de Psicología y Educación psikoloji ve eğitim kongresine bir sunumla katılacağım. Temmuz başında İstanbul’da yapılacak olan 12. Avrupa Psikoloji Kongresi’nde sözlü sunum yapmak için kabul almanın sevincini ve gururunu yaşıyorum. Bu kongrede araştırma grubumun 2 sene süren araştırmasını sunacak olmanın da getirdiği sorumluluğa yakışır bir sonuca ulaşmak istiyorum. Çalışmam lazım, çok çalışmam lazım...
Her gün aklıma yeni bir araştırma fikri geliyor. Bu fikirlere hayat vermek için düzenli bir hayata, zamanı verimli bir şekilde yönetmeye ama en çok da kendime ihtiyacım var...
Unutmayın, doktora yapmak bir süreç, hem de öyle bir süreç ki inişleri çıkışlarından daha fazla. Bir yandan hayat sizin önünüze çıkıp yolunuzu tıkay
abilirken öteki taraftan küçük başarılarla mutlu olmaya, araştırma verilerinizden enerji almaya çalışmanızı öneririm. Bir önceki yazımda aşk aşk dedim, bu yazımı da araştırma yapmak aş
kların en güzeli, makalelerle duygusal bağ kurmak ise aldatmayan tek ilişki diyerek bu yazımı sonlandırıyorum...


İstanbul demek, aşk demek benim için. Sokaklara, kalabalığa, çelişkilere, farklılıklara, tanımadığım insanlarla “ne olacak bu memleketin hali” muhabbetlerine, kaosa, çocukluğuma, hayatımdaki insanlara, aileme, Asmalımescit’e, kitapçılara, tek başına bir şey yapmanın lüks olmasına, dedikoduya, anadilime, kitapçılarda saatler geçirmeye, karikatürist ve mizah yazarlarının kelime oyunlarına duyduğum bir aşk.
İstanbul demek geçmiş ve gelecek demek. Maalesef bugünümdeki Barselona geçmişim ve geleceğimin İstanbul’u arasında çok sönük kalıyor. İşte bu sönüklüğü biraz olsa çekilebilir kılmak, aradığım aşkı dış dünya yerinde içimde bulmak için, 2010 yılında okumak için seçtiğim kitapların 4 ana temada toplandıklarını söyleyebilirim: Sufizm, Aşk, İstanbul ve Elif Şafak. Sufizm ile ilgili yazımı henüz okumadıysanız, şuradan ona ulaşabilirsiniz. İstanbul ve Elif Şafak’ın kitapları belki gelecekte başka yazılarıma konu olurlar. Bu seferki yazım Aşk üzerine…
Aşk… 3 harfin birleşiminden meydana gelmiş bu kelimenin kavramlaştırılması herkesin yaşantısına göre farklılaşır. Dünya üzerinde kaç milyar insan yaşıyorsa o kadar milyar tanım yapılır bu kelime için. Bazıları der ki, ben aşkı tanımlayamam, anlatamam, sadece yaşarım ve hissederim. Bazıları da aşkı dış dünyada yaşayamaz, ancak kelimeler arasında yaşarlar ve yaşatırlar. Çok satan kitapların, çok izlenen filmlerin, çok dinlenen şarkıların, en sansasyonel ünlülerin, en çok para kazanan terapistlerin, bunların hepsinin en temelinde aşkın olması rastlantısal değildir. Aşk aslında her insanın hayatında vardır ancak bazen öyle saklanır ki bir yerlere, inancımızı kaybetmeye başlarız, umudumuzu keseriz, hayat artık çok yavan bir tat vermeye başlar. Benim de böyle anlarım olur, bazen katlanabileceğimden daha sık… İşte o anlarda kelimeler arasında aşkı aramaya başlarım.
Birkaç sene evvel Otto Kernberg’in ki kendisi günümüzün ünlü psikoanalistlerindendir, Aşk İlişkileri adlı kitabını okumaya başlayıp ağır psikodinamik kuram terimleri ve dili yüzünden elimden bırakmıştım bu kitabı. Yaklaşık iki sene önce de Uzman Psikolog Tarık Solmuş’un Bağlanma ve Aşkın İki Yüzü adlı kitabı okuyup hakkında bir yazı yazmıştım ve bunu facebook üzerinden arkadaşlarımla paylaşmıştım. Bu sene, konuyla ilgili okuyup çok beğendiğim ve bu yazıyı yazmam için beni tetikleyen kitap ise Erich Fromm’un “Sevme Sanatı” adlı kitap.
Kitabın İngilizce versiyonunu okuduğum için burada yapacağım alıntılar İngilizce olacak. Ancak kitabın Türkçesi’ni kitapçılarda bulmak çok kolay. Bu kitap hakkında yazacaklarım hoşunuza giderse zaman kaybetmeden kitabı edinmenizi tavsiye ederim.
Erich Fromm üniversite 3. sınıfta aldığım kişilik kuramları dersinden aklımda kalan psikoanalitik kuramcılardan biriydi. Sevme Sanatı adlı kitabını rafta gördüğümde kapağında yazan “International Bestseller”, “Classics of Personal Development” kitabın satışını arttırmaya yönelik sloganlar biraz şaşırttı beni. Ciddi bir kuramcı nasıl bir “bestseller” yazmış acaba diye merak edip kitabı aldım hemen. Kitabın önsözünün ilk cümlesinde zaten tipik bir kişisel gelişim kitabı zannedip bu kitabı alanların hayal kırıklığına uğrayacağını şuradan anlayabiliyoruz: “The reading of this book would be a disappointing experience for anyone who expects easy instruction in the art of loving.”
Kitap “Aşk bir sanat mıdır?” sorusuna cevap arayarak başlıyor. Bu bölümde insanların aşk probleminin “sevmek” yerine “sevilmek” temelinden kaynaklandığını düşündüklerini, bu yüzden de insanların kendilerini “birini”, “herkesi” ve “her şeyi” sevmeye kurmak yerine, “biri tarafından” veya “herkes” tarafından beğenilmek için davranış sergilediğini vurguluyor. Bir sanatı öğrenirken bunun teorik ve pratik yanlarında uzmanlaşma gerektiği ve sevme sanatının da bilgi ve çaba sarf edilmeden öğrenilemeyeceği öne sürülüyor.
İkinci bölüm, “Aşk’ın Kuramı”nda aşk-veya- sevgi, ayrılık kaygısına ve yeniden birleşme arayışı temelinde açıklanıyor. Bu bölümde simbiyotik ilişkinin türleri olan mazoşist ve sadist insanların özellikleri de ilgi çekici bir şekilde ele aldıktan sonra “Olgun Aşk” elde edilmesi istendik olan “ideal aşk” olarak ortaya koyulurken şöyle bir tanım yapılıyor: “mature love is union under the condition of preserving one’s integrity, one’s individuality.” “ The active character of love can be described by stating that love is primarily giving, not receiving” alıntısından da aşkın aslında pasif değil, aktif bir duygu olduğunu anlayabiliyoruz. Yani vermesini bilmeyen, sadece alma odaklı bir ilişki yaşayan bir insanın “Aşk” ve/veya “Sevgi” ilişkisi yaşadığından söz edemeyiz. Tam bu noktada, diğer beğendiğim bir söz de “Çok şeye sahip olan değil, çokça verici olan kişi zengindir”. Bizim kültürümüzdeki, “benim gönlüm zengin” sözünü kullanan kişilerin aslında gerçekten zengin olmaları gibi düşünebiliriz bunu. Bir insanı sevmek için ona saygı duymanın gerekli olduğu, saygı duymak için de onun hakkında bilgi sahibi olmanın ön koşul olduğu öne sürüyor Erich Fromm. Bilginin rehberlik etmediği sorumluluk ve ilgi/alaka’nın (Eng. care) kör olduğunu söylüyor. Şu alıntıdan da saygının bir ilişki için ne kadar önemli olduğunu görebiliyoruz: “I want the loved person to grow and unfold for his own sakes, and in his own ways, and not fort he purpose of serving me. If I love the other person, I feel one with him or her, but with him as he is, not as I need him to be as an object for my use.” Bu alıntıdan sonra aklıma şu söz geliyor: “Seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım yok. Seni seviyorum çünkü bana ihtiyacın yok.”
Aşık olmak, sevmek için bir insan hakkında bilgi sahibi olmak gerek demiştik. Sadece karşımızdaki kişiyi tanımak sağlıklı bir ilişki için yeterli olmuyor. İnsanın kendisini de objektif olarak tanıması gerekiyor (ki psikoanalitik kuramcılara göre aslında bu çok çaba gerektiren bir şey. Erich Fromm kitabının çeşitli bölümlerinde aşk ilişkisinin Klasik Freud kuramında nasıl ele alındığı ile ilgili atıflarda bulunurken kendi kuramsallaştırmasıyla da dikkat çekici, üzerinde düşünülmesi gereken karşılaştırmalar yapıyor.): “I have to know the person and myself objectively, in order to be able to see his reality, or rather, to overcome the illusions, the irrationally distorted picture I have of him.”
Aşkın Fromm’a göre kuramsal formülleştirilmesi kaba taslak: Aşk = İlgi+Sorumluluk+Saygı+Bilgi (ve bunlarım bütün hepsi birbirleriyle bağlantılı).
İkinci bölümün ikinci alt başlığında, “Ebevenynler ve Çocuk Arasındaki Sevgi” ele alınıyor. Anne ve babaların çocuklarının hayatlarında nasıl figürleri temsil ettiklerinden bahsediliyor ve çocukken anne ve baba ile kurulan ilişki örüntüsünün yetişkinlikteki aşk ilişkisine nasıl etki edebileceği açıklanıyor. Bu bölümü okumadan önce de fazlaca “anneci” olan erkeklerden uzak durma refleksi geliştirmiştim ancak bu bölümü okuduktan sonra gerekli kuramsal bilgiyle bu refleksimde ne kadar haklı olduğumu en azından kendime açıklayabiliyorum: “One cause for neurotic development can lie in the fact that a boy has a loving, but overindulgent or domineering mother, and a weak and uninterested father. In this case he may remain fixed at an early mother attachment, and develop into a person who is dependent on mother, feels helpless, has the striving characteristic of the receptive person, that is, to receive, to be protected, to be taken care of, and who has a lack of fatherly qualities- discipline, independence, and an ability to master life by himself.” Bu alıntıyı hazmettikten sonra birkaç satır yukarıya dönersek, göreceğiz ki, aşk, almak değil vermektir…
Çocukluktan olgunluğa aşkın takip ettiği süreç ise şu satırlardan anlaşılabilir: “ Infantile love follows the principle: ‘I love because I am loved.’ Mature love follows the principle: ‘I am loved because I love.’ Immature love says: ‘I love you because I need you.’ Mature love says: ‘I need you because I love you.’
Erich Fromm 3. Bölümü aşkın birbirleriyle bağlantılandırılmış ekonomik, sosyolojik ve psikolojik analizinin bir özeti gibi. “Love and Its Disintegration in Contemporary Western Society” başlığı altında kapitalist düzenin insanları ne kadar yalnızlaştırdığından ve üretken olabilmek için diğer insanlarla girilen rekabetin sevgiyi nasıl etkilediğinden bahsediyor. Ayrıca günümüzde yaşanılan nörotik aşkların kaynaklarından ve bu tip aşkların örüntülerini de bu kısımda ele alıyor. Bir önceki bölümde bahsedilen “Anneci Erkekler”in yetişkinlikle kadınlarla nasıl ilişki kurdukları şöyle açıklanıyor: “ … These men still feel like children; they waht mother’s protection, love, warmth, care and admiration; they want mother’s unconditional love, a love which is given for no other reason than that they need it, that they are mother’s child, that they are helpless. Such men frequently are quite affectionate and charming if they try to induce a women to love them, and even after they have succeeded in this. But their relationship to the woman (as, in fact, to all other people) remains superficial and irresponsible.. Their aim is to be loved, not to love.”
Sevmek bir sanatsa hem kuramsal hem pratik alt yapı gerektirir demiştik başlarken. Erich Fromm kitabı bitirirken son bölümde “The Practice of Love” da “sevme”nin hayat kazanabilmesi için neler gerektiğini özetlemiş: Konsantrasyon, narsistik bakış açısından sıyrılabilme ve inanç benim açımdan “birini”, “bir şeyi”, “insanın kendisini” sevebilmesi için gerekli en önemli üç şey. Özellikle de inanmak ve inanç: “Only the person who has faith in himself is able to be faithful to others.” “To have faith requires courage, the ability to take a riskü the readiness even to accept pain and disappointment.”
“While one is consciously afraid of not being loved, the real, though usually unconscious fear is that of loving. To love means to commit oneself without guarantee, to give oneself completely in the hope that our love will produce love in the loved person. Love is an act of faith and whoever is of little faith is also of little love”…
2010 yılına girerken yılbaşı partisinde bana “Kariyer” ve “Başarı” kurabiyesi hediye eden arkadaşım, dün gece doğum günü gecemde “Her şey Aşk’tan” kolyesi hediye etti… Bu bir işaret olmalı…
Ey aşk Nerdesin? Diye başladım bu yazıya, Ey aşk çok yakınımdasın, seni bulmam an meselesi diyerek bitiriyorum…
Herkese Sevgi ve Aşk Dolu bir 2011 geçirmelerini dilerim…
Kasım ortası itibariyle resmen ve fiilen araştırmamın pilot aşamasının veri toplama süreci başladı. Alana çıkıp gerçek yaşamların içine girmek çok keyifliymiş, ancak bir o kadar da zor. Neredeyse eş zamanlı olarak bir sivil toplum kuruluşunun eğitim merkezinde staj yapmaya da başladım. Bunlar başlamadan önce çalıştığım okulda da çalışmaya devam ettim. Aynı anda 3 farklı ortamda 3 farklı gerçekle karşılaştım, her biri içindeki farklılık, çeşitlilik birbirinden farklıydı. Bu 3 kurumdaki farklılıklardan bahsetmeden önce bu çeşitlilik, farklılık konusunu daha makro bir düzeyde ele alarak başlamak istiyorum.
Dünya haritasına baktığınızda İspanya Akdeniz’in bir ucunda, Türkiye’nin ise diğer uçta olduğunu görürsünüz. İspanya’yı gören Türklerin birçoğundan duymuşumdur, “burası Türkiye’ye çok benziyor” sözlerini. Zaten benim de Barselona’da okuma kararı almamdaki en büyük nedendi kendimi “İstanbul’daymışım gibi” hissetmem. Tabii seneler geçti, maalesef benim için “her yer İstanbul” olamadı, Barselona’nın her köşesinde, çoğu zaman fark etmeden, İstanbul’u, ona olan aidiyetimi aradım. Türkiye’nin en kaotik şehrini, İspanya’nın belki de en “Nezaket Kurallarına Uyan” şehrinde aradığımı fark etmem zaman aldı. Türkiye’nin kültür mozaiğinin zenginliğinden, İstanbul’un çelişkiler şehri olduğundan bahsetmeme gerek yok sanırım. Barselona’da ise farklı bir zenginlik var. Mesela dil zenginliği. Metroya bindiğinizde bir vagonda en az 10 farklı dil duyabilirsiniz, otobüste yanımda oturanların okudukları kitaplara baktığımda da İspanyolca ve Katalancasından tutun, Gürcüce, Rusça ve daha nece olduğunu anlamadığım birçok kitabın okuyucularını gizliden gizliye süzerim. Dış görünüşlerinde onları “diğerleri”nden ayıran, okudukları kitap haricinde, başka ipuçları ararım. İstanbul’da bana Türkiye’nin kültürel zenginliğini hatırlatan iki kilit yer var: 1. İstiklal Caddesi, 2. Esenler Otogar. Barselona’da ise Turistik yerleri dışarıda tutarsak, sanırım en kilit yerler toplu taşıma araçları ve okullar.
Nüfusunun %18’inin yabancı olduğu bir şehirde, yani Barselona’da, insan yabancı olduğunu fazla hissetmiyor olsa da ait olma konusunda sıkıntı yaşanıldığı da bir gerçek. Şimdi size bir soru: Farklılıklar içinde farklılığınızın kaybolmasını mı, aynılıklar içinde farklılığınızın dikkat çekmesini mi tercih ederdiniz? Seneler önce Dominik Cumhuriyeti’nde yaşadığım zaman aynılıklar içinde (kastım melez ve siyah ırk ağırlıklı bir nüfus) farklılığımın (süt beyaz bir ten rengi) dikkat çekmesinden ne kadar rahatsız edici ve güvenliğimi tehlikeye atıcı bir şey olduğunu fark etmiştim. Diğer taraftan, herkes farklıyken sizin de farklı olmanız siz fark etmeden arada yok olup gitmenize sebep olabilir.
Yukarıdaki soruya vereceğiniz cevap, hayata karşı olan duruşunuzu etkileyebileceği gibi, öğretmen iseniz öğrencilerinize karşı olan tutumunuzu da etkileyecektir. Barselona’daki en kilit yerlerden birinin okullar olduğundan bahsetmiştim. Şimdi bu gözlemimi biraz detaylandırayım.
Aynı dönemde biri yüksek sosyo-ekonomik düzey kesime hitap eden tam özel bir anaokulu, diğeri ise tam aksine, düşük sosyo-ekonomik kesimin gittiği, öğretmenlerin çalışmak istemedikleri bir bölgede olan devlet anaokulundaki farklılıkları gözlemleme, farklı öğrenci popülasyonuyla çalışan öğretmenlerin tutumlarını karşılaştırma fırsatı buldum. Burada yazacaklarım, akademik geçerlilik taşımıyorlar (henüz). İleride veri analizi sürecim bitince daha bilimsel bir şekilde çıkarımlarımı ortaya koymayı umuyorum. Şimdilik bana çarpıcı gelen birkaç gözlemimden bahsedeceğim.
Özel okuldaki sınıftaki farklılık olarak göze çarpan ilk şey dil kullanımlarıydı. Anadilleri farklı olan çocukların toplandığı bu sınıfta bir iki öğrenci dışında herkes en azından 2 dilliydi. 2 öğrenci ise 4 dilli (biri Çince-İngilizce-İspanyolca-Katalanca, diğeri ise İtalyanca-İngilizce-İspanyolca-Katalanca) biliyordu (5 yaşında 4 dili konuşan bir çocuğun beyninin nasıl işlediği mucizevî bir şey gibi geliyor bana). Ancak öğretmenin “farklılık” kavramına giren çocukların başka özellikleri vardı. Öğretmen bu çocukları “My Special Kids” (yani benim özel çocuklarım) olarak tanımlıyordu. Bu çocukların ortak özellikleri ise olgunlaşma düzeylerinin diğer çocukların gerisinde olması, akademik açıdan öğrenme süreçlerinin başarısız olarak değerlendirilmesiydi. Öğretmenin bu çocukların başarılarına yönelik beklenti düzeyi ve onlara karşı tolerans eşiği nispeten daha düşüktü. Sınıf içinde bulunduğum 2 ay içersinde, öğretmenin ısrarla dışlayıcı davranışlarına maruz kalan, bir çocuk (ki bu çocuk davranış bozuklukları sergilemekle birlikte aslında biraz ilgiye ihtiyaç duyan çok da yaramaz olmayan bir çocuktu bence) ailesi tarafından okuldan alındı. Bu durumla ilgili öğretmenin yorumu ise dikkat çekiciydi: “Gitmesindeki tüm suç benim değil, neyse ki okul yönetimi de gittiğine sevindi.” Bu öğretmenin, aileler hakkındaki konuşmalarını duydukça dehşete kapıldım. Olayı “bu insanların çocukları olmamalı.” ya kadar götüren yorumlarla beni şaşırttıkça şaşırttı. Bu kadar farklı çocuk içinde farklılığı en dikkat çeken öğrenci ise, yardımcı öğretmenliğini yaptığım Türk öğrenciydi ki sınıfta konuşulan hiçbir dil ile iletişime geçemiyordu. Bu durumda öğretmenin kolaylaştırıcı bazı stratejiler düşünmesi gerekirken, “zaten farklı, kendini daha da farklı hissetmesini istemiyorum” diyerek üzerindeki iş yükünden kurtulmayı tercih ediyordu. Neyse ki öğrencim benim de desteğimle durumu 2 ay gibi bir sürede olumlu gelişmeler gösterdi ve bana ihtiyaç duymadan okul gününü bitirebilecek duruma geldi. Ancak kişisel olarak üzülüyorum, veliler çocukları iyi eğitim alsın diye onca para veriyorlar ve paralarının karşılığı nasıl bir hizmet aldıklarının farkında değiller.
Devlet okulu örneğimizdeki göze çarpan ilk farklılık ise ırk ve kültür idi. Sınıfın çoğunluğu Fas kökenli olmakla birlikte 2 tane Senegalli öğrenci, 1 Latin, 1 Portekiz’in Romanlarından ve kalanların İspanyollardan oluşuyordu. Ortak dil olarak Katalanca kullanılıyordu. Bu okuldaki araştırma sürecim hala devam ettiği için eminim süreç içinde bu farklılıklarla ilgili daha çok şey karşıma çıkacak. Şimdilik burada yazacaklarım, görüşme yaptığım 2 öğretmenin “farklılık” ve “çeşitlilik” kavramlarıyla ilgili. İki öğretmenin ortak görüşü, bu kadar farklı çocukla çalışmanın ekstra yük getirdiği ve çoğu öğretmenin bu yükü taşımak istemedikleriydi. Bir öğretmen “farklılık”ları zenginlik olarak nitelendirirken, farklı çocukların eğitim sürecinde bir “sorun” olarak görüldüğünü söyledi. Bir yandan da, ortamın çok kültürlü olmasının(hani heterojen sınıf) kültürel farklılıkların dikkat çekmemesini sağladığını dile getirdi. Yani, “herkes o kadar farklı ki, kimsenin farklı olması dikkat çekmiyor.” İki öğretmenin farklılık, çeşitlilik kategorileri birbirlerinden farklıydı. Mesela bir öğretmen, dil, kültür, din, engellilik gibi daha çok görünen özellikleri çeşitlilik olarak vurgularken diğer öğretmen okul sistemi içersinde çocukların eğitim süreçlerini zorlayan farklılığın aile yapısından kaynaklandığını vurguladı.
Özetlemek gerekirse, herkesin aklındaki “farklılık”, “çeşitlilik” kavramı yaşadıkları gerçekliğin yansımasıdır. Farklı çocukların sınıf içinde eğitim sürecine dâhil edilmesinde okul içi ortak bir “farklılık” kavramı oluşturup, bu kavram doğrultusunda etkili stratejiler geliştirilmelidir. Unutmamak gerek ki, bir çocuğu dışlamak, onu kaybetmek çok kolay, kazanmak ise çaba ve zaman gerektirir.
Inclusão (Inclusion) from Rogerio Weikersheimer on Vimeo.
Bu sefer yazım biraz dağınık oldu gibi. Aklımda aslında yazmak istediğim o kadar çok şey var ki bu konuda… Daha staj maceralarım var mesela. Onlar da daha sonraki yazılarıma kalsın…
NOT: Farklılıklar ile ilgili karikatür Tonucci'ye aittir. Daha net bir şekilde görmek ve yazıları okumak için resmi tıklamanız ve orijinal boyutuna ulaşmanızı tavsiye ederim.
Tavsiye: Okul öncesi dönemde farklılıkların eğitim sürecine nasıl dahil edildiğiyle ilgili akademik okuma yapmak isteyenler için de şu makaleyi öneririm:
Petriwskyj, A. (2010). Diversity and inclusion in the early years. International Journal of Inclusive Education, 14(2), 195-212.
Yaklaşım 1,5 aydır bir okul öncesi eğitim kurumunda 5 yaş grubundaki bir Türk öğrencinin okuluna, sınıfına, öğretmenine, eğitim sistemine ve eğitim dillerine uyum sağlayabilmesini kolaylaştırıcı destek öğretmen olarak çalışıyorum. Bu 1,5 ay benim için inanılmaz bir deneyim oldu. Öncelikle teoride mükemmel görünen uygulamaların pratikte ne kadar uygulanamaz olduklarını yaşadım içim buruk, elim kolum bağlı bir şekilde. Hem okul içersindeki rolüm eğitim psikologluğu olmadığı için hem de okul yönetiminden böyle bir talep gelmediği için ne var olan sisteme, ne eğitim kurumuna, ne de öğretmenin uygulamalarına yönelik bir müdahale etme olanağım yok. Buna rağmen eleştirel bakış açım ve araştırmacı ruhum sınıf içerisinde geçen yaşamı analiz etmeden, kuru kuruya sadece öğrenciye müdahale etmeye razı gelmiyor. Fırsat bulduğumda öğretmene öneriler sunmaya ve aileyi yönlendirmeye çalışıyorum. Ne kadar başarılı olduğuma da öğrencim karar veriyor, sergilediği davranışlarıyla…
Okulda konuşulan İngilizce, İspanyolca ve Katalanca dillerinden hiç birine kendini ifade edebilecek kadar hâkim olmayan öğrencimin özellikle teneffüs zamanında arkadaşlarıyla oyun oynamakta zorlandığını fark etmem uzun sürmedi. Aslına bakarsınız çocukların oyun sürecine girmeleri ve kendilerini oyuna kaptırmaları için, özellikle beş yaş grubu gibi okul öncesi bir yaşta, dil becerilerinin çok gelişmiş olmasına gerek yok. Ancak, çocuğun bir oyun başlatabilme ya da önceden başlamış olan bir oyunun içine girebilme becerilerine sahip olması gerekir. Bu becerilerin uygulanmasında dil her ne kadar önemli bir araçsa da, çocuğun detaylarda saklı olan kültürel kodları da anlaması grup içinde oyuna dâhil olma sürecini kolaylaştıracaktır. Eğer çocuk bu tip becerilerden de yoksunsa yaşıtlarıyla oynamak yerine yalnız başına vakit geçirmeyi, yaşıtları ona yaklaşınca ağlayarak onlara tepki vermeyi veya vurarak onları uzaklaştırmayı seçebilir ki, ben bir ay boyunca öğrencimde bu tip davranışları sık sık gözlemledim. 
Gözlemlerim sırasında da aklımda şöyle bir soru belirdi. 3 seans halinde günlerinin 2 saatini okul bahçesinde serbest zaman/teneffüs olarak geçiren bu öğrencilerin ders programında belirlenmiş yapılandırılmış oyun saatlerinin bulunmaması acaba öğrencimin sınıf arkadaşları arasına katılmasını olumsuz yönde etkiliyor olabilir mi? Yani başka bir deyişle, sınıf içerisinde yapılandırılmış oyun saati kapsamında çocukların grup sürecini yaşamıyor olması, tenefüste, serbest oyun zamanında onların oyun kurmalarını zorlaştıran, kurulan oyunlara girmelerini sekteye uğratan bir süreç olabilir mi?
Tabii kafamdaki sorular bunlarla sınırlı kalmadı. Fark ettim ki çocuklar teneffüs sırasında top oynamak dışında kalan oyunlar sırasında, ki bunlar daha çok motor-fiziksel oyun (İngilizcede rough and tumble play olarak geçer), şiddetin dozunu ayarlayamayabiliyorlar. Birkaç kere onlara “oyun mu oynuyorsunuz? Kavga mı ediyorsunuz?” diye sorduğumda “bilmiyoruz” cevabını almak beni şaşırtmış olmakla beraber, alanda uzmanlaşmaya çalışan biri olarak özellikle teneffüs zamanında beliren oyunlar konusunda eksik olduğumu, oyun içindeki kurgusal saldırganlık ile gerçek saldırganlık arasında ayrım yapmakta zorluk çektiğimi fark ettim. Bu alandaki açığımı nasıl kapatırım diye düşünürken karşıma Kaboom! isimli kendini Amerikalı çocukların oyun yaşamını korumaya adamış A.B.D. merkezli bir sivil toplum kuruluşunun verdiği ücretsiz online seminerlerden (webinar) biri çıktı. “Teneffüs: Bir Çocuk Oyunu” konulu semineri veren JC Boushh oyun parkları ve çocukların oyun oynama hakları alanında uzmanlaşmış bir konuşmacıydı. İlk defa canlı ve interaktif bir ortamda online seminere katılmak beni inanılmaz heyecanlandırdı. Hem teneffüs saati oyunları ile ilgili çok güzel bir başlangıç oldu benim için hem de teneffüs zamanı serbest oyun/sınıf içi yapılandırılmış oyun ile ilgili kafamdaki soruyu sorma fırsatını yakaladım. Seminerde ne anlatıldığını duymak isterseniz şu linkten ulaşabilirsiniz. İngilizcesi yeterli olmayanlar için burada kısa bir özetini yapmaya çalışacağım.
Sunum katılımcılara sorulan bir soruyla başladı. “Okul zamanlarınıza geri dönüp baktığınızda teneffüs saatlerinizle ilgili aklınıza neler geliyor?” Benim aklıma ilk gelen şeyler, ilkokul zamanında teneffüslerde lastik oynadığımız, ortaokul ve lisede ise oyun oynamanın yerini okul etrafında turlamanın aldığı, halen devam eden dostluklarımın temellerinin atıldığı, dedikoduların dur durak bilmeden aktarıldığı oldu.
Teneffüs vakti ne zaman olmalıdır konusu öne sürüldü. Sabah mı? Öğleden sonra mı? Öğle yemeği vaktinde mi? Genelde öğle yemeği vaktinde teneffüs saatlerinin uzun tutulduğu ancak bu vakitte çocukların yemek yemek ile oyun oynamak arasında seçim yapmalarının gerekebileceği konusu üzerinde duruldu.
Diğer bir tartışma konusuysa (ki bu benim sorumla en ilgili kısımdı) yapılandırılmış oyun ile yapılandırılmamış/serbest oyun ile ilgiliydi. Bu iki oyun türünün birbirini aslında bütünlediği, birinin diğerinden daha önemli olmaması gerektiği ve birinin diğerinin yerine geçemeyeceği vurgulandı.
Bir diğer konu ise teneffüs saatleri ile akademik başarı arasındaki ilişkiydi. Akademik ebeveynlik olarak adlandırılan çocuk yetiştirme tarzını benimseyen ailelerin önceliği çocuklarının akademik açıdan hazır olmaya verdikleri, bu yönelimle koydukları hedeflerin (ör. Çocuğum doktor olacak) çocukların oyun oynama süreçlerini etkilediği dile getirildi. Amerika’da uygulamada olan “No Child Left Behind” yasasıyla akademik yönelimin vurgulandığı, teneffüs ve oyun saatlerine verilen değerin azaldığı öne sürüldü.
Dış mekânlarda oyun oynanması ile ilgili duyulan endişelerden bir diğerinin ise oyun alanlarında görevli olan öğretmenlerin gözetmenlik yapmakta zorlanması olduğu belirtildi. Öğretmenler gözetme sorumluluklarını yerine getirmekte zorlandıkları için teneffüs saatlerini kısa tuttukları iddia edildi. Bununla birlikte, özellikle büyük şehirlerde sıkça rastlanılan Boogieman Sendromundan (çocuğumun dışarıda oynamasına izin verirsem, başına bir kötülük gelir, biri ona zarar verir inancı) da bahsedildi.
Seminerin önemli bir kısmında teneffüs zamanlarının bilişsel ve fiziksel gelişim üzerindeki olumlu etkileri açıklandı. Teneffüs saatlerinde oyun oynayabilen çocukların özsaygı düzeylerinin yükseldiği, sosyal becerilerinin arttığı söylendi.
Tüm bu özet noktalardan anlayabileceğimiz gibi teneffüs zamanlarının çocukların gelişimleri üzerindeki önemi ve katkısı aslında farkında olduğumuzdan daha fazla. Yine de ben serbest oyun zamanlarıyla yapılandırılmış oyun zamanlarının dengeli gitmesi taraftarıyım. Özellikle, serbest oyun zamanlarında arkadaşlarıyla oynamakta güçlük çeken çocuklar için yapılandırılmış oyun sürecinde arkadaş grubu içerisinde sosyal beceri kazanma süreci başladıktan sonra bu becerileri geliştirmek için serbest oyun saati uygun alan yaratacaktır.
Bu yazımı da burada sonlandırırken konuyla ilgili ayrıntılı bilgi edinmek isteyenlere Pellegrini’nin Recess: its role in education and development isimli kitabına başvurmalarını öneririm.
8 dakikanızı ayırarak aşağıdaki videoyu izlediğinizde tenefüs saatinin bir çocuğun dünyasında nasıl etkili olabildiğini daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. İyi seyiler...