28 Temmuz 2014 Pazartesi

Okulları Tanıyorum, Kendimi Tanıyorum

Bazı aileler tatile çıkmadan çocuklarını hangi okullara göndereceklerine karar verdiler. Bazılarının ise acelesi yok, tatil bitsin, eylül gelsin bakarız düşüncesindeler. Çocukları için en iyi okulun hangisi olduğuna karar vermekte güçlük çeken ailelere önce kendilerini, sonra okulları tanımalarını tavsiye ediyorum. 

Gelecekte gerçekleştirmek istediğim bir proje için bu seneyi okullara tanımaya adadım kendimi. Bu yazım aracılığıyla özellikle İstanbul'da anadolu yakasındaki anaokullarına beni davet etmek isteyenlere ulaşmak istiyorum. 

Tezimi bitirebilmek için Mayıs ayı sonunda işimden istifa etmiştim. Haftalar geçti ve her geçen gün kararımın ne kadar doğru olduğunu tezimde aşama kaydettikçe daha fazla hissetmeye başladım. Temmuz ayının ilk günlerinde ise bir arkadaşım anaokullarına CV yollayıp part time iş aradığını, böylece 2 anaokulunda pozisyon bulduğunu, eylülde başlamak üzere iş bulmak için yazın başvuru yapmak gerektiğini söyleyince ben de vakit kaybetmeden anaokullarını googlelayıp part-time psikolog ihtiyacı olabilecek butik anaokullarına başvurdum. Kaç anaokuluna mail attım bilmiyorum, ancak 2 anaokulundan ile iş görüşmesi, 1 anaokulundan ise tanışmak için geri dönüş aldım. 

Görüşmeye gittiğim ilk anaokulu sımsıcak, geleneksel bir mahalle anaokuluydu. İş görüşmesi değil de, eğitimsel sohbete gitmişim gibi oldu. Ortam cıvıl cıvıl ve enerji doluydu. Sınıfları gezdiğimde dans eden çocukların arasına karışmamak için kendimi zor tuttum. 

İkinci anaokulu ise kayıtlarını çoktan doldurmuş, montesori eğitimi veren bir anaokuluydu. Ortalık çok sessiz ve sakindi. Hatta ben tatilde misiniz diye bile sordum. "Şimdi dinlenme saati ama genelde de sessizdir anaokulumuz" diye bir cevap aldım. Dinlenme saati olduğu için okulu gezmeye fırsatım olmadı. Ama binadan çıkarken enerjimin tutmadığını hissettim. 

Tanışmak için geri dönüş yapan anaokuluna gitme fırsatım olmadı. Ama daha sonra iş ilanını görüp başvurduğum bir başka anaokuluna ve uzun zamandır uzaktan takip ettiğim bir okula gittim (bu okulu çok beğendiğim için ayrı bir yazıda bahsetmeye karar verdim). 

Yaptığım görüşmeler sırasında Türkiye'de anaokulunda çalışan psikologlardan beklenilen ilk şeyin testörlük olduğunu anladım. Daha sonra ailelerin gözünü boyama (ya da ikna edebilme diyelim) potansiyeli de önemli bir ölçüttü. Görüştüğüm anaokullarının birinde geçen sene çalışmış psikoloğa bir sene boyunca neler yaptığını sorduğumda bütün testleri uyguladım diye bir cevap alınca irkildiğimi itiraf etmeliyim. Başka bir anaokulu ise ilk sorusunda hangi testleri yapıyorsunuz diye sordu. Ben felsefik duruşumu açıklamaya çalıştığımda "ama aileler bilimsel sonuçlar görmek istiyorlar" yanıtını aldım. Kusura bakmayın ama bu yanıt beni ikna etmedi. Çünkü burası bireysel eğitim vermekle övünen, her çocuğun kendi hızıyla öğrenmesini destekleyen bir kurumdu ama standardize edilmiş testler uygulanmasını talep etmesiyle bana sadece bir paradoksu çağrıştırdı. 

Nedenini anlatayım...

Öncelikle psikolojik testin ne olduğunu öğrenmek gerek. Daha sonra da ölçek, envanter, görüşme formları, projektif testler vs vs gibi diğer ölçme araçlarını ve bunların farklarını. Bunları öğrendikten sonra uygulanan ölçme aracının ne kadar güncel olduğunu araştırmak gerek. 


Ölçümlerde kullanılan normlar günümüz çocuklarının yaşam standartlarına, kültürel farklılıklara ne kadar duyarlı? Çocukları yaşadıkları sosyal bağlam içinde mi değerlendiriyor, yoksa sadece bir biyolojik varlık olarak mı? Gerçekten ölçüm gerektiren tüm alanları değerlendiriyor mu? Ayrıca test uygulama nedeniniz nedir? Mesela envanterler gelişim takibi için tüm çocuklara uygulanabilecekken testlerin sadece bir şeylerden şüphelenilen çocuklara uygulanması etik açıdan daha uygundur. Piyasada sıklıkla uygulanan bazı "okula hazır oluşluk" ya da "okul olgunluğu" testlerinin bir kısmının artık çıktıkları ülkelerde güncelliklerini yitirdikleri için kullanılmadıklarını, diğer bazı testlerin de okul olgunluğunu sadece akademik (bilişsel) ve sosyal boyutuyla ölçerlerken duygusal boyutu hiçe saydıklarını biliyorum. 

Felsefem doğrultusunda, özellikle anaokulu düzeyinde uygulanan bir çok testin Amerikan ekolünün bir parçası olması ve bireysel farklılıkları hiçe sayıp tüm çocukları sayısallaştırarak belli kalıplara sokmaya çalışarak değerlendirme yapmalarından dolayı bu uygulamalara sıcak bakmamam. Test uygulamasını bilmiyor değilim. Sağolsun hocalarımız bu psikolojik testler konusunda Hacettepe'de bize uygulamalı olarak çok sağlam eğitimler verdiler. Üstüne de Türk Psikologlar Derneği'nde ya da diğer derneklerden aldığım psikolojik değerlendirme araçlarıyla ilgili eğitimleri de aldım. Ama anaokuluna görüşmeye gittiğimde ilk sorulan soru test yapıyor musunuz olunca, ben orada çalışamayacağımı anlıyorum. Test yapmayı biliyorum ama felsefe olarak yapmayı çok yerinde bulmuyorum diyorum. Eee peki nasıl ölçüyorsunuz diye soruyorlar. Gözlem ve görüşme diyorum. Gözlem ve görüşmenin güçünü küçümseyen anaokulları sorumlularının bu iki yöntemin bilimsel araştırmalarda ne kadar önemli veri toplama araçları olduklarını bilmediklerini düşünüyorum. Ayrıca her seferinde Klinik Psikolog olmadığımı ve Eğitim Psikoloğunun yaklaşımı nasıldır bunu açıklamaya çalışıyorum ısrarla. Şu yazımda da uzun uzadıya anlatmıştım Klinik Psikologların neden anaokullarında çalışmasına sıcak bakmadığımı. Bu yüzden burada uzun uzadıya tekrarlamayacağım. 

Her görüşmede kendimi biraz daha tanıdım ve psikologların sadece testör olarak görüldüğü, aileleri hassas konularda ikna etmek için çabaladığı anaokullarında çalışamayacağımı anladım. Çocuğa değer verilen, ailelerin nabzına göre şerbet veren değil, eğitim felsefesi ve bir duruşu olan okullarda kendimi daha iyi hissettiğimi farkettim. 

Eylül itibariyle part-time çalışacağım okulu buldum neyseki. Ama psikolog olarak değil İngilizce-İspanyolca öğretmeni olarak çalışmanın bu sene bana daha çok şey öğreteceğine karar verdim. Öğleden sonraları ise Kadıköy'deki yerimde oyun terapisine, çocuk odaklık pedagojik danışmanlığa, okul öncesi eğitim odaklı ebeveyn, öğretmen ve kurum danışmanlığına başlayacağım (ayrıntılar için eylül'ü bekleyin). 

Bu yazımı okuyup okuluyla beni tanıştırmak isteyenler olursa lütfen comment kısmına mesajınızı ve e-mail adresinizi bırakın. Kurumlar uzman tanıyarak, uzmanlar da kurum tanıyarak kendilerini daha iyi tanırlar. 

Herkese iyi tatiller....



17 Haziran 2014 Salı

III. İstanbul Çocuk ve Gençlik Sanat Bienali

Bienal denilince aklıma nedense hep sadece İstanbul Bienali gelirdi. En sonuncusuna gidememiş olsam da denk geldiğimde ziyaret ettiğim sergilerden hala aklımda kalan bir kaç eser vardır. Meğer bu bienalin Çocuk ve Gençlik versiyonu da varmış. İlki 2010'da yapılmış etkileyici bu etkinliği şans eseri Eğitim Sanatı Dostları Derneği'nde Waldorf Pedagojisi üzerine çalışmalar yürüten Şafak Hanım'ın Masa Tiyatrosu gösterisine beni davet etmesiyle öğrendim. Masa Tiyatrosu'nu neyse ki IPA World Conference 2014 kapsamında izlemiştim, çünkü Bienal kapsamındaki gösterilerine gitmek kısmet olmadı. Waldorf Pedagojisi ilginizi çekiyorsa 21 Hazirandaki Euritmi Gösterisi'ni kaçırmayın derim. Ayrıntılara şuradan ulaşabilirsiniz.

"Küçük Olan İyidir" temasıyla 15 Mayıs- 15 Haziran 2014 tarihlerinde gerçekleştirilen 3. İstanbul Çocuk ve Gençlik Bienali programında ilgi alanıma giren "Oyun ve Eğitim: Çocuğun hayatındaki bağdaşamayan iki gerçeklik mi?" başlıklı yetişkin eğitimini görünce çok heyecanlandım. Haftaiçi çalışmıyor olmanın da verdiği rahatlıkla düştüm yollara. Daha önce adını duymadığım yerini haritada görünce bile tanıyamadığım Mustafa Kemal Merkezi'ni tahminimden daha kolay buldum. Bienalin ana alanı olarak seçilen bu mekan beni daha girer girmez büyüledi. 
ASLI
Yetişkin eğitiminin kontenjanı 40 kişilik olmasına rağmen talep çok azdı. Organize eden görevlinin "çocukları getirmek kolay, ama yetişkinleri ikna etmek çok zor" yorumu manidardı. Yetişkin eğitimi yaklaşık 2 saat sürdü.Yeni bilgi ve yeni bir yaklaşım öğrendiğimi söyleyemeyecek olsam da oyun kavramının yetişkinler için ne kadar farklı anlamlara geldiğini ve sosyal yapılandırmacılığın ne kadar ütopik ve uygulanamaz olarak görüldüğünü farkettiğimi belirtmeden geçmemeliyim. Bir katılımcının "bize okulda social constructivism öğretiler ama uygulanabilir değil ki" gibilerinden ettiği yoruma karşılık eğitimcinin yaptığı "ben social constructivist değilim ki bana niye öyle bakıyorsun" gibilerden verdiği cevap hala kulağımda çınlıyor. Kapitalist sisteme hizmet eden eğitim sistemlerinden gelenlerin böyle düşünmesi çok doğal aslında. Kendimden hatırlıyorum yüksek lisansın birinci yılında aldığım bir derste final ödevimi bu konu üzerine yapmıştım: kapitalist düzende sosyal yapılandırmacı bir eğitim sistemi ne kadar realist ve uygulanabilir? Sanırım insanlarımız daha kolaya, hazırcılığa, kesin yönergelere, yaratıcılığa yer olmayan programlar uygulamaya alışmış olmalı ki sosyal yapılandırmacılık bir ütopya gibi algılanıyor. Güzel örneklerini görmeseydim belki ben de öyle algılamaya devam ederdim. Görebildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. 

Bienalin sergisinden ise tam anlamıyla büyülendim. Hem devlet okullarından, hem özel okullardan, hem de güzel sanatlar liselerinden çeşitli çocuk ve genç sanatçının yapıtlarındaki sosyal mesajları içinizde hissetmemek mümkün değildi. Çocuk gelinler, aile içi şiddet, engellilik ilk göze çarpan temalardı. 


Penguenlerin bulunduğu yapıtı görünce aklıma tabii ki hemen Gezi olayları geldi. Tahminimce bunu yapan sanatçı(lar) da Gezi'ye selam göndermek istemişlerdi. Gençler ve çocuklar eserleri aracılığıyla toplumsal olaylara duyarsız kalmadıklarını ispat ediyorlardı. 


Serginin en beğendiğim eseri bu yazının başında yer verdiğim Hayallerden Yarınlara konulu "Aslı" isimli yapıttı. 

Gençler ve çocuklar sevilen ressamları da unutmamışlardı ve onları kendilerince yorumlamışlardı. 


Çocuk ve Gençlik Bienali'nde bile bu kadar yoğun sosyal mesaj varken mevcut eğitim sisteminin bu mesajlara kulaklarını kapamadığını kaç kişi söyleyebilir?

Türkiye'de nitelik yerine niceliğe önem verildikçe, kaliteli iş yapmak yerine makyaj yapalım güzel görünsün, daha sonra makyaj akarsa çaresini o zaman düşünürüz vizyonsuzluğu değer gördükçe idealist eğitimcilerin işi çok zor. Hepimize kolay gelsin.

Hoşuma giden bir kaç eserin daha fotoğrafı ile bu yazımı sona erdiriyorum. Sanatçı çocuklara ve gençliğe hakettikleri desteğin verilmesini diliyorum...



28 Mayıs 2014 Çarşamba

28 Mayıs Dünya Oyun Oynama Gününde Siz Ne Oynadınız?

Sizi bilmem ama ben güne oyunla başlıyorum. İster bağımlılık diyin isterseniz el alışkanlığı gözümü açar açmaz İpad'imi elime alır ve 1 el Candy Crush oynarım. Aynı şekilde işe giderken bindiğim deniz otobüsünde, iş sırasında kafamı dağıtmak için, eve dönerken metrobüs yolculuğu sırasında da oynarım. Candy Crush sayesinde gördüm ki "practice makes it perfect" ya da "her oyunda başarılı olabilirsin yeter ki ısrarcı ol, vazgeçme, denemekten yorulma, yenilmekten korkma." 



Çocukluğuma geri döndüğümde ne kadar şanslıymışım diyorum. Evimizin bahçesinde, ayva ve incir ağacının altında, mahalle ortamının sıcaklığında abimin arkadaşlarıyla misket oynayarak, kendi arkadaşlarımla barbi bebeklerimize elbise dikerek büyüdüm. Sokağımızın sonunda küçük de olsa bize yeten bir oyun parkımız bile vardı. Henüz anne ve babalarımızın akademik kaygıları yüzünden oyun saatlerimizin tehlikeye girmediği dönemlerdi. 

Ve yıllar geçti...
Abim deliler gibi bilgisayar oyunlarına kaptırdığı yıllarda ben de sanırım kendimi kitaplara kaptırdım. Zira bahçeli evimizden taşındıktan sonra orta okul yıllarım sırasında neler oynadığımı hatırlamıyorum. Günler ev-yol-okul-ders çalışmak arasında geçti. Yaz tatillerinde bir ara King'e  ve Batak'a sardığımızı hatırlıyorum. Lise yıllarımın son yılında 4-5 kişilik grubumuzda Taboo oynamak en keyif aldığımız şeydi. Üniversitede arada dart ve bilardo oynardık. Şimdi bakıyorum da büyüdükçe ne kadar da renksizleşmiş oyun hayatım. 

Oyunun gücüne inanmaya başlamam Council Of Europe'un bünyesindeki Democratic Leadership Programme sırasında aldığımız informal öğretim tekniklerini kullanan eğitimler sırasında oldu. Daha sonra çocukların oyunlarını izlemeye ve anlamaya başlayınca oyun bünyemde bir tutku haline geldi. Çocuklara İngilizce öğretirken hep oyunu kullandım. Doktora tezim de malum oyunla öğrenme üzerine. Bir yandan da oyun terapistliğine başladım.  Fırsat bulduğum ya da denk geldiğim ortamlarda genellikle oyun oynayanları gözlemlemeyi tercih etsem de çocuklarla oyun oynamaktan inanılmaz keyif aldığımı bir gün beni oyun oynarken görürseniz anlarsınız.

Bugün, 28 Mayıs, Dünya Oyun Oynama Günü dolayısıyla oyun tutkumu sizlerle paylaşmak istedim. Eğer siz de benim bu tutkumu paylaşıyorsanız bu yazıyı okuduktan sonra bugün ne oynadığınızı yazmanızı rica edeceğim...

Dünya Oyun Oynama günü Çocuk Hakları Sözleşmesi'nin 31. maddesinin savunucuları tarafından büyük bir neşeyle kutlanır. Bu madde özetle şöyle der: Boş zamanlarımı değerlendirmem, oynamam, eğlenmem için çocuk bahçeleri, çocuk kulüpleri, kitaplıklar, spor okulları açılır. Her çocuk böyle faaliyetlere özendirilir. Bunlardan yararlanmak hepimizin hakkıdır. 

İstanbul'da bu günü kutlamak için sahiplenen kurumların ağırlıklı olarak Okul Öncesi Eğitim ile bağlantılı olduğunu gözlemlediğimde oyunun akademik kaygılara yenik düştüğü sonucuna vardım. İşte sırf bu yüzden Dünya Oyun Oynama gününü bence çocuklar kadar yetişkinler de sahiplenmeli.



Bu sene Marmara Üni. Atatürk Eğitim Fak. Okul Öncesi Eğitim Bölümü ile mezunu olduğum lisemin ortaklaşa organize ettikleri etkinliği görünce çok heyecanlandım. Ama maalesef mesai derdi yüzünden bu etkinlikleri izleyemedim. Umarım seneye yakalarım. Siz de gelecek sene dünya oyun oynama gününün bir parçası olmak isterseniz Mar. Üni.'yi takip edin.

Her ne kadar 28 Mayısta olmasa da dünyanın önde gelen Oyun Uzmanlarıyla 4 gün boyunca aynı havayı soluyarak ve oyunlar oynayarak geçirdiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. IPA World Conference 2014 sırasında benim için çok önemli yerleri olan oyun uzmanı Theresa Casey ve Sosyo-Kültürel Kuram temelinde oyun üzerine çok önemli araştırmalar yapmış Prof. Dr. Artin Göncü hocam ile tanışmak benim için önemli iki hayalimin gerçekleşmesi demekti. 

Konferansta IPA İspanya'yı temsil ettim ve iki sunum yaptım. İlk sunumum "Kriz zamanında Dünya Oyun Oynama Günü'nü Kutlamak: İspanya Dosyası" başlığını taşıyordu. Sunumum ağırlıklı olarak katalanca görsellerden oluştu. Nasıl bir şeydi merak ediyorsanız, bu linkten ulaşabilirsiniz.



Belki bir sonraki yazımda size uzun uzun konferans notlarımı ve deneyimlerimi paylaşırım. O zaman kadar merakınızı konferans sırasında tanıştığım Nedim Bey'in blogunda yayınladığı şahane 2 yazıyı okuyarak giderebilirsiniz: 1. Gün, 2. ve 3. Gün 

Bu konferans şimdiye kadar hem dinleyici hem de sunum yapan olarak kongrelerin hiç birine benzemiyordu. Akademisyenlerden çok oyun pratisyenlerine hitap ediyordu. Konuşmadan çok oyun vardı merkezde. Gerçekten de katılımcıların yaşı 7 den 77yeydi... Genç katılımcılardan Matthew'un blogunu ziyaret etmenizi öneririm. Kısa postlarıyla Türkiye ve IPA World Conference deneyimlerini çok keyifli anlatmış. 

Bu yazımı Konferans'ın 3. Gününde yapılan oyun şenliğinde çektiğim bir kaç kare ile kapatmak istiyorum. Bu şenlikteki oyunlar MEB tarafından desteklenen Bi Oyun Buldum! Oynayalım! projesine katılan okullar arasından seçilen projelerin oynandığı bir şenlik oldu. Çocuklar kadar yetişkinler de eğlendi. 

Herkese bol oyunlu, eğlenerek öğrenmeli nice Dünya Oyun Oynama Günleri kutlamayı dilerim. Oynadığınız oyunları yorum kısmına yazmayı unutmayın!






18 Mayıs 2014 Pazar

Çocuğunuz sizin kopyanız mı olsun?



"Her çocuk doğuştan bir birey olarak ve karakteriyle dünyaya gelir. Zorla doğrulttuğunuz ilk kimlik silahı olan kaşık, baş yana çevrilerek ve geri teperek patlar ya da kusulur. Hayır, sizin çocuğunuz bir anda "The Exorcist" adlı filmdeki Linda Blair'e dönüşmedi. Aksine, çocuğun özgür kimliği, aç olsa da bu mütecaviz eylemi reddetti. Beden sahillerine yapılan bu apansız saldırıyı başarılı bir şekilde, hem de kelimenin tam anlamıyla üstünüze geri püskürttü. Ne zaman çocuğunuz sizden yıldı ve zorla da olsa ağzındakini gevelemeye başladı, işte o zaman savaşı kazanmaya başladınız. Kendinizden bir parça yaratmakta başarılı oldunuz, ama kendinizin bir kopyasını mı isterdiniz, yoksa daha özgün ve gelişkin bir varlığı hayata hazırlamayı mı?
(Resim Kaynak: http://akmdesignstudio.com/)

Çocuk yemeye başladığı anda, bedeni üzerindeki ilk savaşta kaybettiğini anladı. Bu, egemen gücün (ebeveyn) istila, asimilasyın ve sömürgeleştirme hareketinin sadece başlangıcıdır. İleride, çocuğun iyiliği için olduğu zannıyla yeni ve daha gelişkin manevralar uygulanır ve artık egemenlik etkisine girmeye başlayan erken, sadece yıldıran sözlerinizle bile oflaya puflaya da olsa telkinlerinizi uygulamaya başlar. Bunların en zarasız görünenlerinden biri, "Terliğini giy, yavrum. Çıplak ayakla dolaşılmaz"dır. Çocuk olmanın en güzel yanlarından biri olan özgürlük duygusu güvenlikle takas edilmiş ve yalın ayak, başı kabak çocuktan seri imalat- uygar ama köle insan- modeline ilk uyarlama yapılmıştır."

(Hayat Seni Cümle İçinde Kullandı, Hakan Urgancı, syf.101)

31 Mart 2014 Pazartesi

Şimdiki Çocuklar Bir Harika Dostum...

ama maalesef aynı şeyi anneler ve babalar için söyleyemeyeceğim. Nedenlerine gelince... çocukların iyiliğini düşünüyoruz diye satır aralarında verdikleri mesajlardan bi haber olmaları diye özetleyebilirim kısaca. Bu yazımda biraz çocukların hayatı ne kadar iyi kavradıklarına biraz da ailelerin çocuklarına satır aralarında verdikleri tehlikeli mesajlarla ilgili örneklere yer veriyorum.

Uzun süredir yapmayı özlediğim bir şeyi yapıp tek başıma çocuklara yönelik bir aktivite izlemek için Trumph Towers'a gittim bir kaç hafta önce. Çılgın Bilim temalı gösteride ilginç ve keyifli deneyler aracılığıyla çocuklarda akıl yürütme ve problem çözme becerilerini desteklemek, meraklarını arttırmak ve bilim konusunda olumlu bir tutum geliştirmek hedeflenmişti. Yaklaşık 1 saat 45 dakika süren gösteride hem gösteriyi yapan kişiyi hem de yapılan deneyleri çok başarılı bulduğumu vurgulamak isterim. Şu videoda bir deney örneği görebilirsiniz. Daha sonra broşürlerinden öğrendiğim kadarıyla Mad Science Kanada orijinli bir franchise imiş ve İstanbul'da da faaliyet göstermekteymiş. Amacım her ne kadar burada onların reklamlarını yapmak olmasa da hem eğitimci gözüyle hem de çocuk gözüyle baktığımda gerçekten akılda kalıcı, eğitici ve eğlendirici gösterilerinden daha çok çocuğun yararlanmasını istediğim için blogumda kendilerine yer vermek istedim.

Bu etkinliği izleyip yanında çocuğu olmayan tek kişi bendim sanırım. Gösteriyi izlerken Barselona'dan İstanbul'a döndükten sonra en çok özlediğim şeyin açık havada yapılan herkese açık ücretsiz kültürel aktiviteler olduğunu hissettim. Blogumda çeşitli yazılarda bir çok etkinlikten bahsetmiştim daha önce. İstanbul'a geri döndüğümden beri bir tek bu "Çılgın Bilim" etkinliğini  ücretsiz kültürel etkinlik konseptinde kayda değer bulduğum için blogum aracılığıyla  sizlere aktarmak istedim. Umarım havaların da güzelleşmesiyle AVMlerin kapalı alanlarıyla sınırlandırılan aktiviteler sokaklara taşınır ve sizler çocuklarınızla keyifli vakit geçirirken ben de uzaktan sizlerin eğlencesine ortak olabilirim. Açık havada yapılan bir etkinlik haberi alıncaya kadar şimdilik sizlerle bu etkinlikle ilgili iki gözlemimi paylaşmak istiyorum.
 
 
Birinci gözlemim annelerin çocukları üzerinden kendi ihtiyaçlarını gerçekleştirme çabasına güzel bir örnek bence. İki kızıyla gösteriyi izlemeye gelen anne çocuklarının arkasında oturuyordu. Sahnede gösteriyi gerçekleştiren kişi soru sordukça bu anne sürekli soruların cevabını kızlarına bir suflör edasıyla söyledi. Her cevabının arkasından da hadi kızım söylesene, cevap versene demeyi de eksik etmedi... taa ki sorulan bazı soruların cevaplarını bilmeyene kadar. Bir soruda kızları anneye döndü ve cevap ne diye sordular. Anne de çaresiz ben de bilmiyorum dedi. Oysa ki bilinçli bir anne soruların cevaplarını söyleyerek çocuklarını "çok şey bilen" kişiler olarak göstermek yerine onlara daha fazla sorarak akıl yürütmelerini teşvik ederdi. Kopyacılığa, hazırlopculuğa küçük yaşlardan alıştırılan çocuklardan daha sonra mucizeler yaratmaları beklenmemeli.
 
İkinci olay ise çocukların bile cinsiyetciliğe karşı ne kadar duyarlı olduklarına işaret ediyordu. Sahnedeki kişi bir deney yapmak için üç tane gönüllü seçti ve parmak kaldıranlar arasında 3 tane erkek seçince bir kız "hiç centilmen değilsiniz hep erkekleri seçtiniz" diye isyan etti. Sahnedeki sunucu da "siz de çok cinsiyetcisiniz" diye cevap verdi kıza. Sanırım gösteriyi yürüten günümüz çocuklarının hazır cevaplılığına alışkın değildi.
 
 
 

Çalıştığım yerde yaptığım iş gereği her gün gözlem yapıyorum. Çocukların mutlu olduğunu görünce keyifleniyorum. Yetişkinlerin davranışlarını gördüğümdeyse üzülüyorum; çocukların daha iyi yetiştirilmeyi hakettiklerini düşünüyorum. Alanımız git gide popülerleştiği için zaman zaman çocuklar sıra beklemek zorunda kalıyorlar. Biz çocuklar sabırsızdır diye düşünürken sık sık anne-babaların daha da sabırsız olduklarını hayretler içersinde izliyoruz. Türk toplumunun sabırsızlığı meşhurdu gözümde. Ama hiç bir anne, baba ya da öğretmen de çıkıp bir çocuğa "tamam, eğer bunu yapmak istiyorsan bekleyebilirsin. Beklemezsen bu istediğini yapamazsın." demiyor. Aksine "çocuğumu neden bekletiyorsunuz" diye sinirlenip "her çocuğun eşit olarak kabul ettiği" bir dünyada bile her veli kendi çocuğu için ayrıcalık tanınmasını istiyor. Yetişkinlerin sıklıkla unuttuğu bir gerçeği, sabretmenin ne büyük ve ne önemli bir beceri olduğunu, çocuklar küçük yaşlarda öğrenemezlerse, anne-babalar çocuklarına öğretmezlerse, şimdinin çocukları büyüyünce geleceğin yine sabırsız anne-babaları olurlar. İşte bu kısır döngüyü kırıp, çocuklara sabretme becerisini kazandırmak gerekir. Sabretmesini beceremeyenler geleceğe dönük büyük hedefler koyamayacakları için kısa vadeli hayatlar süreceklerdir. Oysa iyi bir okulda okumak, arkasından güzel bir üniversiteyi bitirip iyi bir yerde işe girmek, yükselmek gibi gelecek planları kısa vadeli hayatlar sürmeye alışmış, her istediğim hemen olsuncu çocuklara hiç cazip gelmeyecektir.
 
Her ne kadar gün geçtikçe yetişkinlerden umudu kessem de çocukların analiz yetenekleri beni büyülemeye devam ediyor.
 

Geçen hafta 8-9 yaşlarında dört beş kız çocuğunu bebeklere bakım verme oyunları sırasında izledim ve çocukların sohbetine kulak misafiri oldum. Duyduklarımdan sonra çocukların bu yaşlarda dünyayı ve sosyal ilişkileri çözdüklerine ikna oldum. Kızlardan biri "benim kızım olsun istiyorum." dedi. "Büyüyünce evlenip kız çocuğum olsun." Diğeri devam etti, "ben de evlenmek istiyorum büyüyünce." Üçüncüsü: "bizim sınıftaki erkeklerin hiç biri evlenmek istemiyor." İkinci kız yine söz aldı: "onları bir de büyüyünce görürüz."
 
Bu sohbeti dinlerken çok eğlendiğimi itiraf etmeyilim. Yine de bu küçük yaşta bile kız çocuklarının evliliği bu derece bir sohbet konusu olarak konuşmaları beni biraz ürkütmedi de değil.
 
Dün en yakın arkadaşımla oyuncaklara ve çocuk kıyafetlerine bakarken çocukların aslında "saf, katıksız insan" oldukları ve yetişkinliğe doğru büyüyüp olgunlaştıkça "daha bozulmuş, her türlü düzenbazlığa açık hale gelmiş, kendi gibi olamayan insan" haline büründüklerinden bahsettik.
 
Kendiniz nasıl bir ana-babasınız diye merak ediyorsanız biraz çocuğunuzu izlemeniz biraz da ona kulak vermeniz yetecektir. Zira sizin ,belki de farketmeden, çocuğunuza verdiğiniz mesajlardır onlara şekil veren.
 
Siz siz olun çocuğunuz için bile olsa bir ayrıcalık istiyorsanız, çocuğunuza ne öğretmediğinizi düşünün. Siz siz olun bir konuda aceleci davranıyorsanız, sabırlı insanların neleri elde edebileceğini düşününün. Ama her şeyden önce çocuklarınıza kulak verin. Zira günümüz çocukları bir harika dostum!

17 Mart 2014 Pazartesi

Bırakın kırıp döksünler...

"Ve ben derim ki, 'Eğer çocuğunuz varsa, bırakın kırsın döksün, bırakın yapsın, bırakın içini döksün, bırakın sizden farklı olsun, bırakın araştırsın, merak etsin. İleride yalnızlıkla, korkuyla, atılımdan yoksun büyüyen bir çocuk mu yetiştirmek istiyorsunuz, merakla ve araştırmayla büyüyen bir çocuk mu? Onları kendi haline bırakın. Lütfen bazı şeyleri kırıp dökmelerin izin verin... Onların tabiatında kırmak varsa, bırakın uğraşsınlar."
Deli Çocuğun Güncesi, Özgür Bacaksız, syf 100.

16 Şubat 2014 Pazar

Hayallerimin Peşinde... İyileşme... Öğrenme... Oyun...

En son yazımı yazdığımda İstanbul’a kesin dönüş yapalı daha iki hafta olmuştu. 2014’te yeni başlangıçlar yapmaya karar verdim. Doktora ve tezin hayatımı zehir etmesine artık izin vermeden gerçek hayata kucak açtım. Sil baştan başlamak yerine 6,5 sene önce İspanya’ya gidince yarım bırakmak zorunda kaldığım yolu tamamlamaya başladım yeni hayatıma.

Oyun terapisiyle ilk ne zaman tanıştığımı hatırlamıyorum. Kendimi bildim bileli oyunun gücüne inandığımdan olsa gerek terapi yaklaşımlarından, özellikle de çocukları iyileştirmeye yönelik olan yöntemler arasında her zaman en sıcak baktığım oyun terapisi oldu. 2004’te mezun olduğumda oyun terapisi eğitimi almak çok da yaygın bir şey değildi. 2006’da CIP-USA programı kapsamında hayatımda ilk kez bir oyun terapisti ile tanıştım ve onun terapi odasını ziyaret ettim. 

Fotoğraf http://lindapiantieri.com/ sayfasından alıntıdır.


2007’de Halime Odağ Vakfı bünyesinde açılan ve genellikle çocuk psikiyatristlerinin katıldığı uzun soluklu Oyun Terapileri eğitim programı kapsamında Prof. Dr.Bahar Gökler ve Prof. Dr. Ferhunde Öktem ile tanıştığımda oyun terapisinin benim için ne kadar doğru bir seçim olduğunu bir kez daha anladım. Eylül 2007’de İspanya’ya taşındığımda 4 oturumuna katıldığım programı bırakmak zorunda kalmıştım. Buna rağmen, bir gün oyun terapisi eğitimlerine devam edeceğimi ve oyun terapisti olacağıma kendi kendime söz vermiştim. İspanya’da oyun ve oyun terapisiyle ilgili kurs arayışlarım olmadı değil. Hatta bir yaz, yaz okulu kapsamında psikanalitik yönelimli oyun yaklaşımlarıyla ilgili ders aldım ve bu derste klinik psikoloji perspektifinden oyunun nasıl ele alındığı nı daha ayrıntılı tanıma fırsatı buldum. İspanya’daki 6,5 yıllık bir serüvenden sonra İstanbul’da döndüğümde hayallerime kaldığım yerden devam etmeye karar verdim. Döneli daha 1 ay olmamıştı  ki Bengi Semerci Enstitüsü’nde Ferhunde Hocanın tekrar bir grup açacağını duydum. Hiç düşünmeden programa başvurdum ve kabul edildim. Hacettepe Üniversitesi ekolünden gelen hocalarım Prof. Dr. Bengi Semerci, Prof. Dr. Ferhunde Öktem Öktem ve Doç. Dr. Sait Uluç’un ders verdiği bu program sayesinde mezun olduğum üniversitenin ekolünü sürekli eğitim sürecinde de devam ettirebildiğim için seviniyorum.


İstanbul’da çocuk psikoloğu arayıp bulamayanlara da bu yazım aracılığıyla bir müjde vermek istiyorum. Sadece Cumartesi ve Pazar günleri Bakırköy, Carousel AVM otoparkının çıkışının tam karşısında yer alan bir danışmanlık merkezinde 4-12 yaş grubu çocukları danışan kabul etmeye başladım. Özellikle okula uyum sorunları yaşayan, öfke patlamaları veya korkuları olan, sosyalleşme güçlüğü yaşayan, arkadaşlık kurmada problemleri olan, duygusal dünyasında fırtınalar yaşayan ve oyun terapisinden faydalanacağını düşündüğüm danışanlara ve çocuk eğitimiyle ilgili danışmanlık almak isteyen, çocuğuma okul seçemiyorum diyen ebeveynlerle, çocuğuma doğru eğitim vermek istiyorum ama doğru yol hangisi bilemiyorum diyen yetişkinlere hizmet sunmayı hedefliyorum.

Sadece problem odaklı değil, koruyucu psikoloji, eğitim psikolojisi odaklı bir yol izliyorum. İzlediğim yönelimle ilgili ipuçlarını Klinik Psikologların Anaokullarında Ne İşi Var? başlıklı yazımda biraz anlatmıştım. Aşağıdaki videodan da Ferhunde hocamın ağzından oyun terapisiyle ilgili kısa bir bilgi dinleyebilirsiniz.

Randevu almak veya bilgi istemek için billurcakirer (at) gmail (nokta) com adresine mail atmanız yeterli. Ayrıntılı özgeçmişime sağ üst köşede yer alan “profesyonel profilim, Linkedin butonunu” tıklayarak ulaşabilirsiniz.
Her şey çocuklar için. Çocuk odaklı hizmet verip onların mutlu hayatlar sürmesi ise yaşam felsefem.

 Çocuklar Oyun Oynayabilsin...