9 Mayıs 2015 Cumartesi

Bir Doktora Öğrencisinin İtirafları-7

(Bu yazıyı okumadan önce, 6. yazıyı okumak için tıklayın.)

Doktor Olduktan Sonra Yurda DönME!!

En son Mart 2013'de bu yazı dizisi kapsamında bir yazı yazmışım. 2 sene geçmiş aradan. Şimdi bakınca ne çabuk geçmiş dediğim, ama yaşarken ömrümden en az 10 yıl götüren, zaman zaman yaşama isteğimi elimden alan, krizlerin ve gel-gitlerin günlük hayatın tam da kendisi olan, marjinal değişikliklerle sürekli yenilenen bir hayat sürdüğüm iki yıl. Dile kolay... 

Aslında bu yazının başlığı "Bir Doktorun İtirafları" olmalıydı. 5 senedir tez ile yatıp tezle uyandığım, bitecek mi bitmeyecek mi diye bir an bile düşünmeden edemediğim, doktora tezim bitti. 16 aralık 2014 itibariyle de Doktor unvanımı aldım İspanya'daki üniversitemden. Savunmamın sonunda "tüm çileler bunun için miymiş! ya" diyerek hayal kırıklığımı ifade ettim beni orada yalnız bırakmayanlara. Aslında biliyordum tez bitince, doktor olunca kimsenin madalya takmayacağını. Yine insan o kadar emeğin karşılığını kompanse edecek bir şey bekliyor. Size acı bir haber vereyim. Öyle bir şey yok! O kadar emeğin karşılığını ancak kendi kendinize verebiliyorsunuz. Telkinlerle. O kadar zorluğa, 5 sene boyunca hayatınızı yaptığınız araştırmaya, yazmaya çalıştığınız teze endekslemeye karşılık, gençliğinizin tadını çıkaramamış olmaya değecek maddi bir kazanım kesinlikle edinemiyorsunuz. Manevi kazanım belki daha önemli ancak doktora travmasını atlatıp normal hayata dönmek en azından bir 3-4 ayınızı alıyor. Ben yeni yeni rutin hayata dönüyorum. Ve günlük rutinimde hala üniversite, akademik hayat, makale yazma, kongrede akademik sunum yapma, yeni bir araştırma ya başlamak yok.

Doktora denklik başvurusunda yaşadıklarım bana gösterdi ki bu ülke yurt dışında doktorasını yapmış, taze akademisyenleri istemiyor. Gizliden gizliye "geldiğiniz yere geri dönün" mesajı veriliyor. 24 nisanda Ankara'da yaptığım Üniversitelerarası Kurul ziyaretinden sonra öfkem hala dinmediği için blogumda bu konuyu yazarak yurt dışında doktorasını bitirir bitirmez ülkesine dönen taze akademisyenlerin mağduriyetini biraz azaltır belki diyerek bu yazıyı yazıyorum.

Durum doktora yaptığınız ülkeye bağlı olarak değişebilecek olmak ile beraber denklik sırasında istenen bazı belgelerin saçmalığı kesinlikle dikkatinizi çekecektir. 

İspanya bürokrasisiyle gözümde bir Kuzey Afrika ülkesi olmaktan çıkamadı benim için, orada yaşadığım yaklaşık 7 sene boyunca. Yüksek Lisans diplomamın aslı tam tamına 4 sene sonra verildi. Doktoramın bitmesi noel öncesine denk geldiği için diploma başvurumu yapabilmem 2 ay sonrasına- Şubat ayında gerçekleşti. Geçici doktora diplomamın elime geçmesi Mart 2015'i buldu. Denklik başvurusuna gittiğimde öğrendim ki geçici diplomanın bu ülkede bir kağıt parçası değerinde olduğunu gördüm. Doktora diploma aslının hazırlanması en az 1 sene sürecekmiş okulumun söylediğine göre. Benim elime geçmesi ise İspanya'dan vize almama, işten izin almama ve paramın olmasına bağlı. Tam bir ölme eşeğim ölme süreci anlayacağınız. Tabii bu süre zarfında bir üniversiteye öğretim üyesi olarak atanma ihtimaliniz yok. Yüksek Lisansınız tanınıyorsa öğretim görevlisi olarak atanıp 3-5 kuruşa çalışırım derseniz Türkiye'deki akademik dünyaya bir giriş yapabilirsiniz. Dışarıdan yarı-zamanlı ders vermek de olur derseniz saatine 40-70 tl arası bir ücreti kabullenmeniz gerekir. Akademisyen olarak işte değeriniz bu kadar. Türkiye'ye hoş geldiniz. (Artık daha iyi anlıyorum Türkiye'de Psikoloji alanında tam zamanlı akademisyen olanların aslında piyasada tutunamayacak olan psikologlardan çıkmasının ve piyasada çok iyi iş yapan psikologların da akademiye sadece uzaktan göz kırpmasının sebebini). 

Eğer Yüksek Lisans diplomanız da yurt dışından alınmışsa onun denkliğini almadan doktora denkliğine başvuramıyorsunuz (yönetmelik Ocak 2015'te değişmiş. Her şey paralel evrenden gelen akademisyenleri ekarte edelim derken kurunun yanında yaşın da yanmasından ibaret). Yüksek Lisans denkliği de torpilsiz koşullarda bir 6 ay sürüyormuş. Dolayısıyla bu da neredeyse bir akademik yıl kaybı demek.

Gelelim Doktora denklik için istenilen belgelere ve bunların analizine.
Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) Başkanlığı'nın web sitesinden en güncel bilgileri alabilirsiniz.
Belgelerinizi şiddetle elden teslim etmenizi öneririm. 
ÜAK Bilkent bölgesinde dağın başında bir yerde bulunan YÖK kampüsünün içinde. Toplu taşıma ile ulaşıcam diye inat ettiğim için bir hayli yürüdüm. Hava şartları yürüyüşe uygun değilse en sağlıklı ulaşım şekli Bilkent'e metro oradan taksi şeklinde olur. benden söylemesi. 

İSTENEN BELGELER

1. Başvuru sahibinin dilekçesi (İnternetten indirip dolduruluyor. En kolay belge. Teziniz YÖK ulusal tez merkezi veri tabanında yayınlansın mı diye bir şık var. Ben tabii ki HAYIR diye işaretleyeceğim. Bu kadar zorluk çıkaran bir bürokrasiden sonra kurusa bakmasınlar. İsteyen gitsin Katalan tez veri tabanından indirsin. Aralık 2015ten itibaren Google Scholar'da doğrudan çıkacak zaten arama yapılınca.)
2. Doktora yaptığı üniversitenin Yükseköğretim Kurulu tarafından tanındığına dair Yükseköğretim Kurulundan alınmış belge (Bunu doktoraya başlamadan almanızda fayda var. Ben Yüksek Lisans için almıştım ama doktora için almak aklıma gelmemişti. YÖK'ü telefonla arayıp geldiğim gün alabilir miyim dediğimde 30 iş günü içersinde alabiliyorsunuz iş yüküne bağlı olarak denildi. Madem doktora denkliğe başuramıyorum, çok kasmayayım dedim 24 nisanda yerinde dilekçeyle başvurdum. bugün itibariyle hala resmi cevabı bekliyorum)

3. Doktora diplomasının aslı (Doktora yaptığınız ülke diplomanızın aslını vermemişse boşuna başvuruya gidip vakit kaybetmeyin. Denklik ofisinde çalışanların bana tavsiyesi İspanya'ya baskı yapın diplomanızı biran önce versinler oldu. Geçici diploma değersiz. Bu arada diploma ve transkriptinizi mezun olduğunuz üniversitenin bağlı olduğu ülke koşulları doğrultusunda APOSTİLLETMEYİ unutmayın!)

4. Doktora diplomasının noter ya da Türk Dış temsilciliklerinden onaylı örneği ve tercümesi (Tercüme ve noter onaylarını mümkünse tanıdıklar aracılığıyla halledin. Ben Yüksek Lisans Diploma+Transkript+Doktora Transkript+Geçici Diplomayı apostilleriyle birlikte İspanyolca'dan Türkçe'ye 200 TLye tercüme ettirdim (Nisan 2015 fiyatı). Notere ise 4 belgenin 2şer kopyasının onaylanması için 600 küsür TL ödedim. Noter tanıdıktı. Tercümeyi de onların tanıdığı bir tercüman yaptı. 

5. Doktora diplomasına esas teşkil eden transkript’in aslı (bakınız 3. ve 4. madde)

6. Doktora diplomasına esas teşkil eden transkript’in noter onaylı örneği ve tercümesi (bakınız 3. ve 4. madde)

7. Yüksek lisans diplomasının noter onaylı örneği. Diploma yabancı ülkede alınmış ise;

a- Noter onaylı örneği ve tercümesi,  (bakınız 3. ve 4. madde)

b- Yükseköğretim Kurulundan alınmış denklik belgesinin noter onaylı örneği (Yüksek Lisans denkliğine doktoraya başlamadan, diplomanızı alır almaz başvurmanızda fayda var. Yoksa bir de bunun için zaman kaybediyorsunuz benden söylemesi. Tezinizi veremiyorsanız tezsiz yüksek lisans denkliği alma ihtimaliniz var. Bu durum doktora denkliğinizi tehlikeye düşürür mü bu da sorulması gereken bir soru. Benim yüksek lisans-doktora programım birleşik program olmasına rağmen sen önce git yüksek lisans denkliğine başvur dediler. Başvurdum. Kısmetse 2016dan önce bir cevap alırım).
8. Lisans diplomasının noter onaylı örneği. (Çok şükür lisans diplomam Türkiye'dendi. Lisans denkliğinde daha çok sıkıntı çıktığını biliyorum. Allah şimdiden lisans denkliği almak isteyenlere sabır versin.)
Diploma yabancı ülkede alınmış ise;
a- Noter onaylı örneği ve tercümesi,
b- Yükseköğretim Kurulundan alınmış denklik belgesinin noter onaylı örneği

9. Doktora diplomasına esas teşkil eden doktora tezinin ciltli bir örneği (Tezinizi üniversitenize vermek için bastırırken bir kaç kopya fazladan bastırın. Böylece bu belge de istenilen en kolay belge olmuş olur.)
10. Doktora diplomasına esas teşkil eden tezinin elektronik ortamda kaydı (CD veya  DVD ortamında) (Bu da kolay belgelerden)

11. Türkiye’de  doktoraya kabul için aranan dil yeterliliğini sağladığına ilişkin belgenin aslı veya  onaylı örneği (Bu belge biraz muallakta. Doktoraya gittiğiniz yıl için aranan dil yeterliliği mi yoksa döndükten sonra alınan yeterlilik mi? Ben risk almamak için hem bu sene YDSye girdim hem de doktoraya gitmeden girdiğim TOEFL, DELE ve KPDS sonuç belgelerimi de başvuru dosyama koydum. Size de bunu sormanızı tavsiye ederim).

12. Özgeçmiş (web sayfasındaki örnek formatında) (YÖK formatlı bir özgeçmiş olmakla beraber web sayfasındaki örnekte CV üzerinde isim soyad ibaresi yok. Bunu bilerek mi böyle istiyorlar yoksa yanlışlıkla mı böyle hatalı bir örnek koymuşlar bu da kafamı karıştırmıştı. Başvurumu yapamadığım için sormadım. Siz yanınızda iki versiyonunu da götürüp eksik belge riskini azaltabilirsiniz). 

13. Nüfus  cüzdanı fotokopisi, Yabancı uyruklular için çalışma izin belgesi. (Bu da kolay olan belgelerden.)

14. Doktora eğitimi için yapılan çalışma sürelerine ilişkin pasaportun ilgili sayfalarının fotokopisi (Risk almamak için kullandığınız tüm pasaportların kullanılmış tüm sayfalarının fotokopilerini çektirmenizi tavsiye ederim.)
ile Emniyet Genel Müdürlüğünden kişinin yurt dışına giriş-çıkışlarını gösteren yazı (Bu belgeyi pasaport polisi olan tüm ilçe emniyet müdürlüklerinden de alabilirsiniz. Yalnız iş yoğunluğumuz fazla şimdi başvurursanız bir kaç gün sonra alabilirsiniz siz en iyisi daha az yoğun olan ilçelere gidin (istanbul anadolu yakası için Kadıköy ilçe Em. Müd.deki polis Sabiha Gökçen'e, Tuzla'ya, Pendik'e gidin demişti) diyebilirler. İşiniz acilse ilçe emniyet müdürlüklerini pas geçip doğrudan havaalanlarının emniyet şubelerine gidip işinizi buralardan halledin derim. Ben Atatürk Havalimanı Şubesi'nden 15dk da aldım. Tabii şube havaalanı içinde olmadığı için binayı ve binanın içindeki ofisi bulmam yarım saati geçti.)

Bu listede bulunmayan ama yanınızda götürseniz iyi olur dediğim bir de ZARF dosya var. (Tezinizin ve diplomanızın içine sığacağı büyüklükte olmalı). Götürmediyseniz ve isterlerse kurumun bahçesindeki kantinden 1 TL ye satın alabilirsiniz. 


Yazımın sonunda ÜAK'daki denklik ofisinde çalışan 2 memura buradan teşekkür etmek istiyorum. Ellerinden geldiğince sorularımı cevaplayıp sabırlar benimle benzer durumda olan denklik almış ve almamış kişilerin dosyalarını inceleyip emsal durum bulmaya çalıştılar. Denklikle ilgili yönetmelik Ocak 2015'te değiştiği için sürecin zorlaştığını ve bu seneki kurulda bir çok hukukçu hoca olduğu için belgelerin çok sıkı incelendiğini de eklediler. 

Denklik maceram sonunda kendimi Türkiye'deki akademik hayattan biraz daha uzaklaşmış buldum. Kısmetse 2016 sonlarına doğru Türkiye'de de Doktor olarak tanınırlık kazanırım. Tabii bu kadar süre akademiden uzak kalınca tekrar dönesim gelir mi kestiremiyorum. Tek umudum bir araştırma bursu alıp en azından araştırma ortamlarından ve sürecinden uzak kalmamak. Ne de olsa 5 sene spor olsun diye doktora yapmadım. 

Yurt dışında doktora yapıp Türkiye'ye dönmeyi düşünen genç akademisyenlere tavsiyem denklik işlemlerinize dönmeden başlayıp bekleme sürecinde de Türkiye'den uzak bir ülkede akademik hayatlarına devam etmeleri. Ülkeye dönünce de her türlü entrikaya, ayak kaydırma oyunlarına, akademik kadro bulma sıkıntılarına, maaşların düşüklüğüne ve eğitimin kalitesizliğine hazırlıklı olmaları.

Tüm akademisyenlere kolay gelsin. Allah sabır versin...







19 Nisan 2015 Pazar

Kendini Pazarlama, Reklam Yapma, Görünürlük Kazanma

2015'in ilk dört ayı sona ererken blogumu çok ihmal ettiğimin farkındayım. Bu ne yazacak bir şeyimin olmamasından, ne de vakitsizlikten. Bu aralar kafamı yoran şey piyasada var olma şekilleri, yani bir nevi "ben buradayım" deme, yaptıklarını görünür kılma, kendini pazarlama. Pazarlama diyince aklıma hep varolanın makyajlı hali gelir. Yani aslında olmayan, ama idealde var olanın gösterilmesi. Eğitim sektöründe pazarlamanın her zaman verilen eğitimin değerini düşürdüğünü hissederim. Ne de olsa genel geçer olarak iyi kabul edilen eğitim kurumlarının ne reklamlarını görürüz, ne eğitim aldıklarını duyarız. Arada sadece organize ettikleri seminerleri, konferansları, kongreleri duyurmak için rastlarız onlara sosyal medyada. Psikoloji alanında da alanda adı markalaşmış olan duayenlerden, iyi terapist olduğu bilinen akademisyenlerden randevu almak için bazen araya tanıdık sokmak bile gerekebilir. Bu yoğunlukta çoğu zaten pazarlama işlerine kafa yormaz. Peki senelerce yurt dışında yaşamış, sonra İstanbul'da kendine yer edinmek isteyen bir uzman (yani ben) ne yapmalıyım? Bunun cevabını bu yazı aracılığıyla yüksek sesle düşünüp sizlerle paylaşmak istiyorum. Belki bir tavsiyeniz olur bana.

İspanya'dan döneli neredeyse 1,5 sene oluyor. Doktora tezimi verip senelerce almak için enerji sarf ettiğim ünvanıma henüz daha yeni yeni alışırken bu süreci biraz daha kendimi dinleme, ne yapmak istediğime karar verme, yeniden enerji kazanma, kafamı toparlama ve Türkiye piyasasını tanıma amacıyla nispeten yavaştan aldım. Henüz eğitim sektöründe, psikoloji dünyasında kısaca piyasada tam anlamıyla yerimi bulamamış olsam da geçen hafta katıldığım bir konferans sonrasında kendi kendime "artık kendimi ait hissedeceğim, temsil etmekten gurur duyacağım bir kurumsal kimlik edinsem fena olmaz" diye düşündüm. Zira kendimi birilerine tanıtırken ne yaptığımı anlatmakta zorlandığımı fark ettim. O kadar çok şey yaparken aslında hiç bir şey yapmıyormuşum gibi hissettim. Ama nereden başlamalı? Kurumsal bir yapıya mı girmeli? Kendi kurumumu kendim mi yaratmalıyım? Daha yolun çok başındayım...

Psikoloji bölümünde lisans okurken ekonomiye giriş dersi alırken dalga geçtiğim günler aklıma geliyor. Şimdi o günlere dönüp bakınca aslında ihtiyacımız olan ekonomiye girişten ziyade işletme ve pazarlama becerileriymiş ancak farkına varıyorum.

Türkiye'de Eğitim sektöründe bence öne çıkan bir kaç pazarlama stratejisi var. Birincisi eğitim almak/vermek. İkincisi Twitter'ı çok etkili bir şekilde kullanmak.  Bu iki stratejiyi birbiriyle iyi bağlayanların görünürlüğü artıyor ve yaptıklarının içerikleri aslında hep aynı olsa da piyasada popülerlikleri artıyor, takipçi kazanıyor ve bir nevi "celebritiy" olarak piyasaya hakim oluyorlar.

Psikoloji sektöründe ise daha çok kulaktan kulağa yayılma stratejisi öne çıkıyor. Belediyeler, STKlar gibi kurum ve kuruluşların halka açık seminerlerinde sunum yapmak, arada sosyal ve konvensiyonel tip medyada reçete tipi öneriler vermek de görünürlük kazanmak için yapılanlardan. 

Hem eğitim hem de psikoloji sektörü için diğer önemli bir pazarlama aracısı Blogcu Anneler. Aslında başlı başına ayrı bir sektör olan blogcu annelik sektörünü hayretler içinde takip etmeye devam ediyorum. Bilgi paylaşma, sosyal network oluşturma ve gündem yaratma güçlerini taktir etmekle birlikte anne olarak kazandıkları bir statüyü ticarileştirmeleri nedense tüylerimi diken diken ediyor. Belki de onlardan pazarlama dersi almam lazım bilemiyorum. 
Geçtiğimiz hafta karşılaştığım pazarlama sektöründe çok deneyimli olan eski bir arkadaşımla ettiğimiz muhabbette yine bu görünürlükten ve pazarlamadan konu açıldı. Ulaştığım sonuç şu oldu: Doktora yapmak yerine yüksek lisans sonrası İstanbul'a dönmüş olsaydım şimdiye piyasada kendime hakettiğim yeri edinmiş olurdum. İstanbul'a döndüğümün ilk aylarında, senelerin deneyimlisi olan psikoterapist bir meslektaşım "eğer sadece kendi ofisinde çalışmak istiyorsan ve oradan kazandığınla geçinmek istiyorsan 10 sene dayanmalısın." demişti de o 10 sene gözümde nasıl büyümüştü!

Yavaş yavaş ben de görünürlük kazanmak, kendimi pazarlamak, piyasada var olmak adına harekete geçmeye başladım. Hala "butik hizmet" anlayışımdan vazgeçmemekte ısrarcıyım. Hedefim binlerce insana ulaşmaktan ziyade uzmanlığımdan gerçekten yarar sağlayacak ihtiyaç sahiplerine ulaşmak. Çok yakında internet sayfam www.cocugunuzunpsikologu.com aktif olacak. Yeni bir logo ile karşınıza çıkacağım. Davet edildikçe konumla ilgili sunumlara, konuşmalara, çalıştaylara katılmaya çalışıyorum. Twitter profilimin gizliliğini kaldırdım. Belki bağırarak değil ama ARTIK BEN DE BURADAYIM diyorum. Kabuğumdan çıkıp acımasız piyasaya adım atmaya hazırım. 

Ne dersiniz? Var mı tavsiyeniz? Nereden başlamalı?



16 Kasım 2014 Pazar

3-12 Yaş Psikolojik ve Pedagojik Destek, Oyun Terapisi

Doktora tezi ile geçen yaklaşık 3 aylık bir aradan sonra bloguma geri dönüş yaparken ne yazsam ne yazsam diye düşünürken farkettim ki Eylül ayında başlayacağım dediğim 3-12 yaş arasında çocuklara psikolojik ve eğitimsel destek verme işimin detaylarını aktarmamışım. Yaptığım işi sizlerle paylaşmak istedim. Olur da çocuk psikoloğuna, pedagoga, oyun terapistine ihtiyacınız olursa işte buradayım. (Not: Aslında çocuk psikoloğu diye bir uzmanlık ünvanı yoktur. Pedagog ünvanı ise 90lı yıllarda pedagoji bölümlerinin kapanmasıyla artık verilmemektedir. Bunlar halk dilinde yaptığım işi en iyi anlatan ünvanlar olduğu için böyle yazıyorum. Lisansım Psikoloji, Yüksek Lisansım ve Doktoram Eğitim Psikolojisi. Lisans sonrası eğitimimi aldığım ülke olan İspanya'da Psiko-pedagog olarak geçen ünvanım Türkiye'de ise şimdilik Uzm. Psk. Pek yakında Dr. Psk. :)) )

Ünvanlarla ilgili kısa açıklamamdan sonra kendimi tanıtarak başlayayım.

Merhaba, Ben Uzm. Psikolog H. Billur Çakırer. Kendimden bahsetmeyi pek sevmem, ama kısa hayat hikayemi merak edenler için şu sayfa meraklarını gidermeye yardımcı olacaktır. 

Profesyonel Profilime Linkedin üzerinden
Akademik Profilime Academia üzerinden ulaşabilirsiniz.

Aldığım diğer eğitimleri merak edenler bana e-mail ile ulaşırsa kendileriyle tam metin özgeçmişimi paylaşabilirim. Her anlamıyla şeffaflıktan yanayım ve benden hizmet almak isteyen ailelerin, kurumların güvenini kazanmanın çok önemli olduğuna inanıyorum. 

Oyun terapisine olan ilgimi ve bu konudaki hayallerimi ise Hayallerimin Peşinde... İyileşme... Öğrenme... Oyun... başlıklı blog yazımda geçtiğimiz Şubat ayında sizlerle paylaşmıştım. Şubat ayından bu yana hayallerimi adım adım gerçekleştirdim.

İlk önce Bengi Semerci Enstitüsü'nden aldığım oyun terapisi eğitimini başarıyla tamamlayıp sertifikamı aldım. Hocalarım Prof. Dr. Bengi Semerci, Prof. Dr. Ferhunde Öktem ve Doç. Dr. Sait Uluç'a emeklerinden dolayı teşekkür ederim.

Tezimi verdikten sonra kendi işlerime odaklanmaya başladım. İlk işim oyun terapisi odamı ve ofisimi hazırlamak oldu. Ekim ayı itibariyle kendi yerimde danışanlarıma hizmet vermeye başladım. 


Kimlere Hizmet Sunuyorum?

3-12 yaş grubundaki çocuklara, onların ebeveynlerine, bu yaş grubundaki çocuklarla çalışan profesyonellere (öğretmen, psikolog, psikolojik danışman, çocuk bakıcısı, çocuk gelişim uzmanları), bu yaş grubundaki çocuklara yönelik hizmet veren kurumlara (çözüm ortaklarım ile birlikte) (okullar, sivil toplum kuruluşları, yerel yönetimler).



Ne gibi Hizmetler Veriyorum?

** Child Psychological Counseling & Intervention in English


** Asesoramiento Psicológico, Psicopedagógico Infantil (3-12 años) Intervención y Ludoterapia en Español (en Castellano)


3-12 yaş grubundaki çocukların 

- psikolojik ve pedagojik değerlendirilmesi.
- gelişim takibi
- eğitim odaklı desteklenmesi
- sosyal ve duygusal güçlük yaşayanlarına oyun terapisi
- okul odaklı sorunlara müdahale



Ailelere

- Okul seçimi
- Çocuk gelişimi takibi
- Psikolojik yönlendirme ve destek
- Çocuk eğitimi konusunda danışmanlık
- Çocuk bakıcısı seçimi


Profesyonellere

-Okul öncesi öğretmenlerine ve ana okullarında psikolojik destek veren psikolog ve psikolojik danışmanlara danışmanlık, yönlendirme, kariyer koçluğu, destek ve meslektaş grupları aracıyla bilgi ve deneyim paylaşımı.
- İhtiyaçlara özel hazırlanmış butik eğitim ve atölye çalışmaları



Kurumlara

- Öğrenci sorunlarını çözmek için okul-aile-öğrenci-psikolog modeli ile yürütülen işbirlikçi    psikolojik takip
Okul öncesi eğitim kurumlarında AR-GE,
- Eğitim programı değerlendirme, içerik oluşturma, revizyon
- Eğitim ve Psikoloji alanlarında proje bazlı danışmanlık
- Kurumsal ihtiyaçlar doğrultusunda hazırlanan ve yürütülen "tailor-made" atölye çalışmaları ve eğitimler


Nerede Hizmet Veriyorum? 

Kadıköy Belediyesi'nin bir paralel sokağında, Metrobüs Söğütlüçeşme Durağı'nın 3-4 dk yürüyüş mesafesinde.

Daha detaylı bilgi almak isterseniz...

Bana e-mail yoluyla ulaşarak başvurmak istediğiniz konu ile ilgili kısa bir bilgi yazıp telefon numaranızı bırakırsanız en kısa zamanda size ulaşırım.

billurcakirer (at) gmail (nokta) com

YETER Kİ ÇOCUKLAR MUTLU OLSUN!!!

21 Ağustos 2014 Perşembe

Meslek: Annelik Sorumlulukları: Proje Çocuk Yetiştirmek

Ara sıra meslektaşlarımla anneliği profesyonel bir meslek gibi gören, çocuklarına başarıyla sonuçlanması gereken birer proje gibi bakan kadınlarla ilgili beyin fırtınası yaparız. Örneklerini canlı canlı gördüğümüzde ise önce çocukların haline üzülürüz, annenin de farkındalık düzeyiyle ilgili şüphelere düşeriz. Geçenlerde tezim için okuduğum bir kitapta konuyla ilgili bir bölüm görünce bunu sizlerle paylaşmak istedim. Belki profesyonel anneler biraz ne yaptıklarının farkına varırlar da çocuklara dolaylı da olsa bir faydam dokunur. 


"Proje olarak çocuk” görüşünde, çocuğa gelecekteki potansiyeli açısından bakılır ve onun ebevenleri, ailesi ve eğitim kurumları tarafından kalıplanacak ve şekillendirilecek biri olduğu kabul edilir. Çocuk içinkoyulacak hedefler ve yapılacak etkinlikler yetişkinler tarafından belirlenir. Çıktılar önceden belirlenmiştir ve bunlar çocuğu sürekli gelecekteki yaşlarına ve rollerine hazırlayan “yukarıdan aşağıya” bakış açısından geliştirilmiştir. “Varlık olan çocuk” görüşü erken yaştaki çocuğun bir birey olarak özerk olarak geliştiğini ve öğrenmek ve büyümek için kendi itici gücüne sahip olduğunu ima eder. “Varlık olan çocuk” eğitmen olan değil destekleyici olan yetişkinlere ihtiyaç duyar ve güncel ihtiyaçları ve ilgileri doğrultusunda  kendi hedeflerini ve yapacakları etkinlikleri belirleyebilir. “Varlık olan çocuk” görüşü “proje olarak çocuk” görüşüne nazaran çocuğa anlamlı bir farkla daha çok güç ve daha fazla temsiliyet atfeder. (Brock, Dodds, Jarvis ve Olusoga, 2009, p. 57) 

Şimdi bir dakika durup kendinize bir sorun. Siz çocuğunuzun bugün mutlu olmasına, kendi kararlarını alabilmesine, davranışları sonucunda yüzleşeceği sonuçların sorumluluğunu alabilmesi için ona destek mi oluyorsunuz? Yoksa onun için en iyisini ben düşünürüm diyerek onun aciz bir varlık olduğunu kabul edip, hayat dersinizin proje ödevinden A+ ile geçmek için çocuğunuz mükemmel olsun diye sürekli onu düzeltmeyi, onun yerine konuşmayı, onun yerine karar almayı tercih ediyorsunuz?


Karar sizin. Ama şimdiden söyleyeyim sonra bu kararınızdan pişman olma lüksünüz yok...



Kaynak: 
Brock, A., Dodds, S., Jarvis, P., & Olusoga, Y. (2009). Perspectives on play: learning for life. Routledge.

Çocuklar kimdir? Çocukları Tanıyın...

28 Temmuz 2014 Pazartesi

Okulları Tanıyorum, Kendimi Tanıyorum

Bazı aileler tatile çıkmadan çocuklarını hangi okullara göndereceklerine karar verdiler. Bazılarının ise acelesi yok, tatil bitsin, eylül gelsin bakarız düşüncesindeler. Çocukları için en iyi okulun hangisi olduğuna karar vermekte güçlük çeken ailelere önce kendilerini, sonra okulları tanımalarını tavsiye ediyorum. 

Gelecekte gerçekleştirmek istediğim bir proje için bu seneyi okullara tanımaya adadım kendimi. Bu yazım aracılığıyla özellikle İstanbul'da anadolu yakasındaki anaokullarına beni davet etmek isteyenlere ulaşmak istiyorum. 

Tezimi bitirebilmek için Mayıs ayı sonunda işimden istifa etmiştim. Haftalar geçti ve her geçen gün kararımın ne kadar doğru olduğunu tezimde aşama kaydettikçe daha fazla hissetmeye başladım. Temmuz ayının ilk günlerinde ise bir arkadaşım anaokullarına CV yollayıp part time iş aradığını, böylece 2 anaokulunda pozisyon bulduğunu, eylülde başlamak üzere iş bulmak için yazın başvuru yapmak gerektiğini söyleyince ben de vakit kaybetmeden anaokullarını googlelayıp part-time psikolog ihtiyacı olabilecek butik anaokullarına başvurdum. Kaç anaokuluna mail attım bilmiyorum, ancak 2 anaokulundan ile iş görüşmesi, 1 anaokulundan ise tanışmak için geri dönüş aldım. 

Görüşmeye gittiğim ilk anaokulu sımsıcak, geleneksel bir mahalle anaokuluydu. İş görüşmesi değil de, eğitimsel sohbete gitmişim gibi oldu. Ortam cıvıl cıvıl ve enerji doluydu. Sınıfları gezdiğimde dans eden çocukların arasına karışmamak için kendimi zor tuttum. 

İkinci anaokulu ise kayıtlarını çoktan doldurmuş, montesori eğitimi veren bir anaokuluydu. Ortalık çok sessiz ve sakindi. Hatta ben tatilde misiniz diye bile sordum. "Şimdi dinlenme saati ama genelde de sessizdir anaokulumuz" diye bir cevap aldım. Dinlenme saati olduğu için okulu gezmeye fırsatım olmadı. Ama binadan çıkarken enerjimin tutmadığını hissettim. 

Tanışmak için geri dönüş yapan anaokuluna gitme fırsatım olmadı. Ama daha sonra iş ilanını görüp başvurduğum bir başka anaokuluna ve uzun zamandır uzaktan takip ettiğim bir okula gittim (bu okulu çok beğendiğim için ayrı bir yazıda bahsetmeye karar verdim). 

Yaptığım görüşmeler sırasında Türkiye'de anaokulunda çalışan psikologlardan beklenilen ilk şeyin testörlük olduğunu anladım. Daha sonra ailelerin gözünü boyama (ya da ikna edebilme diyelim) potansiyeli de önemli bir ölçüttü. Görüştüğüm anaokullarının birinde geçen sene çalışmış psikoloğa bir sene boyunca neler yaptığını sorduğumda bütün testleri uyguladım diye bir cevap alınca irkildiğimi itiraf etmeliyim. Başka bir anaokulu ise ilk sorusunda hangi testleri yapıyorsunuz diye sordu. Ben felsefik duruşumu açıklamaya çalıştığımda "ama aileler bilimsel sonuçlar görmek istiyorlar" yanıtını aldım. Kusura bakmayın ama bu yanıt beni ikna etmedi. Çünkü burası bireysel eğitim vermekle övünen, her çocuğun kendi hızıyla öğrenmesini destekleyen bir kurumdu ama standardize edilmiş testler uygulanmasını talep etmesiyle bana sadece bir paradoksu çağrıştırdı. 

Nedenini anlatayım...

Öncelikle psikolojik testin ne olduğunu öğrenmek gerek. Daha sonra da ölçek, envanter, görüşme formları, projektif testler vs vs gibi diğer ölçme araçlarını ve bunların farklarını. Bunları öğrendikten sonra uygulanan ölçme aracının ne kadar güncel olduğunu araştırmak gerek. 


Ölçümlerde kullanılan normlar günümüz çocuklarının yaşam standartlarına, kültürel farklılıklara ne kadar duyarlı? Çocukları yaşadıkları sosyal bağlam içinde mi değerlendiriyor, yoksa sadece bir biyolojik varlık olarak mı? Gerçekten ölçüm gerektiren tüm alanları değerlendiriyor mu? Ayrıca test uygulama nedeniniz nedir? Mesela envanterler gelişim takibi için tüm çocuklara uygulanabilecekken testlerin sadece bir şeylerden şüphelenilen çocuklara uygulanması etik açıdan daha uygundur. Piyasada sıklıkla uygulanan bazı "okula hazır oluşluk" ya da "okul olgunluğu" testlerinin bir kısmının artık çıktıkları ülkelerde güncelliklerini yitirdikleri için kullanılmadıklarını, diğer bazı testlerin de okul olgunluğunu sadece akademik (bilişsel) ve sosyal boyutuyla ölçerlerken duygusal boyutu hiçe saydıklarını biliyorum. 

Felsefem doğrultusunda, özellikle anaokulu düzeyinde uygulanan bir çok testin Amerikan ekolünün bir parçası olması ve bireysel farklılıkları hiçe sayıp tüm çocukları sayısallaştırarak belli kalıplara sokmaya çalışarak değerlendirme yapmalarından dolayı bu uygulamalara sıcak bakmamam. Test uygulamasını bilmiyor değilim. Sağolsun hocalarımız bu psikolojik testler konusunda Hacettepe'de bize uygulamalı olarak çok sağlam eğitimler verdiler. Üstüne de Türk Psikologlar Derneği'nde ya da diğer derneklerden aldığım psikolojik değerlendirme araçlarıyla ilgili eğitimleri de aldım. Ama anaokuluna görüşmeye gittiğimde ilk sorulan soru test yapıyor musunuz olunca, ben orada çalışamayacağımı anlıyorum. Test yapmayı biliyorum ama felsefe olarak yapmayı çok yerinde bulmuyorum diyorum. Eee peki nasıl ölçüyorsunuz diye soruyorlar. Gözlem ve görüşme diyorum. Gözlem ve görüşmenin güçünü küçümseyen anaokulları sorumlularının bu iki yöntemin bilimsel araştırmalarda ne kadar önemli veri toplama araçları olduklarını bilmediklerini düşünüyorum. Ayrıca her seferinde Klinik Psikolog olmadığımı ve Eğitim Psikoloğunun yaklaşımı nasıldır bunu açıklamaya çalışıyorum ısrarla. Şu yazımda da uzun uzadıya anlatmıştım Klinik Psikologların neden anaokullarında çalışmasına sıcak bakmadığımı. Bu yüzden burada uzun uzadıya tekrarlamayacağım. 

Her görüşmede kendimi biraz daha tanıdım ve psikologların sadece testör olarak görüldüğü, aileleri hassas konularda ikna etmek için çabaladığı anaokullarında çalışamayacağımı anladım. Çocuğa değer verilen, ailelerin nabzına göre şerbet veren değil, eğitim felsefesi ve bir duruşu olan okullarda kendimi daha iyi hissettiğimi farkettim. 

Eylül itibariyle part-time çalışacağım okulu buldum neyseki. Ama psikolog olarak değil İngilizce-İspanyolca öğretmeni olarak çalışmanın bu sene bana daha çok şey öğreteceğine karar verdim. Öğleden sonraları ise Kadıköy'deki yerimde oyun terapisine, çocuk odaklık pedagojik danışmanlığa, okul öncesi eğitim odaklı ebeveyn, öğretmen ve kurum danışmanlığına başlayacağım (ayrıntılar için eylül'ü bekleyin). 

Bu yazımı okuyup okuluyla beni tanıştırmak isteyenler olursa lütfen comment kısmına mesajınızı ve e-mail adresinizi bırakın. Kurumlar uzman tanıyarak, uzmanlar da kurum tanıyarak kendilerini daha iyi tanırlar. 

Herkese iyi tatiller....



17 Haziran 2014 Salı

III. İstanbul Çocuk ve Gençlik Sanat Bienali

Bienal denilince aklıma nedense hep sadece İstanbul Bienali gelirdi. En sonuncusuna gidememiş olsam da denk geldiğimde ziyaret ettiğim sergilerden hala aklımda kalan bir kaç eser vardır. Meğer bu bienalin Çocuk ve Gençlik versiyonu da varmış. İlki 2010'da yapılmış etkileyici bu etkinliği şans eseri Eğitim Sanatı Dostları Derneği'nde Waldorf Pedagojisi üzerine çalışmalar yürüten Şafak Hanım'ın Masa Tiyatrosu gösterisine beni davet etmesiyle öğrendim. Masa Tiyatrosu'nu neyse ki IPA World Conference 2014 kapsamında izlemiştim, çünkü Bienal kapsamındaki gösterilerine gitmek kısmet olmadı. Waldorf Pedagojisi ilginizi çekiyorsa 21 Hazirandaki Euritmi Gösterisi'ni kaçırmayın derim. Ayrıntılara şuradan ulaşabilirsiniz.

"Küçük Olan İyidir" temasıyla 15 Mayıs- 15 Haziran 2014 tarihlerinde gerçekleştirilen 3. İstanbul Çocuk ve Gençlik Bienali programında ilgi alanıma giren "Oyun ve Eğitim: Çocuğun hayatındaki bağdaşamayan iki gerçeklik mi?" başlıklı yetişkin eğitimini görünce çok heyecanlandım. Haftaiçi çalışmıyor olmanın da verdiği rahatlıkla düştüm yollara. Daha önce adını duymadığım yerini haritada görünce bile tanıyamadığım Mustafa Kemal Merkezi'ni tahminimden daha kolay buldum. Bienalin ana alanı olarak seçilen bu mekan beni daha girer girmez büyüledi. 
ASLI
Yetişkin eğitiminin kontenjanı 40 kişilik olmasına rağmen talep çok azdı. Organize eden görevlinin "çocukları getirmek kolay, ama yetişkinleri ikna etmek çok zor" yorumu manidardı. Yetişkin eğitimi yaklaşık 2 saat sürdü.Yeni bilgi ve yeni bir yaklaşım öğrendiğimi söyleyemeyecek olsam da oyun kavramının yetişkinler için ne kadar farklı anlamlara geldiğini ve sosyal yapılandırmacılığın ne kadar ütopik ve uygulanamaz olarak görüldüğünü farkettiğimi belirtmeden geçmemeliyim. Bir katılımcının "bize okulda social constructivism öğretiler ama uygulanabilir değil ki" gibilerinden ettiği yoruma karşılık eğitimcinin yaptığı "ben social constructivist değilim ki bana niye öyle bakıyorsun" gibilerden verdiği cevap hala kulağımda çınlıyor. Kapitalist sisteme hizmet eden eğitim sistemlerinden gelenlerin böyle düşünmesi çok doğal aslında. Kendimden hatırlıyorum yüksek lisansın birinci yılında aldığım bir derste final ödevimi bu konu üzerine yapmıştım: kapitalist düzende sosyal yapılandırmacı bir eğitim sistemi ne kadar realist ve uygulanabilir? Sanırım insanlarımız daha kolaya, hazırcılığa, kesin yönergelere, yaratıcılığa yer olmayan programlar uygulamaya alışmış olmalı ki sosyal yapılandırmacılık bir ütopya gibi algılanıyor. Güzel örneklerini görmeseydim belki ben de öyle algılamaya devam ederdim. Görebildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. 

Bienalin sergisinden ise tam anlamıyla büyülendim. Hem devlet okullarından, hem özel okullardan, hem de güzel sanatlar liselerinden çeşitli çocuk ve genç sanatçının yapıtlarındaki sosyal mesajları içinizde hissetmemek mümkün değildi. Çocuk gelinler, aile içi şiddet, engellilik ilk göze çarpan temalardı. 


Penguenlerin bulunduğu yapıtı görünce aklıma tabii ki hemen Gezi olayları geldi. Tahminimce bunu yapan sanatçı(lar) da Gezi'ye selam göndermek istemişlerdi. Gençler ve çocuklar eserleri aracılığıyla toplumsal olaylara duyarsız kalmadıklarını ispat ediyorlardı. 


Serginin en beğendiğim eseri bu yazının başında yer verdiğim Hayallerden Yarınlara konulu "Aslı" isimli yapıttı. 

Gençler ve çocuklar sevilen ressamları da unutmamışlardı ve onları kendilerince yorumlamışlardı. 


Çocuk ve Gençlik Bienali'nde bile bu kadar yoğun sosyal mesaj varken mevcut eğitim sisteminin bu mesajlara kulaklarını kapamadığını kaç kişi söyleyebilir?

Türkiye'de nitelik yerine niceliğe önem verildikçe, kaliteli iş yapmak yerine makyaj yapalım güzel görünsün, daha sonra makyaj akarsa çaresini o zaman düşünürüz vizyonsuzluğu değer gördükçe idealist eğitimcilerin işi çok zor. Hepimize kolay gelsin.

Hoşuma giden bir kaç eserin daha fotoğrafı ile bu yazımı sona erdiriyorum. Sanatçı çocuklara ve gençliğe hakettikleri desteğin verilmesini diliyorum...