ölçme değerlendirme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölçme değerlendirme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2013 Cuma

Doğumdan Ölüme Standart Sınavlar

Türkiye ve İspanya'da Ağustos ayının gelmesiyle birlikte deniz-güneş-kum ağırlıklı tatil yoğunluğu başlamış olsa da ben bu sefer tatil için değil, dış dünyaya kendimi kapatıp tezimi bitirebilmek için ders çalışmaya geldim İstanbul'a. Uzun yıllar sonra belki Ağustos benim için tatil olma anlamını yitirdi. Dış dünyayla olan bağlantımı kapatmadan önce bu ayı bir yazı yazmadan geçirmek istemedim.

Bu yazının konusu aslında bir film analizi olarak düşünülebilir. Uçuş sırasında izlemeyi seçtiğim, başarılı-başarısız-yetenekli-umursamaz-sistem karşıtı gibi farklı karakterlerdeki  6 amerikan lise son sınıf öğrencisinin üniversite giriş sisteminde alınması mecburi olan SAT sınavından, istedikleri okullara gidebilmek için almaları gereken puanı alabilmek için soruları çalma planlarını konu alan eğlenceli ve düşündürücü bir film. Eğitim konulu bir filmi eğitimci gözüyle izlediğim için uçakta bile olsam notlar aldım ve bu yazımda biraz bu notları paylaşıp biraz da doğumdan ölüme standartlara sokma çabasının bir ürünü olaran sınav kültürünü biraz eleştireceğim. 

IMDB'den aslında çok da yüksek puan almamış The Perfect Score (Kusursuz Puan) filmi, son yıllarda ne değişen sistemini ne de sürekli değişen ismini takip edebildiğim Türkiye'deki üniversiteye giriş sınavları için hazırlanan öğrencilerin ve ailelerinin izlemesinin faydalı olacağını düşündüğüm bir film.


SAT benim de Amerika'da okurken tabiri caizse spor olsun diye girdiğim bir sınavdı. Etrafımda yüksek yerleri hedefleyen gençler hafta sonlarını SAT'ye hazırlanmak için geçirirken ben içeriği neymiş bir göreyim diye girdiğim için diğerlerinin sınav telaşına anlam veremiyordum. İngilizce kısmı çok kolay olmasa da matematik dahisi olmadığım halde gayet yüksek bir puan alarak toplam puanım averajın üzerinde sayılırdı. Şimdiki adı sanırım LYS olan üniversite giriş sınavı gibi standart bir sınav olmasına ve insanları bu sınavdan aldıkları puanlara göre değerlendirilmelerine rağmen üniversitelere yerleştirme sırasında kullanılan tek ölçüt olmadığı için Amerikan gençleri Türk gençlerine göre daha şanslı sayılabilir. Zira Türkiye'de sınavdan aldığınız puan-akademik başarı puanı gibi sonuçların harmanlandığı bir puanla merkezi sistem yoluyla yüksek öğrenime yerleştirilirken Amerika'da akademik başarıların yanında sosyal beceriler, sporcu olma vb gibi farklı değişkenler de önemli bir rol oynuyor gençlerin geleceğini belirlemede.


Bu izlediğim film işte sınavın "standart" olmasını eleştiriyordu. Başlangıçta bir sahnede aslında çok da başarısız olmayan filmin baş karakteri "ben standart testlere karşıyım, benim geleceğim benim isteklerim doğrultusunda değil de herkesi aynı kalıba göre değerlendiren bir sınav belirliyor" derken bu karakterin okulun basketbol maçında izleyici olduğunu ve okulun mavi-beyaz renklerinden herkesin giydiği ya mavi ya da beyaz t-shirtlerden giyerken aslında istemeden de olsa standart bir çarkın içinde olduğunu görebiliriz. 

Baş karakterimiz 6 yaşından beri mimar olmayı kafasına takmış ve yaptığı araştırmalar sonucunda kendine en uygun okulu seçmiş, ama o okula girmek için gerekli SAT puanını tutturamayan bir öğrenci. Bu öğrencinin rehberlik öğretmeniyle olan konuşması ise dikkate değer bir diyalog içeriyordu. Rehber öğretmenine gitmeyi istediği okulu söyleyip durum değerlendirmesi yaptıkları sahnede rehber öğretmenin cevabı şöyleydi: "Bizim okulun binasının mimarı nereden mezundu biliyor musun? Basit yerel bir yüksek okuldan (community college)." Rehber öğretmenin rolü ne olmalı diye düşündüm bu sahnede. Motive edici bir rehber öğretmen ile heves kırıcı bir rehber öğretmen şüphesiz öğrenciler üzerinde farklı etki yaratacaktır. Mesela benim dershanemdeki rehber öğretmenim, psikolog olmak için kazandığım üniversiteyi gördüğünde ne kadar çok şaşırdığını ve benden böyle bir başarı beklemediğini söylemişti. Neyseki bunu ben kazandıktan sonra söylemişti, sınav öncesi söyleseydi herhalde kendime olan güvenim biraz sarsılırdı...

İkinci karakterimiz döneminin 2si olan ve 4 üzerinden 4 not ortalamasına sahip mükemmeliyetçi bir öğrenci. SAT'den kusursuz puanı alabileceğine inanmadığı için sınavlardan neredeyse boş kağıt vererek çıkan, aslında kendi hayalinde olan değil de ailesinin hayalinde olan üniversiteye girmeye çalıştığını farkederek aydınlanma yaşayan, kendini bulan bir karakter. Mükemmeliyetçiliğin beraberinde gelen başarısız olma kaygısı şüphesiz başarılı öğrencilerin en büyük kabusu. Özellikle ailelerini hayal kırıklığına uğratmaktan korkan ve kendi öz değerini sınavlardan aldıkları başarılarla değerlendirenler için en büyük tehlike. Bu karakterde bu tehlike çok güzel vurgulanmış.  

Üçüncü karakterimiz sırf kız arkadaşı bir üniversitede diye o üniversiteyi kazanmaya çalışan, aslında üniversiteyi değil kız arkadaşıyla beraber olmayı hedefleyen bir karakter. "Ben hiç bir şeyde iyi değilim ama kız arkadaşımla beraber olmak konusunda iyiyim. İşte bu yüzden tekrar iyi olmak için sabırsızlanıyorum." diye açıklıyor SAT'den neden yüksek puan alması gerektiğini bu karakter. Bazı gençlerin üniversite seçiminin sadece mesleki veya akademik ilgiler doğrultusunda olmayabileceğini görüyoruz bu karakter üzerinden. Bu karakterin filmdeki en başarılı kız arasında geçen dikkat çekici diğer bir diyalog ise şöyleydi: 

Dönem 2.si kız: Neden sigara içiyorsun?
Çocuk: Sen neden tırnaklarını yiyorsun?

İşte stres ve kaygı anında herkesin farklı başa çıkma mekanizmalarının olduğunu farkediyoruz bu sahnede. Sınav kaygısı yaşayan gençler için de belki de en önemlisi kullandıkları mekanizmaları farketmeleri, ya da yeni mekanizmalar öğrenmeleri diyebiliriz. 

Dördüncü karakterimiz ise başarılı bir basketbol oyuncusu. Üniversite'de sporcu bursu almak yerine bir an önce profesyonel olmak istediği için akademik sınavlara önem vermeyen ama annesi ile konuşamadığı -ya da annesine söz geçiremediği için- sınava girmek zorunda olan bir karakter. 

Beşinci karakterimiz ise döneminin sonuncusu olan, hiç bir beklentisi olmayan ve tuvaletteyken kulak misafiri olduğu için plana katılan bir öğrenci. "Eğer üniversiteye girmek istemiyorsam, ama yine de es kazara bir yer kazanırsam bu başka birinin hayalini çalmış olduğum anlamına gelmez mi?" diye açıklama yapabilecek kadar da içten. Standart yerleştirme testlerinin, gerçekten istemediği halde açıkta kalmamak pahasına bir yerlere yerleşip, gerçekten orada okumak için her şeyini verebilecek gençlerin hayallerini çalan, önlerini tıkayan bir sistem olduğunu vurgulayan bir konuşma olmasından dolayı bu "tembel ve işe yaramaz, kaygısız, umarsız" öğrencinin bu sözü çok hoşuma gitti.

Altıncı ve son karakterimiz ise sınavı yapmaktan sorumlu merkezin binasının sahibinin kızı, babasının ona karşı ilgisiz olmasından dolayı mutsuz olan ve sisteme baş kaldırdığı için diğer 5 kişiye yardım etmeyi kabul eden bir karakter. 


Sınav stresi yaşayan kişiler bazen yasal yollardan bazen de yasal olmayan yollardan, farklı nedenler yüzünden çözüm ararlar. Mesela filmde dönem 2.sinin sınav sorularını çalmak için gruba katılması diğer bir karakterin şaşkınlığı "Sen sınıf birincisisin burada ne işin var? Neden test sorularını çalmak isteyesin ki?" yorumuyla dile getirirken akademik başarı düzeyi ne olursa olsun standart testlerin her öğrenci üzerinde farklı nedenlerle baskı kurabileceği ve bu baskılara karşı koyabilmek için de gençlerin her türlü yola başvurabileceğinin dikkate alınması gerektiğini hatırlatıyor bu film. 

Filmde en hoşuma giden replik ise "What the hell with the numbers, I know who I am"... idi. Bencede, eğer siz kim olduğunuzu biliyorsanız, standardize edilmiş, sizi normlara göre ölçüp sıralayan testlerden elde ettiğiniz puanların hayatınız üzerinde tek söz sahibi olmasına izin vermemelisiniz.

Kültürel farklılıklar üzerinde kafa yoran biri olduğum için bu filmde dikkatimi çeken kalıplaşmış karakter şüphesiz baskette başarılı ama akademik sorun yaşayan zenci karakterdi. Hatta bu karakter bir sahnede "bu sınav ırkçı, beyazlar kendileri için yapıyor bu sınavı" diyor. Asyalı amerikalıların diğer etnik kökenlilere göre daha başarılı olduklarının bilinmesine rağmen filmdeki en başarısız öğrenci karakterini bir asyalı amerikalı oynuyordu. Hispanik kökenli bir karakterin olmaması da bence bir eksiklikti. 

Filmi izlerken aklıma takılan soru standardize edilmiş testlerin neden kültürün bir parçası haline geldiği idi? Şüphesiz bunda kapitalist sistemin rolü çok büyük. Peki eğitimde belli standartları baz alarak ölçüm yapmak ne kadar adil? Çocukların bireysel yeteneklerini, yetkinliklerini hiçe sayıp onları sayıların veya kelimelerin çerçevesi içine oturtmaya çalışmak ne kadar doğru?

Türkiye ise git gide test/sınav cehennemi olmaya doğru giden yolda emin adımlarla ilerlemeye devam ediyor. En son bir kaç hafta önce bir Türk misafirimden, "yeğenim 4 yaşında ve iyi bir anaokuluna girmek için sınava girdi, neyseki sınavı geçti de kayıt yaptırabildiler" dedi... 4 yaşında neyin sınavı? neyin testi? hangi standartlara göre neden öğrenci seçimi? Peki aileler çocuklarının böyle bir süreçten geçmesine neden izin verirler? 

Başka bir arkadaşım da geçen gün bana dil sınavına gireceğini söyledi. Dedim işindesin güçündesin, memur olmuşsun daha neyin sınavı. İşte maaşım üç beş kuruş artsın dedi... 4 yaşında da sınav 34 yaşında da sınav. İslam kültürüne ve dinine inananlar için ise sınav öldükten sonra da sırat köprüsünde devam edecek.

Hayatı sınav telaşesi içinde yaşarken gerçekten yaşıyor muyuz? Çocuklarımıza nasıl mesajlar veriyoruz? Nasıl çocuklar yetiştirmek istiyoruz? Akademik olarak kusursuz çocuklar mı? Mutlu çocuklar mı? Ya da her ikisi de mi? Standardize edilmiş sınavlara girmeden önce kendi ölçütlerinizin ne olduğunu aklınızın bir kenarında hep tutun. Başkalarının koydukları sınırlar yüzünden kendinize olan saygınızı, yaşama sevincinizi kaybetmeyin derim. Çocuklarınıza olan sevginizin onların sınav başarılarıyla bağlantılı olmadığı mesajını özellikle stresli bir sınav döneminden geçen çocuklarınıza sık sık tekrarlayın.

Bu standart ölçme değerlendirme hakkında aslına bakarsanız daha çok eleştirdiğim nokta var. Mesela Türkiye'deki normları üzerinde çalışmalar yapılmadan uygulanan çoğunlukla Amerika'dan ithal edilen psikolojik değerlendirmede kullanılan testlerin ne kadar inandırıcı ve güvenilir olduğundan tutun da bunların uygulanmasının ne kadar doğru olduğuna kadar kafamı kurcalayan bir çok soru işareti var. Belki ileriki yazılarımda bu soru işaretlerimden yola çıkarak başka bir yazı yazarım.

Hayatınızı standartlara sıkıştırmadan yaşadığınız, eğlenceli bir tatil dilerim...






12 Temmuz 2009 Pazar

ÖSS Birincilerine Dair


Öğrenci Seçme ve Değerlendirme Sınavı (nam-ı diğer ÖSS) ergenlerin ömrünü tüketmekle ün kazanmış bir sınav olmaktan öte aslında bir bakıma 4 sene ortaöğretim de milli eğitim bakanlığınca belirlenmiş eğitim hedeflerine öğrencilerin ne derece ulaştıklarını ölçmeye çalışan, bu hedeflere ulaşma derecesinde de öğrencileri sıralayıp onların geleceklerine kaftan biçen bir sırat köprüsüdür.

Haberlerde okuruz, her sene mutlaka bir kaç öğrenci strese veya alınan kötü sonuca dayanamayıp intihar eder. Sonra yine sonuçların açıklandığı gün yine hem gazeteler hem de televizyonlar ÖSS şampiyonları hakkında boy boy haberler yaparlar. Aileler çocuklarının başarılarıyla övünürlerken şampiyonların gittikleri dershaneler, kullandıkları dergiler, bitirdikleri liseler yine bu öğrenciler üzerinden reklamlarını yaparlar ve bu başarı yine ticari bir reklama dönüşür. Oysa kimse bu çocukların geçmişte çektikleri sıkıntıların gelecekte yaşayacakları dertlerin, hayal kırıklıklarının, başarısızlıklarının, hayatın atacağı tokatların üzerinde durmaz. Bu gencecik beyinleri kimse uyarmaz.

Nitekim ÖSS akademik (yani bilişsel) başarıyı ölçer. Oysaki hayatta 4 yanlış bir doğruyu götürmez, bir an gelirki 1 yanlış tüm doğruları yeniden gözden geçirmenize neden olur. Gerçek yaşam problemlerini boş bırakıp geçme gibi bir lüksünüz olmaz. Günlerce kendinizi eve kapatıp baştan sona hayatı ezberlemeye çalışsanız bile anlık bir olay tüm ezberleri alt üst edebilir.

Biraz önce yine gazetede ÖSS birincilerinden birinin babasının verdiği demeçten bir kısım dikkatimi çekti:“Sınav boyunca sosyal ilişkileri iyi değildi. Aklında sadece sınavı kazanmak vardı. Oğlum iyi bir öğrenciydi. Lise 1'den beri ÖSS'ye hazırlanıyordu. Dereceye girdiği için çok mutluyuz”. Baba burada asosyal bir çocuğu olduğunu kabullenmekle birlikte, derece aldığı için bu asosyalliği mazur görebiliyor. Bu demeci verirken acaba ne kadar farkında insanın bir sosyal varlık olduğunun.

Başarı ve mutluluk ölçütleri şüphesiz kişiden kişiye, durumdan duruma göre değişiklik göstermekle birlikte, ÖSS'nin ölçtüğü başarının öğrencinin aldığı eğitimin kalitesini ölçtüğüne kesinlikle inanmıyorum. Eğitim programları hazırlanırken önce eğitimin hedefleri belirlenir, ve AB üyesi ülkelerin eğitim programlarında bilişsel gelişim yerine YETKİNLİK kazanımı vurgulanır. Yetkinlikler de 5 şıklı sorularla ölçülemez. Ölçme ve değerlendirme de eğitim programlarında hedeflere ne kadar ulaşıldığını belirlemeyi hedefler. Türkiye'de ise sistem tersine işlemektedir. Eğitim kurumları ölçme aracını (ÖSS'yi) hedef alır ve eğitim programlarını buna göre şekillendirir. Böylece ARAÇ'ı başarmayı hedefleyen eğitimciler, öğrenciler, aileler asıl AMAÇı atlarlar. Çünkü eğitimin amacı öğrencileri gelecekte toplum içinde üretken insanlar yapmak, onların bütüncül olarak (bilişsel, duygusal, sosyal, bedensel) sağlıklı bireyler olmalarını sağlamak, gerçek hayat problemlerini çözebilecekleri becerileri kazandırmak olmalıdır.

ÖSS'nin bir sihirli değnek olarak görülmesi de ayrı bir tartışma konusu olabilir. Mesela ilk bilmem kaça girene envai çeşit burs önerilir, arabalar verilir, daireler hediye edilir, yurt dışına okusun diye gönderilir. Oysa ki bunları verenler düşünmezler bu öğrenci bu sunulan "hediyelerin" götürülerine ne kadar hazırdırlar. Mesela merak ediyorum ÖSS birincilerinin kaçından fotoğraflarının yayınlanması için izin alınıyor. Araba, ev verenler gerçekten çocuğun "başarı"sını mı ödüllendiriyor yoksa kendi reklamlarını mı yapıyorlar? Okumak için yurt dışına gönderilen genç beyinler yurt dışında yaşamanın zorluklarına ne kadar hazırlar (ya da bu zorlukların ne kadar farkındalar)? Aileler, ÖSS sonucunun çocuğun hayattaki başarı beklenti düzeyini ne kadar arttığının ve bu beklentinin öğrenciler üzerinde ne kadar baskı yaptıklarının ne kadar farkındalar? Gelecekte öğrencinin alacağı başarıların hiç bir zaman yeterli olmayacağının, ve yeterli olabilecek noktanın da var olmayacağının ne kadar farkındalar?

Velilerin, öğrencilerin ve kendilerini eğitimci olarak tanımlayanların bu soruları bence kendilerine sormaları gerekiyor.

Öğrencilerin ÖSS travmasını en hafif şekilde atlatmaları için ailelerin bilinçlenmesi ön koşul. Merak ediyorum acaba geçmişte ÖSS'de derece almış öğrencilerle yapılmış boylamsal bir akademik çalışma var mı onların başarı ve hayat doyumuyla ilgili. Benim çok yakınımda bir örnek var ve kendisine bakınca geçmişte ne kadar çok şey başarmış olsa da kendisi bir türlü bu başarılarıyla tatmin olmuyor ve kendisini başarısız hissedip sürekli bunalım modda yaşamaya devam ediyor. Bu kişi şimdi yurt dışında akademisyenlik yapıyor ve yurda dönmek için fırsat kollasa da verilen komik akademisyenlik maaşları yüzünden bir türlü içine sindiremiyor geri dönüşü. O kadar çalışmanın, ÖSS'de dereceye girmiş olmanın, hayatın en değerli senelerinin kaybedilmesinin getirisi ne götürüsü ne bunu bir tartın lütfen sevgili veliler ve insanlıktan çıkmış sevgili ÖSS adayları...

Bu yazımı bitirmeden önce takip ettiğim bir psikolog olan Doç. Dr. Serdar Değirmencioğlu'nun yapımcılığını üstlendiği bir ÖSS belgeseli: 3 saat'e değinmek istiyorum. Henüz bu belgeseli izleme fırsatı bulamadım. Ancak fragmanını izledikten sonra merakım daha da arttı.

OSS Trailer from Ramin Matin on Vimeo.



Bence bu belgesel her lise 4 öğrencisine izletilmeli. Hatta veliler de izlemeli.

Bir sonraki yazımda üniversite tercihi yapma sanatından bahsetmek istiyorum. Merak edenlere duyurulur...