19 Ağustos 2009 Çarşamba

Şehr-i Hüzün: İstanbul


Daha çok bir kitap eleştirisi gibi düşünmüştüm bu yazıyı aslında. Orhan Pamuk'un kitabı İstanbul: Hatıralar ve Şehir'i okuduktan sonra kendimce sorgulamak veya yorumlamak istedim yazılanları. Kafamda bir çok şey tasarladım, ancak araya tatilin girmesiyle İstanbul'a gelmem, başlangıçta kendimi hüzüne batmış bulmak, ilerleyen süreçte hüzünlü havadan kurtulup kendimi yaz rehavetine ve şehrin kaosuna kaptırmış olmak bu yazıyı hep erteletti. Ve işte bu şehir ile tekrar vedalaşmama saatler kala, istemesem de, uykumdan feragat etmemek için acele de olsa bir şeyler karalamak istedim bloguma.

Aidiyet, aralıklarla sorguladığım bir kavramdır. Özellikle Barcelona'dan İstanbul'a geldikten sonraki bir kaç gün ve İstanbul'dan Barcelona'ya döndükten sonra bir süre bu sorgulamamın şiddeti biraz daha artar. İstanbul, ki silüetine bile aşık olduğum bir şehirdir, kaosuyla bile bana çekici gelir-di.

Bu -di'li geçmiş zamanı kullanırken içimin acıdığını gözlerim hafif buğulanarak hissediyorum. Bu andan itibaren de anlıyorum ki 2 senenin sonunda "Karmaşanın Esrarlı Vatanı", Şehr-i Hüzün, İstanbul'un yerine geçmeye başlamış "Vurdum Duymazların şehri" Barcelona... 2 sene önce yüksek sesle sövdüğüm bu Katalan şehrine dönmek için gün sayacağımı söyleseler inanmazdım. Ancak gitmeme saatler kala, İstanbul'u bırakıp gidiyor olmak, bir süreliğine olsa da onunla vedalaşmak canımı acıtmıyor değil. Geliş-gidişlerdeki bu duygusal ikilemlere hala alışamamış olmakla beraber, "kesin dönüş" kararını almak her geçen gün zorlaşıyor, ama yine de bir yere ait olup oraya yerleşme fikri de aynı derecede gözümü korkutuyor. Bu yüzden, geliş-gidişler sanırım benim sığınağım.

Ben Orhan Pamuk gibi aynı şehirde bir benzerimin olduğu düşüncesiyle büyümedim, İstanbul'da şehrin hüznünü de çocukken değil, daha çok ergenlik döneminde hissetmeye başladım. Yine de Orhan Pamuk'un İstanbul ve anılarıyla ilgili yazdığı bir çok şey bana çok tanıdık geldi. Nobel Ödüllü yazarımız, bu kitabıyla sanki kelime darbeleriyle İstanbul'un resmini boyamış gibi.
İstanbul adlı kitabın farklı dillerdeki çevirilerinde hep farklı kapak kullanılmış. Ben yukarıdaki Almanca cevirisinin kapağını seçtim bloguma koymak için, çünkü yazarın şehr-i hüznü İstanbul'u en iyi kapak bence bu olmuş.

Bu kitabı edebi açıdan eleştirmek benim harcım değil. Eğitimci bakış açısıyla derinlemesine analiz etmek istediğim halde zaman sınırlılığından dolayı maalesef çok genel başlıklarla ancak eğitimcilerin okumasını tavsiye edip onlar bu kitabı okuduktan sonra özellikle bir kaç bölüm üzerinde kafa yormalarını ummakla yetineceğim.

Eğitimci gözüyle bu kitabı okurken dikkatimi çeken ve ileride Eğitim Psikolojisi dersi verirsem bir grup çalışması konusu yaparım dediğim bölümlerin başında 13. bölüm "Okulun Sıkıntıları ve Zevkleri" ve 33. bölüm " Yabancı Okul, Okulda Yabancı" geliyor.

13. bölümde geleneksel eğitim sistemi, öğretmen odaklı eğitim, bilginin yapılandırılması yerine bilginin nasıl aktarıldığı yazarın yaşantıları yoluyla anlatılmış. Bu bölümde altını çizdiğim şu kısımları sizinle paylaşmak istiyorum:
"... okul denen yerin aslında temel soruları cevaplamadığını, yalnızca onları hayatın gerçeği olarak benimsememize yardım ettiğini çıkarmıştım."

Yukarıdaki alıntıdan benim anladığım, geleneksel eğitimin, öğrencilerin problem çözme becerilerine katkı sağlamak yerine problemleri kabulenmelerine, belki de öğrenilmiş çaresizlik kavramının da açıklamaya çalıştığı gibi, daha başlamadan ben bunu yapamamcı bireyler yetiştirdiği. Ezbere uymayan olasılıklarla karşılaşıldığında bünyenin hata vermesine sebep olan bir eğitim sistemi olarak düşünmek de yanlış olmaz sanırım".

"Kürt Açılımı" konusunun kızıştığı, Ramazan Ayı'nın gelmesiyle Dini hissiyatların ve görevlerin öne çıktığı şu günlerde özellikle okunulması gerektiğini düşündüğüm iki bölüm var: 19. bölüm "Fetih mi? Düşüş mü: Constantinople'un Türkleştirilmesi" ve 20. Bölüm " Din".

19. bölümü okurken aklıma kültürlerarası eğitimin nasıl olması gerektiğini tartıştığımız azınlık ve etnik grupların sosyalizasyonu ve eğitimi dersi geldi. O derste batılı tarihcilerin Amerika'nın keşfi olarak değerlendirdikleri olayın karşı bakış açısından nasıl Amerika'nın istilası olduğunu tartışmış ve kültürlerarası bir tarih müfredatında bu tip hassas konuların nasıl ele alınabileceğini örneklendirmiştik. İşte bu 19. bölümde İstanbul'un fethi mi, düşüşü mü tartışması yapılırken, Pamuk kendi pozisyonumuzu belirlememizde bize destek olurken, eğitimciler olarak diğer bakış açılarına da dikkat etmemiz konusunda satır aralarında bizi uyarmış. Yazara göre " Bazı olayların nasıl adlandırıldığına bakarak dünyanın neresinde, Doğu'da mı, Batı'da mı olduğunu çıkarabiliriz."

20. bölüm ise, belki de, dincilerle dindarların ayırt edilebilmesi için bir kılavuz olarak kullanılabilir. Dinin politikaya alet edildiği şu günlerde, yazarın eskiden yaşadığını ifade ettiği " hissettiğim korku, Türk laik burjuvazisinide hep olduğu gibi Allah'tan korkmak değil, Allah'a fazla inananların öfkesinden korkmaktı" durumu günümüze de kolayca taşınılabilir. Aynı bölümün bir diğer kısmında " İstanbul'un Batılılaşmış burjuvazisi son kırk yılda Ankara'da yapılan bütün askeri müdahaleleri ve ordunun siyasete karışmasını, solun saldırılarına karşı değil de ..., daha çok, bir gün aşağı sınıflar ile taşralı zenginler dini bayrak edip kendi hayat tarzlarına karşı birleşebilirler korkusuyla destekledi." diye anlatıyor yazar. Sanırım günümüzde bu burjuvazi kesimin korktukları başlarına geliyor. Bu korkuyla başa çıkmak içinde en kolay olan "ötekileştirme" yoluyla düşmanı küçük görme stratejisi kullanılıyor. Hoşgörü, iyi niyet, tolerans, yerini özgürlüklerin kötüye kullanımına, ayrımcılığa, toplumu oluşturan grupların birbirlerinde uzaklaşması alıyor.

İstanbul, ki yüzyıllar boyunca her din ve ırktan insanın huzur içinde yaşadığı şehirdir, günümüzde düzensizlik ve kaos ile anılıyor. Kitabın 34. bölümü olan"Mutsuzluk Kendinden ve Şehirden Nefret Etmektir" de yazar şehir hayatının kendi üzerindeki duygusal ve düşünsel, yansımalarını tartışmış. Şehrin bir manzaradan ibaret olmadığı, ona ayak uydurmak için dinamiklerin iyi çözülmesi gerektiğini aktarmaya çalışmış.

"Güçsüzlük, yaşadığınız yere, eve, aileye, daha çok da şehre ait olmadığınızı hissetmektir diye düşünüyordum o zamanlar."

Şehre ait olmak, işte dönüp dolaşıp yine bu kavrama geldim. Gelecekte bu aidiyet meselesini daha ayrıntılı incelemek istediğimi söyleyerek, içimdeki hüzünle bu yazımı sonlandırıyorum. Ve ey İstanbul, bu yazımla sana "Hoşçakal" diyorum. Daha seninle ilgili yaşanılacak ve yazılacak çok şey var. Ben gelene kadar kendinden bir şey kaybetmemen dileğiyle...

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Üniversite Tercihi Sanatı

ÖSS puanları ve sıralamaları açıklandıktan sonra sıra tercih listesini oluşturmaya gelir. Bu listeyi oluşturmak bence bir sanattır, çünkü hem çekici olan tercihleri hem de gerçekçi olan tercihleri estetik bir şekilde kombine etmek gereklidir ki sonuç istendik olabilsin. ÖYS zamanından hatırlarım, o zamanlar öğrenciler tam anlamıyla hayatlarının kumarını oynuyorlardı. Ortada ne puan ne de sıralama varken çocuklardan geleceklerinin kolonunu doldurmalarını istiyorlardı. Seneler geçti, sınav sistemi değişti, tercih yapma dönemi bir şans oyunu olmaktan çıkarıldı. Ama yine de bu işi yapmadan önce bazı şeylere dikkat etmek gerekiyor tabii ki.

Birinci konu, öğrenci üniversite mi seçecek meslek mi seçecek sorunudur. Etiket değeri yüksek olan üniversiteler, güncel koşullarda en geçersiz olan bölümlerinden mezun olan öğrencilere bile referans oldukları için bölüm farketmez ne de olsa X mezunu olucam, mezun olunca sırtım yere gelmez düşüncesiyle yüksek puanlarla öğrenci almaya devam ederler. İyi bir üniversitenin kötü bir bölümü mü, kötü bir üniversitenin iyi bir bölümü mü?

Yaptığım gözlemlere göre ismi çok da duyulmadık taşra üniversitelerinde çok değerli hocalar önemli uluslararası çalışmalara imza atıyorlar. Ayrıca marka değeri olmayan üniversitelerin gerçekten iyi eğitim veren bölümlerinden kendinizi yetiştirerek mezun olursanız (sonuçta üniversitede okumak sadece derslere girip çıkmaktan ibaret değildir. Bilimsel gelişmeleri, konferansları vb. bir çok şeyi takip etmek, en az bir yabancı dili sular seller gibi bilmek de kendinizi yetiştirmeye girer.), girişken bir kişiliğiniz de varsa zaten kendi kapınızı kendiniz açarsınız. Önünüze tabii ki diğer marka değeri yüksek olan üniversitelerin mezunlarına göre daha çok engel çıkacaktır, ama siz büyük ihtimal "ne oldum delisi" olmayan bir mezun olacağınız için önünüze çıkacak engellerle savaşmak için de daha fazla stratejiniz olacaktır. Ayrıca unutmamak gerekir ki zoru başarmak daha çok haz verir.

İkinci konu, ben illa ki şu mesleği okuyacağım diye karar verdiniz. Peki bu mesleğin hangi üniversitede daha iyi kazandırıldığını, hangi yaklaşımla eğitim verildiğini tercih listenizi yapmadan önce araştırıyor musunuz? Özellikle sosyal bilimlerle ilgili bölümler ağırlıklı olmakla beraber fen bilimleri bölümlerinde de ekol farklılıkları, uzmanlık alanları farklılıkları vardır. Kendi okuduğum bölümden bir örnek vererek ne demek istediğimi biraz daha açıklamak istiyorum. Psikoloji bölüme girerken tek bildiğim 3. sınıfta psikopatoloji dersinin olduğu ve dersin isminin bana çekici geldiğiydi. İlerleyen yıllarda farkettim ki psikoloji çok geniş bir uzay gibi. Hangi ekol baskınsa bir bakmışsınız ki o ekolün kalıbından çıkmışsınız. Yani demek istiyorum ki her üniversite kendi benimsediği ekole göre psikolog yetiştiriyordu. Mesela Hacettepe Üniversitesi Psikoloji bölümü tam anlamıyla bilişsel-davranışçı ekolünün sadık izleyicisiyken, İstanbul Üniversitesi Psikoloji bölümü neredeyse psikodinamik-ya da psikoanalitik- yaklaşımın bir tekeliydi. Ayrıca bölümler arasındaki gizli çekişmelerin bir çoğunu mezun olana kadar anlamanın imkanı bile yok. Bu (genelde ekol farklılıklarından kaynaklanan) çekişmeleri ancak ne kadar başarılı bir öğrenci olursanız olun sırf X üniversitesinden mezun olduğunuz diye Y üniversitesinde yüksek lisansa kabul almadığınızda üzülerek idrak edebilirsiniz. Kısacası ekol farklılıklarını üniversite tercihi yaparken göz önünde bulundurmanızda fayda var.

Üçüncü Konu Öğrenim dili seçimi: Düz mantık şudur, bi bölüm ingilizceyse o bölüm iyidir. Bu düz mantık çok yanlıştır. ilk ve ortaöğretim geçmişinizde sağlam bir İngilizce alt yapısı almadıysanız, üniversitelerde verilen 1 senelik hazırlıkla mesleki derinliği kazanacak İngilizce öğrenmeniz gerçek dışı bir beklentidir. Bu durumu da dengeleyebilmek için hocalar ya derslerin bir kısmını türkçe anlatır, ya da değerlendirme soruları genelde derin bilgi, analiz-sentez yeteneği ölçmeyen çoktan seçmeli sorular olur. 4 sene sonunda İngilizce bir bölümden mezun olursunuz ama aktif olarak mesleğinizde bu dili konuşamazsınız. Tercüme yaparsınız, okuma yaparsınız ancak bir dili biliyorum demek bunların yanında yazma-konuşma becerilerini de gerektirdiği için aslında hep eksiksinizdir.

Bazı durumlarda da tam tersi durum söz konusudur. Eğitim programı o kadar İngilizcedir ki, öğrenciler 4 sene boyunca Türkiye'deki literatürden uzak, türkçe mesleki terimlerden habersiz olarak okurlar. Mezun olduklarında eğer Türkiye'de kalmayı seçmişlerse mesleki hayatlarına garip bir dille devam ederler: genelde bu Boğaziçili ya da ODTÜlü türkçesi olarak bilinir. Hiç unutmam, bir kere yine psikoloji ile ilgili bir eğitime gitmiştim, 2 eğitmen de terimleri hep İngilizce söylüyorlardı. Ben de dayanamayıp, kusura bakmayın ama bu salondaki herkes sizin kullandığınız terimleri anlamayabilir, ayrıca Türkiye'de Türkçe Psikoloji alanında, para ödeyerek, uzmanlaşmayla ilgili bir eğitim alıyoruz. Lütfen kullandığınız dili türkçeleştirin demiştim de haklısınız cevabını almıştım. Benim tavsiyem şudur ki bölümünüzün içeriğini en iyi nasıl kavrayacaksanız eğitiminizi o dille alın. İngilizce özellikle literatür takibi yüzünden kazanılması zorunlu bir dil. Eğer İngilizce bölüme giremezseniz üzülmeyin, kendinizi dışarıdan destekleyin, kurslara gidin. İngilizce bir bölümdeyseniz, arada Türkçe Makale Okuyun. Eğer yabancı dille eğitim yapan bir liseden mezun olmuşsanız, Türkçe bölümlerde okursanız sınıf arkadaşlarınıza göre hep bir adım önde olursunuz bu avantajı kullanın.

Dördüncü Konu: Tez meselesi. Bazı bölümlerde bitirme tezi varken, bazılarında bitirme projesi bile yoktur. Her zaman için tez yazmadan bitirilen bölüm daha az acı çektirir, ancak eğer yüksek lisans yapmayı düşünen bir insansanız lisans bitirme tezinizi yazarken çektiğiniz sıkıntılar size avantaj sağlar. Bu yüzden bölüm bitirme koşullarını, sınıf geçmek için gereken not ortalamasını da mutlaka araştırarak farklı üniversiteleri bunlara göre karşılaştırın.

Son olarak değinmek istediğim konu da mesleğinizin içeriğini iyi araştırın. Halen lisede okurken büyük çoğunluk iktisat veya işletme okumak isterdi ve kimse ne iktisatçının ne de işletmecinin ne yaptığını bilirdi. Her matematik bölümü mezununu öğretmen olur her iktisatçı bankacı olur gibi genellemeler yapılırdı. Artık biliyoruz ki diplomada yazan ünvan iş dünyasında - tıp, hukuk vb. spesifik alanlar dışında- çok da bağlayıcı olmuyor. Bu nedenle bölüm seçerken geniş hareket alanı sunabilecek bölümler tercih etmek de gelecekte avantaj sağlayabilir.

Okuduğunuz üzere üniversite tercihi yapmak sadece yüzdelik dilimim şu üniversitenin şu bölümüne tutuyor, madem onu yazayım demekten çok daha fazlasını dikkate almanızı gerektiriyor. Yukarıda değindiğim konular dışında şehir seçimi, üniversitenin politik duruşu, üniversite ve bölümün kurumsal kültürü, burs olanakları, yurt dışı bağlantıları gibi daha bir çok konu var detaylı bir şekilde sorgulanması gereken.

Sonuç olarak tavsiyem, tercihlerinizi teslim etmeden önce mutlaka yazdığınız bölümlerin internet sitelerine girip, akademisyenlerin öz geçmişlerine, yaptıkları çalışmalara, ders programlarına, mezuniyet koşullarına bakın. Mümkünse o bölümlerden kısa bir zaman önce mezun olmuş kişilerle tanışın, onların deneyimlerinden fikir alın (halen o bölümlerde öğrenci olanlarla çok objektif davranamayacakları için mezunlarla konuşmakta fayda var). Sizi tatmin edebilecek, mesleğinizi size sevdirebilecek üniversiteleri tercih edin. Etiketlere takılmayın, çerçevenin dışına çıkmak için cesaretli olun. Araştırmacı olun, tercih etmeyi düşündüğünüz bölüm ve üniversiteler size ne kadar uygun bunu keşfetmeye çalışın.

12 Temmuz 2009 Pazar

ÖSS Birincilerine Dair


Öğrenci Seçme ve Değerlendirme Sınavı (nam-ı diğer ÖSS) ergenlerin ömrünü tüketmekle ün kazanmış bir sınav olmaktan öte aslında bir bakıma 4 sene ortaöğretim de milli eğitim bakanlığınca belirlenmiş eğitim hedeflerine öğrencilerin ne derece ulaştıklarını ölçmeye çalışan, bu hedeflere ulaşma derecesinde de öğrencileri sıralayıp onların geleceklerine kaftan biçen bir sırat köprüsüdür.

Haberlerde okuruz, her sene mutlaka bir kaç öğrenci strese veya alınan kötü sonuca dayanamayıp intihar eder. Sonra yine sonuçların açıklandığı gün yine hem gazeteler hem de televizyonlar ÖSS şampiyonları hakkında boy boy haberler yaparlar. Aileler çocuklarının başarılarıyla övünürlerken şampiyonların gittikleri dershaneler, kullandıkları dergiler, bitirdikleri liseler yine bu öğrenciler üzerinden reklamlarını yaparlar ve bu başarı yine ticari bir reklama dönüşür. Oysa kimse bu çocukların geçmişte çektikleri sıkıntıların gelecekte yaşayacakları dertlerin, hayal kırıklıklarının, başarısızlıklarının, hayatın atacağı tokatların üzerinde durmaz. Bu gencecik beyinleri kimse uyarmaz.

Nitekim ÖSS akademik (yani bilişsel) başarıyı ölçer. Oysaki hayatta 4 yanlış bir doğruyu götürmez, bir an gelirki 1 yanlış tüm doğruları yeniden gözden geçirmenize neden olur. Gerçek yaşam problemlerini boş bırakıp geçme gibi bir lüksünüz olmaz. Günlerce kendinizi eve kapatıp baştan sona hayatı ezberlemeye çalışsanız bile anlık bir olay tüm ezberleri alt üst edebilir.

Biraz önce yine gazetede ÖSS birincilerinden birinin babasının verdiği demeçten bir kısım dikkatimi çekti:“Sınav boyunca sosyal ilişkileri iyi değildi. Aklında sadece sınavı kazanmak vardı. Oğlum iyi bir öğrenciydi. Lise 1'den beri ÖSS'ye hazırlanıyordu. Dereceye girdiği için çok mutluyuz”. Baba burada asosyal bir çocuğu olduğunu kabullenmekle birlikte, derece aldığı için bu asosyalliği mazur görebiliyor. Bu demeci verirken acaba ne kadar farkında insanın bir sosyal varlık olduğunun.

Başarı ve mutluluk ölçütleri şüphesiz kişiden kişiye, durumdan duruma göre değişiklik göstermekle birlikte, ÖSS'nin ölçtüğü başarının öğrencinin aldığı eğitimin kalitesini ölçtüğüne kesinlikle inanmıyorum. Eğitim programları hazırlanırken önce eğitimin hedefleri belirlenir, ve AB üyesi ülkelerin eğitim programlarında bilişsel gelişim yerine YETKİNLİK kazanımı vurgulanır. Yetkinlikler de 5 şıklı sorularla ölçülemez. Ölçme ve değerlendirme de eğitim programlarında hedeflere ne kadar ulaşıldığını belirlemeyi hedefler. Türkiye'de ise sistem tersine işlemektedir. Eğitim kurumları ölçme aracını (ÖSS'yi) hedef alır ve eğitim programlarını buna göre şekillendirir. Böylece ARAÇ'ı başarmayı hedefleyen eğitimciler, öğrenciler, aileler asıl AMAÇı atlarlar. Çünkü eğitimin amacı öğrencileri gelecekte toplum içinde üretken insanlar yapmak, onların bütüncül olarak (bilişsel, duygusal, sosyal, bedensel) sağlıklı bireyler olmalarını sağlamak, gerçek hayat problemlerini çözebilecekleri becerileri kazandırmak olmalıdır.

ÖSS'nin bir sihirli değnek olarak görülmesi de ayrı bir tartışma konusu olabilir. Mesela ilk bilmem kaça girene envai çeşit burs önerilir, arabalar verilir, daireler hediye edilir, yurt dışına okusun diye gönderilir. Oysa ki bunları verenler düşünmezler bu öğrenci bu sunulan "hediyelerin" götürülerine ne kadar hazırdırlar. Mesela merak ediyorum ÖSS birincilerinin kaçından fotoğraflarının yayınlanması için izin alınıyor. Araba, ev verenler gerçekten çocuğun "başarı"sını mı ödüllendiriyor yoksa kendi reklamlarını mı yapıyorlar? Okumak için yurt dışına gönderilen genç beyinler yurt dışında yaşamanın zorluklarına ne kadar hazırlar (ya da bu zorlukların ne kadar farkındalar)? Aileler, ÖSS sonucunun çocuğun hayattaki başarı beklenti düzeyini ne kadar arttığının ve bu beklentinin öğrenciler üzerinde ne kadar baskı yaptıklarının ne kadar farkındalar? Gelecekte öğrencinin alacağı başarıların hiç bir zaman yeterli olmayacağının, ve yeterli olabilecek noktanın da var olmayacağının ne kadar farkındalar?

Velilerin, öğrencilerin ve kendilerini eğitimci olarak tanımlayanların bu soruları bence kendilerine sormaları gerekiyor.

Öğrencilerin ÖSS travmasını en hafif şekilde atlatmaları için ailelerin bilinçlenmesi ön koşul. Merak ediyorum acaba geçmişte ÖSS'de derece almış öğrencilerle yapılmış boylamsal bir akademik çalışma var mı onların başarı ve hayat doyumuyla ilgili. Benim çok yakınımda bir örnek var ve kendisine bakınca geçmişte ne kadar çok şey başarmış olsa da kendisi bir türlü bu başarılarıyla tatmin olmuyor ve kendisini başarısız hissedip sürekli bunalım modda yaşamaya devam ediyor. Bu kişi şimdi yurt dışında akademisyenlik yapıyor ve yurda dönmek için fırsat kollasa da verilen komik akademisyenlik maaşları yüzünden bir türlü içine sindiremiyor geri dönüşü. O kadar çalışmanın, ÖSS'de dereceye girmiş olmanın, hayatın en değerli senelerinin kaybedilmesinin getirisi ne götürüsü ne bunu bir tartın lütfen sevgili veliler ve insanlıktan çıkmış sevgili ÖSS adayları...

Bu yazımı bitirmeden önce takip ettiğim bir psikolog olan Doç. Dr. Serdar Değirmencioğlu'nun yapımcılığını üstlendiği bir ÖSS belgeseli: 3 saat'e değinmek istiyorum. Henüz bu belgeseli izleme fırsatı bulamadım. Ancak fragmanını izledikten sonra merakım daha da arttı.

OSS Trailer from Ramin Matin on Vimeo.



Bence bu belgesel her lise 4 öğrencisine izletilmeli. Hatta veliler de izlemeli.

Bir sonraki yazımda üniversite tercihi yapma sanatından bahsetmek istiyorum. Merak edenlere duyurulur...



6 Temmuz 2009 Pazartesi

U2, 360 Derece Turu Açılış Konseri, Sosyal Sorumluluk Bilinci

29 Haziran akşamı eve gelip Facebook'u açtığımda bana gelmiş olan bir mesajın tarihi bir olaya tanıklık etmemin anahtarı olacağı hiç aklıma gelmemişti. Ertesi gün için Barcelona'ya 20 kişilik bir grup geleceği ve onların grup liderliğini yapmam teklif ediliyordu. O gün için bir planım olmadığı için evde oturmaktansa yeni insanlarla tanışırım düşüncesiyle hemen evet dedim. Meğer o 20 kişi Türkiye'den buraya U2'nun 360 derece turu kapsamındaki açılış konseri olan Camp Nou'daki konseri izlemeye geliyorlarmış. 30 Haziran Salı sabahı havaalanına grubu karşılamaya gittiğimde gruptan 2 kişinin uçağa binemediğini ve onların konser biletlerinin de bana kaldığını öğrendim. Ve böyle başladı U2 konseri serüvenim. İstanbul uçağının inmesini beklerken siyah U2 t-shirtlü, çantasız, valizsiz U2 seyircilerin gümrükten çıkmaya başlamaları bile konserin ne kadar önemli olduğuna dair ipucu veriyordu.Turun ilk konserinin biletleri 1 ay öncesinden tükenmişti. Stadda yaklaşık onlarca milletten 90 bin U2 sever olacaktı. Bilet fiyatları (benim elimdeki biletin fiyatı 35 euro idi ama bu biletten çok sayıda yoktu sanırım.) ortalama 75 euro civarındaydı. Bir hafta öncesinde Barcelona'da yaşayan arkadaşlarımın bir çoğu Facebook durumlarını U2 konserine sabitlemişlerdi. Ben de vay U2 geliyor herkes gidiyor, benim niye hiç gidesim yok diye düşünüyordum. Aslında ezelden beri U2'ya büyük bir hayranlık beslemem, yeni albümlerini hiç bilmiyorum. Bu biraz da politik duruşlarının müzisyen kimliklerinin önüne geçtiğini düşünmemden kaynaklanıyor. Önce konser izlenimlerimi aktarıp daha sonra U2'nun konserini müzikal açıdan çok politik duruşları/söylemleri açısından değerlendirmeye çalışacağım.

Stada girdiğimizde saat 20.30'du ve ön grup olan Snow Patrol çıkmak üzereydi. U2'nun çıkış saati 22:30'du. Saha içi erkenden dolmuştu. Saat 22:00yi gösterirken de tribünlerde oturacak yer neredeyse kalmamıştı, seyirciler meksika dalgası yaparak vaktin gelmesini bekliyordu. Saat 22:30'da, gecikmesiz çıktı U2 sahneye. Şu ana kadar gördüğüm en nefes kesici sahne-ya da U2'nun deyimiyle uzay mekiği /the Claw-göz alıcı ışıklara bürünmüştü.

Bono ya ikinci ya da üçüncü şarkıda pop müziğin kralı-Michael Jackson-'nı unutmadı ve söylediği şarkıyı ona ithaf etti: "Angel of Harlem"




Konser sırasında sahne bir uzak mekiği gibi kalkışa hazırlandı, uzaya fırlatıldı, uzayda yol aldı ve sonra dünyaya geri döndü. Konser esnasında yok artık dedirten olay uzayda bulunan Mir Uzay üssü ile bağlantı kurulmasıydı. Sahnenin üzerindeki dev ekranların yarısı uzak üssünün içini gösterirken, diğer ekranlar da ingilizce yapılan konuşmaları katalancaya çeviriyordu. Yaklaşık 10 dakika soru-cevap şeklinde geçen bu eğlenceli bağlantıdaki son soru çok hoştu: "Dünya uzaydan ne kadar büyük görünüyor?"



Konserin ilerleyen sürecinde beklediğim gibi U2 ayrımcılık ve insan hakları ihlalleri ile ilgili mesajlar verdi. Aslında U2'nun konserlerini böyle "yüce" bir görev için araç olarak kullanması benim çok da onaylamadığım bir nokta olsa da dinleyicilerini sağduyuya davet etmesi, onların bilinç düzeylerini arttırması, ayrımcılığa, haksızlığa, insan haklarının ihlal edilmesine karşı savaş açması da o kadar desteklediğim bir durum. Mesela konser sırasında yeni bir şey öğrendim:
Burma'da demokratik olarak seçilen kadın lider Aung San Suu Kyi seçildiği günden beri ev hapsindeymiş. U2 bunu bu liderin fotoğrafını ekranlardan yansıtarak ve bu liderin maskesini takan bir grup fanını sahneye çıkartarak protesto etti.

Daha sonra ekranlara bir zenci konuşmacı yansıdı. Bu konuşmacı ayrımcılığa dikkat çekti ve kısaca şunları söyledi:

Hepimiz aynıyız. 360 dereceden herkes aynı görünüyor. Geleceğin kocaman bir öpücüğe ihtiyacı var. Hedeflerimize ulaşabilmemiz için bir olup beraber hareket etmeliyiz. Biz geleceğe inanıyoruz.

Bu söylemdeki katılmadığım tek şey "Hepimiz aynıyız" noktasıdır. Benim duruş noktam ise "Hepimiz Farklıyız. Farklılıklarımız zenginliklerimizdir. Bütün zenginliklerimizi kucaklayıp, oldukları gibi kabullenip, herkese kucak açar ve "Bir" olmayı başarabilirsek dünyada barışın egemenlik kazanması bir ütopya olmaktan çıkar. Farklı olandan korkmayıp, onu ötekileştirmez, kendimize benzetmeye çalımaz, onu dinlersek barış adına çok önemli bir yol katetmiş oluruz. Hepimiz aynı değiliz ama hepimiz EŞİTİZ. Ancak bir olup beraber hareket edersek hedeflerimize ulaşabiliriz (sanırım Türkiye'de en çok yaşanılan sorun da bu. Organize olamamak, bir olarak hareket edememek. Her ne kadar cumhuriyet mitinglerinde bir milyona yakın kişi birlik yolunda adım atmış olsalar bile, maalesef o mitinglerin liderleri daha organize güçler tarafından sistematik bir halde işlevselleştirildi. Daha sonrasında da bu mitinglerin katılımcıları, tabiri caizse rozet Atatürkçülüğü'nün ötesine geçemedi. Bir yerlerde yanlış yapıyoruz ama çözüm açısından ben hala cevap bulamıyorum.)

İşte U2 konseri sırasında ekranlara yansıyan konuşmacı "we believe in the future. Future needs a big kiss" (geleceğe inanıyoruz. Geleceğin büyük bir öpücüğe ihtiyacı var) derken ben yukarda bahsettiğim şeyleri düşünüyordum. Sonradan farkettim ki düşündükçe iş içinden çıkılmaz bir hal alıyor, bu yüzden sorgulamayı bir süreliğine bıraktım. Bu yazımda amaç konuyu derinlemesine irdelemek değil, sizin biraz düşünmenizi tetiklemek aslında.

Konser izlenimlerime geri dönersem, Bono'nun neden Barcelona'yı ve Camp Nou'yu açılış yeri olarak seçtiği ile ilgili ipucunu anlatabilirim. Konserin sonlarına doğru sahne önünden bir seyirci Bono'ya üzerinde Bono ve 1 numara baskılı bir BARÇA forması uzattı. Bono da formayı sevinerek kabul ettikten sonra üzerine giydi ve şöyle dedi:



Kısaca: Barcelona futbol kulübü formasına marka reklamı yerine UNICEF yazan tek takımdır.

Şahsi kanaatim, Barça para alıp bir markanın reklamını yapmaktansa formasında UNICEF'i taşıyarak yine kendi reklamını yapıyor. Eskiden UNICEF'de kısa süreli staj yapmış biri olarak UNICEF'i de çokca sorgularım. Şimdilik buna deyinmeyeceğim. Her şeye rağmen UNICEF pek de alternatifi olmayan bir örgüt (bu alternatifinin olmaması acaba bir tekel de yaratıyor olabilir mi? diye sormadan edemiyorum yine de).

Bono Barça formasıyla ilk olarak çok anlamlı bir şarkı söyledi: "One" Bu şarkının başlangıcına da ekranlara kampanya web sitesi yansıdı: http://www.one.org/international/about/

Konser bisine Bono kırmızı ışıklı ceketiyle çıktı. Bono'nun bu yanıp yanıp sönen haliyle "With or Without You" yu söyleyerek bir U2 konserinden bekleyebileceğim son şeyi de yerine getirerek konserden çok fazla tatmin olmuş olarak ayrılmamı sağladı.



Yazdıklarımı ve anlatmaya çalıştıklarımı özetlemem gerekirse, bir U2 konseri demek sadece rock müziği, sadece sahne şovu, sadece ışık gösterisi, sadece bir müzik grubu demek değil, toplumsal sorunlara karşı farkındalık kazanmak, ayrımcılığa ve insan hakları ihlallerine karşı göğüs germek, bunları yok etmek için savaşmak için gönüllü olmak demek.

Bu yazımı yine bir video ile kapatıyorum. İşte 30.06.2009 Barcelona U2 360 derece turu açılış konseri çılgınlığı. Video'yu izlerken siz neden U2'yu seviyorsunuz ? ya da bu anlattıklarım sonrasında onlar hakkında ne düşündünüz?, cevabınızı yorum kısmına bekliyorum...

25 Haziran 2009 Perşembe

Çocuğum Olsa Nerede Büyütmek İsterdim...

Uzun zamandır blogumdan uzun kaldım. Son 1 aydır harıl harıl yüksek lisans bitirme projem üzerinde çalışıyordum. Sonunda iki gün önce bitti. Sadece danışmanımın onayını bekliyorum. Bir kaç gün içinde de resmen Eğitim Psikoloğu olacağım. Bu son iki senede gerçekten çok şey öğrendim ama hala yolun başındayım. Aldığımız eğitimin bana en büyük getirisi sanırım hayatı durmadan eğitimci bakış açısıyla sorgulamak. Dün gecenin bir köründe, iki Türk arkadaşımla plajda sabahlarken laf döndü dolaştı ne olacak bu Türkiye'nin hali, nasıl bir gelecek bizi bekliyor, gelecekte nerede yaşamalıyız gibi konulara geldi.

Bir noktada şu soru üzerinde tartışmaya başladık: ilerde çocuğumuz olsa nerde büyütmek isterdik.

Arkadaşlarımdan biri Barcelona derken diğeri Türkiye dedi. Bense hala çok ortadayım. Her ne kadar yurtdışında yaşadıkça milliyetçi duygularım kabarsa da objektif olmak gerekirse 0-6 yaş için İspanya, 6 yaş ve sonrası (özellikle de ortaokul-lise için) Türkiye diyorum.

Nedenlerine gelirsek:

- Burada 0-3 yaş ve 3-6 yaş okullarının verdikleri eğitim çocukları hayata hazırlıyor. 6 aylık stajım sırasında inanılmaz sahnelerle karşılaştım. Gerek materyal zenginliği, gerekse eğitimcilerin hep en iyiyi arıyor olmaları bir yana çocuklar gerçekten özerk bireyler olarak yetişiyor. Küçük yaşlarda problem çözme becerileri, sosyal beceriler üzerinde çok büyük ilerlemeler kaydediyorlar. Türkiye'de özerk çocuk yetiştirmek toplumsal bağlamda çok da istendik bir durum olmayabilir, malum aile değerlerin bağlı olsun, anne-babanın sözünden çıkmasın, vatana millete hayırlı bir evlat olsun felsefesi hala ağırlığını koruyor. Bununla beraber çocuğun bireyselliğine saygı göstermek, ona yeni şeyler denemesi ve kendini geliştirmesi için fırsatlar tanımak çok önemli. 0-6 yaş arası çocuklar her ne kadar korunmaya, kollanmaya en çok ihtiyaç duyan kesim olsa da unutmamak lazım ki bu çocuklar büyüdüklerinde her anlamda hijyenik bir fanusta yaşamayacaklar. Hayat zorluklarla dolu ve bunlarla başa çıkma becerilerinin temelleri de bu yaşlarda atılıyor. Eskiden Türkiye'de anaokulunda çalışırken 5 yaş grubuna yemek yedirmeye devam eden öğretmenlerden tutun, annesi geldi kapıda beklemesin diye çocukların ayakkabılarını hızlı hızlı bağlayanlarına kadar çocukların gelişmesine izin vermeyen aceleci eğitim yaklaşımlarına tanık olmuştum. İspanya'da ise bir çocuk kaşık tutmaya başladığı andan itibaren (18-24 aylıkken) döke saça da olsa kendi yemeğini kendisi yer. Çocuklardan birisi ayakkabasını bağlayamazsa ona öğretmeninden önce diğer arkadaşları yardım eder.

- 0-6 yaş arası için sosyal etkinlik olanaklarının fazlalığı da burayı tercih etmemdeki ikinci sebep. Burada yerel yönetimler tüm şehri eğitici bir şehir olarak nasıl kullanırızdan yola çıkarak çocuklar için eğlenme ve öğrenme olanakları yaratıyorlar. Daha geçen gün yine haberlerde izledim, buranın en büyük parkını gündüz bakım evlerinin (tam ismi bu olmayabilir, İspanyolcası ludoteca) kuruluş yıldönümü yüzünden oyun panayırına döndürmüşler. Müzeler, akvaryum, hayvanat bahçesi gibi yerlerin sunduğu özel çocuk programları, auditorium gibi büyük konser salonunda çocukların çocuklar için verdikleri konserler, diğer milli ve yerel özel günlerindeki kutlamaları ve daha niceleri çocuklar ve ailelerinin eğlenerek öğrenmelerine olanak sağlayacak bir sürü fırsat tanıyor. Türkiye'de ise alışveriş merkezi kültürü, tüketici bir toplum olmamızı da destekleyerek her gün biraz daha günlük hayatımızın bir parçası haline geliyor. Acaba alışveriş merkezleri çocukların eğitimleri için ne gibi uygulamalar gerçekleştiriyorlar merak ediyorum. Çünkü, bilinçli bir eğitim departmanı sayesinde alışveriş merkezleri bile çok eğitici bir kimliğe bürünebilir. Eğitim, günlük hayatın gerçekleri kullanılarak planlanırsa daha değerli olur. Sanırım şehrin (ya da ilçelerin) doğal eğitim ortamlarına dönüşmesi için en büyük iş belediyelere düşüyor.

- Özellikle ortaokul ve sonrası için ise Türkiye diyorum çünkü her ne kadar çocuklar akademik kaygılar ön planda tutularak önce SBS sonra ÖSS, o bitince LES o da bitince TUS, KPSS, KPDS gibi bir çok sınav için yarış atı gibi yetiştirilse de en azından bir hedef var ve bu hedefe ulaşmak zor olduğu için de daha değerli. Çocukların bir çoğu da okunmadan adam olunmayacağının farkında. Burda ise durum biraz farklı. Bir genç istedikten sonra istediği bölümü tutturamasa bile (ki burda da ÖSS gibi bir sistem var) üniversitede okuyabiliyor. Belki de her isteyen girebildiği içindir, üniversite eğitimi çok elzem görünmüyor gençler tarafından. Bunun ötesinde çocuklar burada 14-15 yaşlarından itibaren uyuşturucu madde kullanmaya başlıyor. Sabahın 7 buçuk 8inde okulların (ortaokul ve liselerin) oldukları sokakları marihuana kokar genelde. Bunun dışında 16 yaşına girmemiş çocukların sokaklarda "neredeyse" seviştiklerini görmek de bir eğitimci olarak beni endişelendiriyor. Biz Türkiye'de sokakta öpüşmek bile neredeyse yasaklanacak diye kaygılanırken, burda da toplumun bu kadar toleranslı olması ne kadar doğrudur diye sorguluyoruz. Bu çocuklar acaba davranışlarının sonuçlarının neler olabileceğinin farkında mıdır diye kaygılanıyoruz. En yakın örneğini 22 yaşındaki Katalan ev arkadaşımda görüyorum. Onun için hayat macera, macera eğlence demek. O yüzden riskli davranışlar sergileme oranı gayet yüksek, sonuçlarının neler olabileceğini düşünmeksizin.


Peki acaba 0-6 yaş arasında bu kadar önem verilerek eğitilen bu çocuklara daha sonra ne oluyor? Cevaplardan biri bence ilköğretimden (1-6.sınıf) orta öğretime (7-11. sınıf) geçisin çok sert olmasında. Buradaki orta öğretimin de Türkiye'dekinden çok farkı yok. Akademik başarı ön planda. Ayrıca ergenlik dönemiyle birlikte arkadaş gruplarının öneminin artması, öğrencilerin de genelde kendilerine benzeyen (yani aynı anadili konuşan, aynı kültürden gelen) yaşıtlarıyla zaman geçirmesi de ırkçılığı ve ilköğretimde yakalanan armoninin tehlikeye girmesini arttıran bir etken. Diğeri aile yapısının genelde parçalanmış ailelerden oluşması (boşanma oranı özellikle Katalan bölgesinde %70lerin üstünde).

Sonuç olarak her ülkenin kendine özgü sorunları var eğitim açısından. Önemli olana bu sorunlara duygusal olarak değil mantıksal olarak yaklaşıp çözümleri uzaklarda değil, günlük yaşamda aramak diye düşünüyorum. Bakalım yeni Bayan Milli Eğitim Bakanımız bunu ne kadar başarabilecek...

25 Mayıs 2009 Pazartesi

5. Oyun Panayırı @ Poble Espanol

ÇOCUKLARIN KÖYÜNE HOŞGELDİNİZ!


Poble Espanyol, Montjuic'de bulunan turistik bir mini şehir. Konsepti biraz Miniatürk'ü anımsatsa da burada modeller daha maket ölçülerine göre daha büyük olduğu için köyümsü bir hava veriyor. İspanya'nın çeşitli bölgelerine özel binalar ve her birinin içinde bulunan küçük mağazaları gezmek çok keyifli. Normal günlerde keyifli vakit geçirmek için tercih edilebilecek bu mekan dün (24.05.2009-Pazar günü) daha da keyifliydi.

Abacus kooperatifi tarafından organize edilen 5. Poble Espanyol oyun panayırı çocuklarla ailelerinin güzel vakit geçirmelerine destek olmakla kalmayıp oynarlarken öğrenmelerine de olanak sağlayacak oyun çeşitleriyle de dikkatimi çekti.

Poble Espanyol'un ana girişinden içeri girer girmez karşımıza Çocuk Haklarıyla ilgili oyun köşesi çıktı. Daha önce de dikkatimi çekmişti okul öncesi eğitim kurumlarının çocuk hakları konusunda ne kadar hassas oldukları. Okulların girişinde ya da sınıflarda mutlaka bu konuyla ilgili bir afiş veya bir duyuru asarak çocuk hakları konusunda velilerin duyarlılığını arttırma çalışmaları yapılıyordu. Bu oyun panarındaysa, oyunlar aracılığıyla çocuklara sahip oldukları hakları öğretmek hedeflenmişti. Oyunları anne-babalarıyla oynarken de bu hakları bir nevi uygulamada görmeleri sağlanabiliyordu. Böylece, oyunlar sayesinde hem çocuklar ve anneler güzel vakit geçiriyorlar hem çocuklar haklarının somutlaştırılmış halini deneyimleyebiliyorlar hem de anne-babaların bu konudaki duyarlılıkları artıyordu.

Eğitim Hakkı, Eşitlik Hakkı



Sağlık Hakkı


Dinlenilme-Duyulma Hakkı

Çocuk Hakları Temasının Yanında bizim kültürümüze de hiç yabancı olmayan sokak oyunları (su savaşı, lastik, seksek gibi), masa oyunları (masa futbolu vb.) köşesi vardı. Bu köşede daha çok 8 yaş üstü çocuklar ve yetişkinler oyun oynuyordu. Hatta bir babayı tel çember çevirmeye çalışırken, bir anneyi iki küçük kızıyla lastik oynarken (artık almanları mı oynuyorlardı fransızları mı bilemeyeceğim ben sanırım 15 senedir oynamıyorum ama oynamak gerektiğini düşünüyorum) görüntülemek çok hoşuma gitti. Tekrar anladım ki yetişkinlere fırsat verildiğinde onlar da çocuklar gibi şen olabiliyorlar.



Oyun Panayırında 0-3 yaş grubu da unutulmamıştı. Onlar için özel olarak planan oyun alanının yanında ücretsiz araba park yeri bile düşünülmüştü. Gerek el-göz koordinasyonunu geliştiren oyunlar gerekse psiko-motor gelişimini destekleyen oyuncakların köşesi yeni yürümeye başlamış ve henüz konuşamayan çocukların bile anne-babalarıyla kaliteli vakit geçirmelerini sağlıyordu.


Benim gözlemlemekten en keyif aldığım bölüm ise dramatik oyun köşeleriydi. Bu köşelerde zaman zaman o kadar ilgiç sahneler çıkabiliyor ki insan çocukların dış dünyayı anlamlandırma yeteneklerine gıpta ediyor. Bu kez uzun uzun gözlem yapamadım ama bakkal köşesindeki çocukların anne-babalarını da oyunlarına katarak alışveriş sahnesini oynarlarken onları izlemekten keyif aldığımı belirtmeden geçemeyeceğim.



Bu yazımı bitirirken son olarak değinmek istediğim konusu ise tabii ki çok kültürlülük ve farklılıklar. Oyun panayırının eksik olduğu bir yön ise çok kültürlülüğü destekleyici olmamasıydı. Daha çok Katalan kültürünü destekleyici unsurlar dikkati çekiyordu: Bütün duyuruların (ki bana bu duyuruyu hocam gönderdi yoksa benim bu panayırdan haberim olamazdı sanırım), afişlerin, broşürlerin, oyun tanıtımlarının, panayır alanı içindeki yönlendirici işaretlerin hepsi sadece Katalancaydı. Her ne kadar giriş ücretinde 2x1 kampanyasına gidilmiş olsa da sosyoekonomik statüsü düşük geniş bir ailenin katılımını destekleyici bir kampanya değildi bu. Oyun alanında farklı kültürden bir oyun örneği olarak dev mikado vardı, gönül isterdi ki Barcelona'da göçmenlerin çoğunluğunu oluşturan Ekvator, İtalya, Fas, Pakistan'dan da oyun örnekleri görebileyim.

Bu tür etkinliklerin sadece Katalan ailelerin katılımını değil, diğer kültürlerden gelen ailelerin de katılımını destekleyici önlemler alındığı takdirde ortaya daha zengin deneyimlerin çıkacağına hiç şüphem yok.

Her şeye rağmen, özellikle İstanbul'daki anne-babaların pazar günü eğlencesi olarak çocuklarıyla alış-veriş merkezi turu yapma tercihlerine nazaran çok daha eğitici ve öğretici bir örnek bu oyun panayırı. Keşke Türkiye'de de böyle bir duyarlılıkla çocuklar için etkinlikler organize edilse...

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Çok Uluslu Aile Günü Kutlamaları @ Escuela Bressol "Espronceda"

Escuela Bressol "Espronceda" Barselona'ya trenle yaklaşık yarım saat uzaklıkta bulunan uydu şehir niteliğindeki Sabadell şehrinin güneyinde yer alan bir 0-3 yaş okulu (sanırım Türkiye'deki eş değeri kreş). Bu bölgenin özelliği yabacıların-göçmenlerin- yerleşim bölgesi olması. Bu nedenle okuldaki öğrenci profili de Birleşmiş Milletler gibi.

Bugün (22.05.2009) bu sene 3. gerçekleşen aileler gününe izleyici olarak katılma şansı buldum. Okulun müdüresi araştırma stajımı yaptığım ekibin bir üyesi, hem stajımın bir parçası olması hem de veliler ve çocukların etkileşimleri hakkında biraz daha fikir sahibi olabilmem için beni bu etkinliğe çağırdı. Daha önceden de okulu ziyarete gitmiştim iki kere, ancak ziyarete gittiğimiz saatlerde velileri görme fırsatımız olmamıştı. Bu nedenle bu etkinlik bana çok kültürlülüğü tam anlamda yaşatma olanağı sağladı.

3 senedir gerçekleşen bu etkinliğin ortaya çıkış nedeni aslında çok kültürlülüğü kutlamak, bunu bir zenginlik olarak tanımak ve kültürel farklılıklara karşı bilinçlendirmek değil. Değişen toplum dinamikleri sonucunda (özellikle de Katalunya'da ki yüksek boşanma oranları yüzünden olduğunu tahmin ediyorum, ancak buna eşcinsel ebevenyleri de katabiliriz sanırım. 2 annesi olan bir çocuğun babalar gününde yaşayabileceği psikolojik karmaşayı tahmin etmek güç olmaz.) çekirdek aile modelinin artık tek model olmaması, bu yüzden sadece anneler veya sadece babalar gününün toplumsal gerçeklere çok da uymaması yüzünden daha aile kavramını daha geniş anlamda ele alarak aileyi oluşturan bir araya getirecek bir etkinlik olarak düşünülmüş ve geleneksel olarak senede 1 kez kutlanmaya başlanmıştır. Okulun bulunduğu bağlama uygun olarak da farklı kültürlerden gelen aileler için bir etkileşim ortamı da sağlanmış. Veliler farklılıklarıyla tam anlamıyla bir renk cümbüşü oluşturmuştu. Ülkeleri bir gökkuşağı olarak düşünmek istersek, gökkuşağını oluşturan renkler arasında Ekvatorlular, Faslılar, Bolivyalılar, Gambiyalılar, Romenler, Ukraynalılar, Katalanlar, İspanyollar, Malililer, Burkina Fasolular ve daha saymayı unutmuş olabileceğim bir çok millet vardı.





















Cuma günü saat 15:45-17:15 arası gerçekleştirilen etkinlikteki katılımcılar arasında fazla sayıda baba görmek babaların çocuklarının yaşamlarında ortak sorumluluk kabul ettiklerinin bir göstergesiydi bence. Özellikle 0-3 yaş çocuklarının eğitimlerinde geleneksel cinsiyet rollerinin atfettiği üzere genellikle annelere daha fazla sorumluluk yüklenir. Ancak gerçekte babaların okul öncesi çocukların eğitim sürecine katılmaları onların ileriki yaşlarda olumlu baba modeli edinmeleri açısında çok önemlidir. Her ne kadar Türkiye'deki babaların çalışma koşulları İspanya'daki babaların çalışma koşullarına nazaran babaların katılımını zorlaştırsa da bence gerekli politik/yasal düzenlemeler yapılırsa (burada iş sanırım sosyal güvenlik ve çalışma bakanlığına iş düşüyor) Türk babalar da bu etkin rolü benimsemek için çaba harcarlar diye düşünüyorum (ya da düşünmek istiyorum.)

Dikkatimi çeken diğer bir konu da katılımcı veliler arasında koltuk değnekli, bedensel özürlü velilerin olmasıydı. Kapsayıcı eğitimin üzerinde odaklandığı bir konu da aile bireylerinin çocuklarının eğitim süreçlerine aktif olarak katılımlarını sağlamak için her türlü bariyeri kaldırmaktır. Dolayısıyla okullar her profildeki veliyi dikkate almalı ve onların bireysel ihtiyaçlarına cevap vererek onları rahat hissettirmelidirler. Mesela iki-üç katlı asansörsüz anaokullarına tekerlekli sandalyeli bir velinin çocuğunu sınıfına rahatça çıkıp girmesi biraz ütopik geliyor. Ya da "diğer veliler acaba benim özürlü olmamdan dolayı beni küçümser mi, bana acır mı" psikolojisi de katılımı engelleyen başka bir faktör olabilir. Dolayısıyla veli profilini iyi analiz edip gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.

Etkinlik süresince yapılan çalışmalar ve gösterilere değinecek olursam, kültürlerarası etkileşimdense (interculturalism) çok kültürlülüğün (multiculturalism) yansıtıldığını gördüm. Bu yazımda ikisinin arasındaki farklılığa detaylı değinmek istemiyorum (bu başlı başına 1-2 yazı konusu olabilir). Sadece kapsayıcı eğitimin kültürlerarası etkileşimi hedeflediğini ve bunun için de interaktif ortamlar yaratılması gerektiğini söyleyerek aktivite resimlerine geçeyim:



Faslı veli ülkesine özgü olarak isteyenlerin bedenlerine kına ile desenler çizerek, Afrika'nın çeşitli ülkelerini temsil eden veliler saçları yünlerle örerek ülkelerinin yüzlerce özelliklerinden birini tanıtırlarken (aslında bir özelliğin öne çıkarması exoticismi vurgulama tehlikesini de taşıyorlar, bu yüzden bu tip etkinlikler planlanırken eğer kültürlerarası olma amacı güdülüyorsa daha dikkatli olmakta fayda var), pirinçten top yapma köşesi ve resim çizme köşesi çocukların en fazla talep gösterdikleri yerlerdi.

Kültür tanıtımlarının olmazsa olmazı yemek masası zamanı tabii ki bu etkinlikte de vardı ve masalar da ortamın renkliliğini tam anlamıyla yansıtıyordu.



Aile gününün ortasında ve sonunda ise dans gösterileri yer aldı. Bu gösteriler bence iki anlamda önem taşıyordu.

1) İki dans da Ekvator kökenliydi. Ekvatorlular Barselona ve çevresinde yaşayan sayıca en fazla olan göçmen grup (Almanya'daki Türkler gibiler bir bakıma). Yerel halk tarafından fazlasıyla hor görülen bir gruba dahil olmanın yükünü günlük yaşamda kuşkusuz yoğun olarak hisseden bir grup (Örnek: geçen sene trende seyahat eden Ekvatorlu genç bir kıza durup dururken ırkçı sözlerle tekme tokat girişmişti bir Katalan ve aynı vagonda seyahat eden kimse olaya müdahale etmemişti.) Bu nedenle dans gösteriyle Ekvatorlular bir nevi "Biz burdayız, kendi kültürümüzle sizin hayatlarınıza renk katıyoruz" etkisi yarattılar.




2) Tüm günün kültürlerarası olma kriterine en çok yaklaşan etkinliğine kapanıştaki Ekvator dansı olmasıydı (Ekvator dansı olarak başlayan dans veliler, çocuklar ve öğretmenlerden oluşan tren ile bitti, böylece farklı kültürler birleşerek yeni bir tren biçimi ortaya çıkardılar: kimileri belden tutarken, kimileri el ele tutuşuyor, bazıları başka kimseyle bedensel temasa girmeden trenin bir paçası olmuştu.)




Bu blogumu iki küçük anektod ile kapatmak istiyorum. Gözlemci olarak katıldığım bu ortamda 1 Romen 1 de Faslı anne ile konuşma fırsatı yakaladım. Romen anneyle sohbete Romence Merhaba nasıl dersiniz diye başladım, çocuğa kendi dilinde merhana dedikten sonra bir de hola dedim. Bunun üstüne annesi dedi ki çok sık kullanılan basit kelimeleri biz de kendi aramızda ispanyolcalarını kullanıyoruz. O yüzden o sizi Hola derseniz daha kolay anlar, ancak tabii ki evde onunla Romence de konuşuyoruz diyerek de çocukların nasıl çok dilli bir ortamda yaşadıklarını ifade etmiş oldu (Okulda Katalanca, Dışarda İspanyolca, Evde Romence ve bu çocuk daha 2 yaşında bile değil!). Türk olduğumu duyunca Romanya'da çok fazla Türk etkisi olduğundan bahsetti (ki yemek masasında dolmaların üzerinde Romania yazdığını görünce ne demek istediğini çok daha iyi anladım). Ben Romanya'ya gidip Avrupa Birliği'nin etkisini görmek istediğimi söylediğimde ise, bir şey değişmedi çünkü A.B.'ye girmiş olsak da mantalite aynı diyerek gayet olumsuz bir yüz ifadesiyle değişimden çok da umutlu olmadığını özetledi. Bununla beraber hem kendisinin hem de oğlunun giydiği yerel kıyafetten de Romanyalı olduğunu ifade etmekten gurur duyduğu belliydi.


Faslı anne (bkz: Yukarıdaki Kına Fotoğrafı) elime kına ile desen çizerken ettiğim sohbet ise benim için ayrı bir anlam taşıyordu. Gelecek sene çalışmaya başlayacağım doktora konumun hedef popülasyonu olarak seçmeyi düşündüğüm profildeki bir anne ile ilk etkileşimimdi. Türk olduğumu söyledikten sonra evde hangi dilde konuştuklarını sordum (çünkü Faslıların hepsi arapça konuşmuyor, berberiler Amazig konuşuyorlar) dışarda İspanyolca konuştuklarını söyledi. Ben de bunun üzerine Arapça bilmediğimi, ama Türkçe ile ortak kelimeler olduğunu söyledim ve Arapça öğrenmek istediğimi dile getirdim. Bunun üzerine bana istersem arapça gösterebileceğini söyleyince çok mutlu oldum.
Ortak kelimeler dışında bir ortak yanımız da dizilere olan düşkünlüğümüz çıktı. Şu an iki türk dizisi takip ediyormuş (biri Nour adıyla yayınlanan Gümüş, diğer de Esmer adıyla yayınlanan bir dizi ama hangisi çıkaramadım). Gümüş'ü hiç kaçırmadan izlediğini söyledi ki içimden demek ki gazetelerin magazin ekinde çıkan "Gümüş Arap Dünyasını Fethetti" haberleri yalan değilmiş dedim. Küçücük oğlunun adı da Eyüp'müş. Ben de ismini duyunca biraz Eyüp Sultan Camii'nden bahsetmeye çalıştım. Kısacık muhabbetimiz sonrasında kendimi Fas kültürüne çok daha yakın hissettim ve bu kültürü evinde yaşatan annelerin ve çocuklarının içinde yaşadıkları kültüre kendilerini kabul ettirerek (ki Faslılar da Çingenelere ve Ekvatorlular gibi fişlenmiş durumda) uyumlu bir ortamda yaşayabilmelerine katkıda bulunabileceğimi hissettim.

Yaklaşık 1,5 saat süren "Aile Günü" beni hem mutlu etti, hem motive etti hem de merakımı arttırdı. Daha fazla okumalıyım, daha fazla gözlem yapmalıyım, daha fazla insanla konuşarak içinde yaşanılan bağlamı daha iyi tanımalıyım.

Yani bana durmak yok yola devam...