17 Haziran 2014 Salı

III. İstanbul Çocuk ve Gençlik Sanat Bienali

Bienal denilince aklıma nedense hep sadece İstanbul Bienali gelirdi. En sonuncusuna gidememiş olsam da denk geldiğimde ziyaret ettiğim sergilerden hala aklımda kalan bir kaç eser vardır. Meğer bu bienalin Çocuk ve Gençlik versiyonu da varmış. İlki 2010'da yapılmış etkileyici bu etkinliği şans eseri Eğitim Sanatı Dostları Derneği'nde Waldorf Pedagojisi üzerine çalışmalar yürüten Şafak Hanım'ın Masa Tiyatrosu gösterisine beni davet etmesiyle öğrendim. Masa Tiyatrosu'nu neyse ki IPA World Conference 2014 kapsamında izlemiştim, çünkü Bienal kapsamındaki gösterilerine gitmek kısmet olmadı. Waldorf Pedagojisi ilginizi çekiyorsa 21 Hazirandaki Euritmi Gösterisi'ni kaçırmayın derim. Ayrıntılara şuradan ulaşabilirsiniz.

"Küçük Olan İyidir" temasıyla 15 Mayıs- 15 Haziran 2014 tarihlerinde gerçekleştirilen 3. İstanbul Çocuk ve Gençlik Bienali programında ilgi alanıma giren "Oyun ve Eğitim: Çocuğun hayatındaki bağdaşamayan iki gerçeklik mi?" başlıklı yetişkin eğitimini görünce çok heyecanlandım. Haftaiçi çalışmıyor olmanın da verdiği rahatlıkla düştüm yollara. Daha önce adını duymadığım yerini haritada görünce bile tanıyamadığım Mustafa Kemal Merkezi'ni tahminimden daha kolay buldum. Bienalin ana alanı olarak seçilen bu mekan beni daha girer girmez büyüledi. 
ASLI
Yetişkin eğitiminin kontenjanı 40 kişilik olmasına rağmen talep çok azdı. Organize eden görevlinin "çocukları getirmek kolay, ama yetişkinleri ikna etmek çok zor" yorumu manidardı. Yetişkin eğitimi yaklaşık 2 saat sürdü.Yeni bilgi ve yeni bir yaklaşım öğrendiğimi söyleyemeyecek olsam da oyun kavramının yetişkinler için ne kadar farklı anlamlara geldiğini ve sosyal yapılandırmacılığın ne kadar ütopik ve uygulanamaz olarak görüldüğünü farkettiğimi belirtmeden geçmemeliyim. Bir katılımcının "bize okulda social constructivism öğretiler ama uygulanabilir değil ki" gibilerinden ettiği yoruma karşılık eğitimcinin yaptığı "ben social constructivist değilim ki bana niye öyle bakıyorsun" gibilerden verdiği cevap hala kulağımda çınlıyor. Kapitalist sisteme hizmet eden eğitim sistemlerinden gelenlerin böyle düşünmesi çok doğal aslında. Kendimden hatırlıyorum yüksek lisansın birinci yılında aldığım bir derste final ödevimi bu konu üzerine yapmıştım: kapitalist düzende sosyal yapılandırmacı bir eğitim sistemi ne kadar realist ve uygulanabilir? Sanırım insanlarımız daha kolaya, hazırcılığa, kesin yönergelere, yaratıcılığa yer olmayan programlar uygulamaya alışmış olmalı ki sosyal yapılandırmacılık bir ütopya gibi algılanıyor. Güzel örneklerini görmeseydim belki ben de öyle algılamaya devam ederdim. Görebildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. 

Bienalin sergisinden ise tam anlamıyla büyülendim. Hem devlet okullarından, hem özel okullardan, hem de güzel sanatlar liselerinden çeşitli çocuk ve genç sanatçının yapıtlarındaki sosyal mesajları içinizde hissetmemek mümkün değildi. Çocuk gelinler, aile içi şiddet, engellilik ilk göze çarpan temalardı. 


Penguenlerin bulunduğu yapıtı görünce aklıma tabii ki hemen Gezi olayları geldi. Tahminimce bunu yapan sanatçı(lar) da Gezi'ye selam göndermek istemişlerdi. Gençler ve çocuklar eserleri aracılığıyla toplumsal olaylara duyarsız kalmadıklarını ispat ediyorlardı. 


Serginin en beğendiğim eseri bu yazının başında yer verdiğim Hayallerden Yarınlara konulu "Aslı" isimli yapıttı. 

Gençler ve çocuklar sevilen ressamları da unutmamışlardı ve onları kendilerince yorumlamışlardı. 


Çocuk ve Gençlik Bienali'nde bile bu kadar yoğun sosyal mesaj varken mevcut eğitim sisteminin bu mesajlara kulaklarını kapamadığını kaç kişi söyleyebilir?

Türkiye'de nitelik yerine niceliğe önem verildikçe, kaliteli iş yapmak yerine makyaj yapalım güzel görünsün, daha sonra makyaj akarsa çaresini o zaman düşünürüz vizyonsuzluğu değer gördükçe idealist eğitimcilerin işi çok zor. Hepimize kolay gelsin.

Hoşuma giden bir kaç eserin daha fotoğrafı ile bu yazımı sona erdiriyorum. Sanatçı çocuklara ve gençliğe hakettikleri desteğin verilmesini diliyorum...



28 Mayıs 2014 Çarşamba

28 Mayıs Dünya Oyun Oynama Gününde Siz Ne Oynadınız?

Sizi bilmem ama ben güne oyunla başlıyorum. İster bağımlılık diyin isterseniz el alışkanlığı gözümü açar açmaz İpad'imi elime alır ve 1 el Candy Crush oynarım. Aynı şekilde işe giderken bindiğim deniz otobüsünde, iş sırasında kafamı dağıtmak için, eve dönerken metrobüs yolculuğu sırasında da oynarım. Candy Crush sayesinde gördüm ki "practice makes it perfect" ya da "her oyunda başarılı olabilirsin yeter ki ısrarcı ol, vazgeçme, denemekten yorulma, yenilmekten korkma." 



Çocukluğuma geri döndüğümde ne kadar şanslıymışım diyorum. Evimizin bahçesinde, ayva ve incir ağacının altında, mahalle ortamının sıcaklığında abimin arkadaşlarıyla misket oynayarak, kendi arkadaşlarımla barbi bebeklerimize elbise dikerek büyüdüm. Sokağımızın sonunda küçük de olsa bize yeten bir oyun parkımız bile vardı. Henüz anne ve babalarımızın akademik kaygıları yüzünden oyun saatlerimizin tehlikeye girmediği dönemlerdi. 

Ve yıllar geçti...
Abim deliler gibi bilgisayar oyunlarına kaptırdığı yıllarda ben de sanırım kendimi kitaplara kaptırdım. Zira bahçeli evimizden taşındıktan sonra orta okul yıllarım sırasında neler oynadığımı hatırlamıyorum. Günler ev-yol-okul-ders çalışmak arasında geçti. Yaz tatillerinde bir ara King'e  ve Batak'a sardığımızı hatırlıyorum. Lise yıllarımın son yılında 4-5 kişilik grubumuzda Taboo oynamak en keyif aldığımız şeydi. Üniversitede arada dart ve bilardo oynardık. Şimdi bakıyorum da büyüdükçe ne kadar da renksizleşmiş oyun hayatım. 

Oyunun gücüne inanmaya başlamam Council Of Europe'un bünyesindeki Democratic Leadership Programme sırasında aldığımız informal öğretim tekniklerini kullanan eğitimler sırasında oldu. Daha sonra çocukların oyunlarını izlemeye ve anlamaya başlayınca oyun bünyemde bir tutku haline geldi. Çocuklara İngilizce öğretirken hep oyunu kullandım. Doktora tezim de malum oyunla öğrenme üzerine. Bir yandan da oyun terapistliğine başladım.  Fırsat bulduğum ya da denk geldiğim ortamlarda genellikle oyun oynayanları gözlemlemeyi tercih etsem de çocuklarla oyun oynamaktan inanılmaz keyif aldığımı bir gün beni oyun oynarken görürseniz anlarsınız.

Bugün, 28 Mayıs, Dünya Oyun Oynama Günü dolayısıyla oyun tutkumu sizlerle paylaşmak istedim. Eğer siz de benim bu tutkumu paylaşıyorsanız bu yazıyı okuduktan sonra bugün ne oynadığınızı yazmanızı rica edeceğim...

Dünya Oyun Oynama günü Çocuk Hakları Sözleşmesi'nin 31. maddesinin savunucuları tarafından büyük bir neşeyle kutlanır. Bu madde özetle şöyle der: Boş zamanlarımı değerlendirmem, oynamam, eğlenmem için çocuk bahçeleri, çocuk kulüpleri, kitaplıklar, spor okulları açılır. Her çocuk böyle faaliyetlere özendirilir. Bunlardan yararlanmak hepimizin hakkıdır. 

İstanbul'da bu günü kutlamak için sahiplenen kurumların ağırlıklı olarak Okul Öncesi Eğitim ile bağlantılı olduğunu gözlemlediğimde oyunun akademik kaygılara yenik düştüğü sonucuna vardım. İşte sırf bu yüzden Dünya Oyun Oynama gününü bence çocuklar kadar yetişkinler de sahiplenmeli.



Bu sene Marmara Üni. Atatürk Eğitim Fak. Okul Öncesi Eğitim Bölümü ile mezunu olduğum lisemin ortaklaşa organize ettikleri etkinliği görünce çok heyecanlandım. Ama maalesef mesai derdi yüzünden bu etkinlikleri izleyemedim. Umarım seneye yakalarım. Siz de gelecek sene dünya oyun oynama gününün bir parçası olmak isterseniz Mar. Üni.'yi takip edin.

Her ne kadar 28 Mayısta olmasa da dünyanın önde gelen Oyun Uzmanlarıyla 4 gün boyunca aynı havayı soluyarak ve oyunlar oynayarak geçirdiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. IPA World Conference 2014 sırasında benim için çok önemli yerleri olan oyun uzmanı Theresa Casey ve Sosyo-Kültürel Kuram temelinde oyun üzerine çok önemli araştırmalar yapmış Prof. Dr. Artin Göncü hocam ile tanışmak benim için önemli iki hayalimin gerçekleşmesi demekti. 

Konferansta IPA İspanya'yı temsil ettim ve iki sunum yaptım. İlk sunumum "Kriz zamanında Dünya Oyun Oynama Günü'nü Kutlamak: İspanya Dosyası" başlığını taşıyordu. Sunumum ağırlıklı olarak katalanca görsellerden oluştu. Nasıl bir şeydi merak ediyorsanız, bu linkten ulaşabilirsiniz.



Belki bir sonraki yazımda size uzun uzun konferans notlarımı ve deneyimlerimi paylaşırım. O zaman kadar merakınızı konferans sırasında tanıştığım Nedim Bey'in blogunda yayınladığı şahane 2 yazıyı okuyarak giderebilirsiniz: 1. Gün, 2. ve 3. Gün 

Bu konferans şimdiye kadar hem dinleyici hem de sunum yapan olarak kongrelerin hiç birine benzemiyordu. Akademisyenlerden çok oyun pratisyenlerine hitap ediyordu. Konuşmadan çok oyun vardı merkezde. Gerçekten de katılımcıların yaşı 7 den 77yeydi... Genç katılımcılardan Matthew'un blogunu ziyaret etmenizi öneririm. Kısa postlarıyla Türkiye ve IPA World Conference deneyimlerini çok keyifli anlatmış. 

Bu yazımı Konferans'ın 3. Gününde yapılan oyun şenliğinde çektiğim bir kaç kare ile kapatmak istiyorum. Bu şenlikteki oyunlar MEB tarafından desteklenen Bi Oyun Buldum! Oynayalım! projesine katılan okullar arasından seçilen projelerin oynandığı bir şenlik oldu. Çocuklar kadar yetişkinler de eğlendi. 

Herkese bol oyunlu, eğlenerek öğrenmeli nice Dünya Oyun Oynama Günleri kutlamayı dilerim. Oynadığınız oyunları yorum kısmına yazmayı unutmayın!






18 Mayıs 2014 Pazar

Çocuğunuz sizin kopyanız mı olsun?



"Her çocuk doğuştan bir birey olarak ve karakteriyle dünyaya gelir. Zorla doğrulttuğunuz ilk kimlik silahı olan kaşık, baş yana çevrilerek ve geri teperek patlar ya da kusulur. Hayır, sizin çocuğunuz bir anda "The Exorcist" adlı filmdeki Linda Blair'e dönüşmedi. Aksine, çocuğun özgür kimliği, aç olsa da bu mütecaviz eylemi reddetti. Beden sahillerine yapılan bu apansız saldırıyı başarılı bir şekilde, hem de kelimenin tam anlamıyla üstünüze geri püskürttü. Ne zaman çocuğunuz sizden yıldı ve zorla da olsa ağzındakini gevelemeye başladı, işte o zaman savaşı kazanmaya başladınız. Kendinizden bir parça yaratmakta başarılı oldunuz, ama kendinizin bir kopyasını mı isterdiniz, yoksa daha özgün ve gelişkin bir varlığı hayata hazırlamayı mı?
(Resim Kaynak: http://akmdesignstudio.com/)

Çocuk yemeye başladığı anda, bedeni üzerindeki ilk savaşta kaybettiğini anladı. Bu, egemen gücün (ebeveyn) istila, asimilasyın ve sömürgeleştirme hareketinin sadece başlangıcıdır. İleride, çocuğun iyiliği için olduğu zannıyla yeni ve daha gelişkin manevralar uygulanır ve artık egemenlik etkisine girmeye başlayan erken, sadece yıldıran sözlerinizle bile oflaya puflaya da olsa telkinlerinizi uygulamaya başlar. Bunların en zarasız görünenlerinden biri, "Terliğini giy, yavrum. Çıplak ayakla dolaşılmaz"dır. Çocuk olmanın en güzel yanlarından biri olan özgürlük duygusu güvenlikle takas edilmiş ve yalın ayak, başı kabak çocuktan seri imalat- uygar ama köle insan- modeline ilk uyarlama yapılmıştır."

(Hayat Seni Cümle İçinde Kullandı, Hakan Urgancı, syf.101)

31 Mart 2014 Pazartesi

Şimdiki Çocuklar Bir Harika Dostum...

ama maalesef aynı şeyi anneler ve babalar için söyleyemeyeceğim. Nedenlerine gelince... çocukların iyiliğini düşünüyoruz diye satır aralarında verdikleri mesajlardan bi haber olmaları diye özetleyebilirim kısaca. Bu yazımda biraz çocukların hayatı ne kadar iyi kavradıklarına biraz da ailelerin çocuklarına satır aralarında verdikleri tehlikeli mesajlarla ilgili örneklere yer veriyorum.

Uzun süredir yapmayı özlediğim bir şeyi yapıp tek başıma çocuklara yönelik bir aktivite izlemek için Trumph Towers'a gittim bir kaç hafta önce. Çılgın Bilim temalı gösteride ilginç ve keyifli deneyler aracılığıyla çocuklarda akıl yürütme ve problem çözme becerilerini desteklemek, meraklarını arttırmak ve bilim konusunda olumlu bir tutum geliştirmek hedeflenmişti. Yaklaşık 1 saat 45 dakika süren gösteride hem gösteriyi yapan kişiyi hem de yapılan deneyleri çok başarılı bulduğumu vurgulamak isterim. Şu videoda bir deney örneği görebilirsiniz. Daha sonra broşürlerinden öğrendiğim kadarıyla Mad Science Kanada orijinli bir franchise imiş ve İstanbul'da da faaliyet göstermekteymiş. Amacım her ne kadar burada onların reklamlarını yapmak olmasa da hem eğitimci gözüyle hem de çocuk gözüyle baktığımda gerçekten akılda kalıcı, eğitici ve eğlendirici gösterilerinden daha çok çocuğun yararlanmasını istediğim için blogumda kendilerine yer vermek istedim.

Bu etkinliği izleyip yanında çocuğu olmayan tek kişi bendim sanırım. Gösteriyi izlerken Barselona'dan İstanbul'a döndükten sonra en çok özlediğim şeyin açık havada yapılan herkese açık ücretsiz kültürel aktiviteler olduğunu hissettim. Blogumda çeşitli yazılarda bir çok etkinlikten bahsetmiştim daha önce. İstanbul'a geri döndüğümden beri bir tek bu "Çılgın Bilim" etkinliğini  ücretsiz kültürel etkinlik konseptinde kayda değer bulduğum için blogum aracılığıyla  sizlere aktarmak istedim. Umarım havaların da güzelleşmesiyle AVMlerin kapalı alanlarıyla sınırlandırılan aktiviteler sokaklara taşınır ve sizler çocuklarınızla keyifli vakit geçirirken ben de uzaktan sizlerin eğlencesine ortak olabilirim. Açık havada yapılan bir etkinlik haberi alıncaya kadar şimdilik sizlerle bu etkinlikle ilgili iki gözlemimi paylaşmak istiyorum.
 
 
Birinci gözlemim annelerin çocukları üzerinden kendi ihtiyaçlarını gerçekleştirme çabasına güzel bir örnek bence. İki kızıyla gösteriyi izlemeye gelen anne çocuklarının arkasında oturuyordu. Sahnede gösteriyi gerçekleştiren kişi soru sordukça bu anne sürekli soruların cevabını kızlarına bir suflör edasıyla söyledi. Her cevabının arkasından da hadi kızım söylesene, cevap versene demeyi de eksik etmedi... taa ki sorulan bazı soruların cevaplarını bilmeyene kadar. Bir soruda kızları anneye döndü ve cevap ne diye sordular. Anne de çaresiz ben de bilmiyorum dedi. Oysa ki bilinçli bir anne soruların cevaplarını söyleyerek çocuklarını "çok şey bilen" kişiler olarak göstermek yerine onlara daha fazla sorarak akıl yürütmelerini teşvik ederdi. Kopyacılığa, hazırlopculuğa küçük yaşlardan alıştırılan çocuklardan daha sonra mucizeler yaratmaları beklenmemeli.
 
İkinci olay ise çocukların bile cinsiyetciliğe karşı ne kadar duyarlı olduklarına işaret ediyordu. Sahnedeki kişi bir deney yapmak için üç tane gönüllü seçti ve parmak kaldıranlar arasında 3 tane erkek seçince bir kız "hiç centilmen değilsiniz hep erkekleri seçtiniz" diye isyan etti. Sahnedeki sunucu da "siz de çok cinsiyetcisiniz" diye cevap verdi kıza. Sanırım gösteriyi yürüten günümüz çocuklarının hazır cevaplılığına alışkın değildi.
 
 
 

Çalıştığım yerde yaptığım iş gereği her gün gözlem yapıyorum. Çocukların mutlu olduğunu görünce keyifleniyorum. Yetişkinlerin davranışlarını gördüğümdeyse üzülüyorum; çocukların daha iyi yetiştirilmeyi hakettiklerini düşünüyorum. Alanımız git gide popülerleştiği için zaman zaman çocuklar sıra beklemek zorunda kalıyorlar. Biz çocuklar sabırsızdır diye düşünürken sık sık anne-babaların daha da sabırsız olduklarını hayretler içersinde izliyoruz. Türk toplumunun sabırsızlığı meşhurdu gözümde. Ama hiç bir anne, baba ya da öğretmen de çıkıp bir çocuğa "tamam, eğer bunu yapmak istiyorsan bekleyebilirsin. Beklemezsen bu istediğini yapamazsın." demiyor. Aksine "çocuğumu neden bekletiyorsunuz" diye sinirlenip "her çocuğun eşit olarak kabul ettiği" bir dünyada bile her veli kendi çocuğu için ayrıcalık tanınmasını istiyor. Yetişkinlerin sıklıkla unuttuğu bir gerçeği, sabretmenin ne büyük ve ne önemli bir beceri olduğunu, çocuklar küçük yaşlarda öğrenemezlerse, anne-babalar çocuklarına öğretmezlerse, şimdinin çocukları büyüyünce geleceğin yine sabırsız anne-babaları olurlar. İşte bu kısır döngüyü kırıp, çocuklara sabretme becerisini kazandırmak gerekir. Sabretmesini beceremeyenler geleceğe dönük büyük hedefler koyamayacakları için kısa vadeli hayatlar süreceklerdir. Oysa iyi bir okulda okumak, arkasından güzel bir üniversiteyi bitirip iyi bir yerde işe girmek, yükselmek gibi gelecek planları kısa vadeli hayatlar sürmeye alışmış, her istediğim hemen olsuncu çocuklara hiç cazip gelmeyecektir.
 
Her ne kadar gün geçtikçe yetişkinlerden umudu kessem de çocukların analiz yetenekleri beni büyülemeye devam ediyor.
 

Geçen hafta 8-9 yaşlarında dört beş kız çocuğunu bebeklere bakım verme oyunları sırasında izledim ve çocukların sohbetine kulak misafiri oldum. Duyduklarımdan sonra çocukların bu yaşlarda dünyayı ve sosyal ilişkileri çözdüklerine ikna oldum. Kızlardan biri "benim kızım olsun istiyorum." dedi. "Büyüyünce evlenip kız çocuğum olsun." Diğeri devam etti, "ben de evlenmek istiyorum büyüyünce." Üçüncüsü: "bizim sınıftaki erkeklerin hiç biri evlenmek istemiyor." İkinci kız yine söz aldı: "onları bir de büyüyünce görürüz."
 
Bu sohbeti dinlerken çok eğlendiğimi itiraf etmeyilim. Yine de bu küçük yaşta bile kız çocuklarının evliliği bu derece bir sohbet konusu olarak konuşmaları beni biraz ürkütmedi de değil.
 
Dün en yakın arkadaşımla oyuncaklara ve çocuk kıyafetlerine bakarken çocukların aslında "saf, katıksız insan" oldukları ve yetişkinliğe doğru büyüyüp olgunlaştıkça "daha bozulmuş, her türlü düzenbazlığa açık hale gelmiş, kendi gibi olamayan insan" haline büründüklerinden bahsettik.
 
Kendiniz nasıl bir ana-babasınız diye merak ediyorsanız biraz çocuğunuzu izlemeniz biraz da ona kulak vermeniz yetecektir. Zira sizin ,belki de farketmeden, çocuğunuza verdiğiniz mesajlardır onlara şekil veren.
 
Siz siz olun çocuğunuz için bile olsa bir ayrıcalık istiyorsanız, çocuğunuza ne öğretmediğinizi düşünün. Siz siz olun bir konuda aceleci davranıyorsanız, sabırlı insanların neleri elde edebileceğini düşününün. Ama her şeyden önce çocuklarınıza kulak verin. Zira günümüz çocukları bir harika dostum!

17 Mart 2014 Pazartesi

Bırakın kırıp döksünler...

"Ve ben derim ki, 'Eğer çocuğunuz varsa, bırakın kırsın döksün, bırakın yapsın, bırakın içini döksün, bırakın sizden farklı olsun, bırakın araştırsın, merak etsin. İleride yalnızlıkla, korkuyla, atılımdan yoksun büyüyen bir çocuk mu yetiştirmek istiyorsunuz, merakla ve araştırmayla büyüyen bir çocuk mu? Onları kendi haline bırakın. Lütfen bazı şeyleri kırıp dökmelerin izin verin... Onların tabiatında kırmak varsa, bırakın uğraşsınlar."
Deli Çocuğun Güncesi, Özgür Bacaksız, syf 100.

16 Şubat 2014 Pazar

Hayallerimin Peşinde... İyileşme... Öğrenme... Oyun...

En son yazımı yazdığımda İstanbul’a kesin dönüş yapalı daha iki hafta olmuştu. 2014’te yeni başlangıçlar yapmaya karar verdim. Doktora ve tezin hayatımı zehir etmesine artık izin vermeden gerçek hayata kucak açtım. Sil baştan başlamak yerine 6,5 sene önce İspanya’ya gidince yarım bırakmak zorunda kaldığım yolu tamamlamaya başladım yeni hayatıma.

Oyun terapisiyle ilk ne zaman tanıştığımı hatırlamıyorum. Kendimi bildim bileli oyunun gücüne inandığımdan olsa gerek terapi yaklaşımlarından, özellikle de çocukları iyileştirmeye yönelik olan yöntemler arasında her zaman en sıcak baktığım oyun terapisi oldu. 2004’te mezun olduğumda oyun terapisi eğitimi almak çok da yaygın bir şey değildi. 2006’da CIP-USA programı kapsamında hayatımda ilk kez bir oyun terapisti ile tanıştım ve onun terapi odasını ziyaret ettim. 

Fotoğraf http://lindapiantieri.com/ sayfasından alıntıdır.


2007’de Halime Odağ Vakfı bünyesinde açılan ve genellikle çocuk psikiyatristlerinin katıldığı uzun soluklu Oyun Terapileri eğitim programı kapsamında Prof. Dr.Bahar Gökler ve Prof. Dr. Ferhunde Öktem ile tanıştığımda oyun terapisinin benim için ne kadar doğru bir seçim olduğunu bir kez daha anladım. Eylül 2007’de İspanya’ya taşındığımda 4 oturumuna katıldığım programı bırakmak zorunda kalmıştım. Buna rağmen, bir gün oyun terapisi eğitimlerine devam edeceğimi ve oyun terapisti olacağıma kendi kendime söz vermiştim. İspanya’da oyun ve oyun terapisiyle ilgili kurs arayışlarım olmadı değil. Hatta bir yaz, yaz okulu kapsamında psikanalitik yönelimli oyun yaklaşımlarıyla ilgili ders aldım ve bu derste klinik psikoloji perspektifinden oyunun nasıl ele alındığı nı daha ayrıntılı tanıma fırsatı buldum. İspanya’daki 6,5 yıllık bir serüvenden sonra İstanbul’da döndüğümde hayallerime kaldığım yerden devam etmeye karar verdim. Döneli daha 1 ay olmamıştı  ki Bengi Semerci Enstitüsü’nde Ferhunde Hocanın tekrar bir grup açacağını duydum. Hiç düşünmeden programa başvurdum ve kabul edildim. Hacettepe Üniversitesi ekolünden gelen hocalarım Prof. Dr. Bengi Semerci, Prof. Dr. Ferhunde Öktem Öktem ve Doç. Dr. Sait Uluç’un ders verdiği bu program sayesinde mezun olduğum üniversitenin ekolünü sürekli eğitim sürecinde de devam ettirebildiğim için seviniyorum.


İstanbul’da çocuk psikoloğu arayıp bulamayanlara da bu yazım aracılığıyla bir müjde vermek istiyorum. Sadece Cumartesi ve Pazar günleri Bakırköy, Carousel AVM otoparkının çıkışının tam karşısında yer alan bir danışmanlık merkezinde 4-12 yaş grubu çocukları danışan kabul etmeye başladım. Özellikle okula uyum sorunları yaşayan, öfke patlamaları veya korkuları olan, sosyalleşme güçlüğü yaşayan, arkadaşlık kurmada problemleri olan, duygusal dünyasında fırtınalar yaşayan ve oyun terapisinden faydalanacağını düşündüğüm danışanlara ve çocuk eğitimiyle ilgili danışmanlık almak isteyen, çocuğuma okul seçemiyorum diyen ebeveynlerle, çocuğuma doğru eğitim vermek istiyorum ama doğru yol hangisi bilemiyorum diyen yetişkinlere hizmet sunmayı hedefliyorum.

Sadece problem odaklı değil, koruyucu psikoloji, eğitim psikolojisi odaklı bir yol izliyorum. İzlediğim yönelimle ilgili ipuçlarını Klinik Psikologların Anaokullarında Ne İşi Var? başlıklı yazımda biraz anlatmıştım. Aşağıdaki videodan da Ferhunde hocamın ağzından oyun terapisiyle ilgili kısa bir bilgi dinleyebilirsiniz.

Randevu almak veya bilgi istemek için billurcakirer (at) gmail (nokta) com adresine mail atmanız yeterli. Ayrıntılı özgeçmişime sağ üst köşede yer alan “profesyonel profilim, Linkedin butonunu” tıklayarak ulaşabilirsiniz.
Her şey çocuklar için. Çocuk odaklı hizmet verip onların mutlu hayatlar sürmesi ise yaşam felsefem.

 Çocuklar Oyun Oynayabilsin...

17 Aralık 2013 Salı

Yeni Dünya'dan Notlar: Unuttuklarım ve Öğrendiklerim

Amerika'ya ilk gittiğimde daha 16 yaşındaydım. Bilmediğim bir kültürde, bilmediğim bir ailenin kızı olmak ve onlarla bir Amerikalı gibi yaşayarak senelerce beraber okuduğum arkadaşlarımdan ayrılıp, onlar gibi ÖSS maratonuna hazırlanmak yerine,  lise hayatımın en kritik dönemini orada geçirmek için gitmiştim.

11 ayın sonunda döndüğümden bu yana o yılla ilgili hatırladıklarım ne kadar çok kilo aldığım, Türkçe konuşmayı unuttuğum, yalnızlığımdan keyif almayı öğrendiğim, zor koşullarda ayakta kalmayı başarabildiğim ve çok kültürlü bir ortamda nefes almanın insanı ne kadar zenginleştirdiğiydi. Gittiğim yer Seattle'a yakın, yani Amerika'nın kuzey batı ucuydu. 11 ayda tüm batı yakasını ve biraz da iç eyaletleri gezme tanıma şansım oldu.

İkinci gidişim ise bir mesleki değişim programı sayesinde oldu. Bu seferki durağım mid-west'ti. Bir nevi Türkiye'nin iç anadolusu gibi... 1 aylık program sırasında farkettiklerimden ilki sosyal hizmetler alanında çalışacak olsam evsizlerin barınaklarını tercih etmeyeceğim oldu. 7 kişilik Türk grubumuzun en küçüğü, tek psikoloğuydum.


Grup içinde programı en çok eleştiren kişi olduğum için başlarda çok tepki çektiğimi hatırlıyorum. Ama sonradan grup üyelerinin içindeki "ben"i çıkardığımı. Farkettim ki eleştirel bakışı dillendirmek biraz cesaret istiyor çünkü insanlar eleştirileri çoğunlukla yıkıcı olarak anlama eğiliminde. Grup dinamiklerini anlamak ve bu dinamiklere göre davranmak ise yurt dışında gerçekleştirilen uzun soluklu programlar için kilit bir beceri. Ben her ne kadar mid-west ile west arasındaki farkı hemen anlayamamış olsam da, Amerikalı annemin beni ziyarete gelmesi ve Seattle ile Cleveland'ı karşılaştırmaya başlamasıyla farkındalıklarım arttı. Bu programda beni en çok etkileyen kişi ise 68 kuşağının canlı örneği Michael'di. Kendisiyle daha sonra da bir süre iletişimde kalabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum.

Üçüncü gidişim ise geçen ay gerçekleşti. Barselona'dan ayrılma, İstanbul'a temelli geri dönüş yapma öncesi biraz kafa dinleme, biraz aile saadeti, biraz alışveriş, biraz da bakalım Amerika'da oyun üzerine neler yapılıyormuş göreyim niyetiyle Mid-West'te bulunan Indiana eyaleti'nin Eğitim Fakültesiyle meşhur Indiana University'nin hayat verdiği Bloomington kasabasında 23 gün geçirdim, ama yolum maalesef eğitim fakültesine değil, Psikoloji Bölümüne ve İşletme Okuluna düştü.



23 gün boyunca anılarımı beynimin raflarından çıkardım, neleri unutmuşum, neler aynı kalmış, neler farklı, neler yeni günler geçtikçe kısa notlar aldım. Araba kullanma fobim yüzünden yaşayamam dediğim Amerika, 23 gün sonunda "araba kullanmaya başlarsam yaşamayı düşünebilirim" kıvamına getirdi beni. İkinci gittiğimde gördüğüm anaokullarının aksine tam benlik okul öncesi eğitim kurumları görmem, ve bir e-maille 3ü okul biri halk kütüphanesi diğeri çocuklar için bilim müzesi toplam 5 kurumun bana kapılarını açması beni hem şaşırttı hem sevindirdi. Maalesef araba kullanamam -3 derecede yaptığım gözlem dönüşü yürüşlerinde üşümeme ve 2. okula gözleme gittikten sonra yataklara düşmeme sebep olduğu için 3. okula gidemedim ama orasını listeme koydum. Belki yakın zamanda Bloomington beni yine çağırır kendine.

Blogumun konsepti gereği gezdiğim, gördüğüm turistik yerleri, yediğim yemekleri anlatmak yerine yaşamla, kültürle, eğitimle ilgili gözlemleri sizlerle paylaşmak istiyorum bu yazımda.

- Sonbaharın renklerini, mahalledeki ağaçların arasında cirit atan sincapları, doğayla kucak kucağa yaşamayı, ara yolda giderken bir geyiğin hoplaya zıplaya karşıdan karşıya geçerken yolunumuza çıkabileceğini, yolda kedi yerine kirpi ölüsü görebileceğimizi unutmuşum. Uzun zamandır betonarme büyük şehirlerde yaşadığımdan mı, iklim ve bitki örtüsünden mi bilemiyorum ama sonbaharla birlikte rengarenk olan ağaçlara ben aşık oldum. Uzun zamandır doğadan ne kadar uzak kaldığımı farkettim.

- Dışarıda yemek yeme opsiyonlarının çoğunun pizzacı ya da hamburgerci olması biraz canımı sıkmadı değil. Dünya mutfağı da vardı ama Türkiye'deki seçenek çokluğu en azından Bloomington'da yoktu. Özellikle kola ve türevlerini free refill olmasını özlemişim. Yalnız restoranlarda koladan çok pepsi vardı, bunun sayesinde pembe limonatayı keşfettim. Yine de ilk ziyaretimden bu yana favorim hala Mountain Dew. Yiyecek ve içecek boyutlarının devasa olduğunu eklemeden geçmemek lazım. Özellikle cuma ve cumartesi gecesi iyi restoranlarda yemek yemek istiyorsanız 1-2 saat kuyrukta beklemeyi göze almanın gerekeceği hiç aklıma gelmemişti. İspanya saatine alışkın midem gece 9dan önce acıkmazken babamın doğum günü için saat 18:30'da bir restoranda kuyruktaydık. 19:30da oturabildik. Tabii ki tabağımın yarısını doggy bag olarak aldık. Asgari ücret olarak saati 2 dolar 30 cent alan garsonların maaşlarını arttırmak için bel bağladıkları bahşiş sistemi yüzünden garsonların 10 dakikada bir masamıza gelip "Is everything alright?" diye sormalarından çok rahatsız olduğumu hatırladım. Katalan kültüründe garsonlar ne bahşiş bekler (ki beklerlerse daha çok beklerler) ne de yemeğiniz boyunca zırt pırt gelip yemek zevkinizi sekteye uğratırlar. Amerikalı garsonların bahşiş uğruna, meslek icabı takındıkları sahte samimiyet benim hiç hoşuma gitmiyor açıkcası.

- Tüketim toplumu olmasından kaynaklanan bir kupon ve alışveriş çılgınlığı olduğunu unutmuşum. Sıkılınca değişiklik olsun diye gittiğimiz Wal-Mart'ta 1 saatten az zaman geçirip çıktığımızı hatırlamıyorum. Çoğu zaman bir şey almak için onlarca marka arasından hangisini seçsem diye karar vermekle geçiyordu. Yalnız sebze ve meyve (muz hariç) çok pahalıydı, et çeşitleri bile daha ucuzdu diyebilirim. Sevdiğim kırmızı elma çeşidinin hangi olduğunu anlamak için 10 dakikamı verdiğimi biliyorum. En basit mısır konservesini bile bu marka-çeşit karmaşası yüzünden yanlış çeşitini aldıktan sonra bu ne alacağıma karar verme sürem daha da arttı. Dev marketlerdeki bu kadar çeşitliliğe rağmen benzinliklerde maden suyu bulmanın imkansız olduğunu tastikledik. Meyve aromalı gazlı sularla idare etmek zorunda kalabilirsiniz, haberiniz olsun. 24 saat açık olduğu için bir gece 12den sonra gittiğimizde alışveriş eden herkesi pijamalarıyla görmek de başka bir eğlenceliydi. Amerikalıların rahat insanlar olması hoşuma gitti. Ayrıca Avrupa genelindeki pazar günleri her yer kapalı olur alışveriş yapılmaz mantığının Amerika'da olmadığını hatırladım, sevindim. Böylece pazar günleri soğuk havada dışarı çıkmak için bahanemiz oldu.

- İndirim kuponu demişken, eğer Amerika'daki online bir siteden alışveriş yapacaksanız mutlaka googledan indirim kuponu aratın. Ben bu sayede oyuncaklarımı %20 daha ucuza aldım.

- İkinci el kıyafet merakınız varsa bunu Goodwill ve Kullanılmış ama Vintage olarak ayırmakta fayda var. Zira Vintage olarak satılan şeylerin fiyatları yenileriyle başabaş.

- Eğitim sisteminde öğrencilerin hala ırklarına göre ayrıldığı ve ırkçılığın sistem içerisinde varlığını koruduğunu farkettim. Belki buna ülke genelinde değil, eyalet özelinde bakmak lazım. Indiana eğitim sistemiyle ilgili bir dergide gördüğüm non-white % verisi tüylerimi diken diken etti.


- İkinci el kitapların neredeyse bedavaya satılması bir ara kendimi kaybetmeme neden oldu. Halk kütüphanesinin içindeki bookstore'dan 50cent'e aldığım çocuk kitaplarını amazonda 17 dolara gördüğüm oldu. Half Price Books ise vaktim olsa hiç çıkmayacağım bir yerdi. Ama burada kitaplar 1-2 dolar civarındaydı.

- Üniversite ve halk kütüphanesi sayesinde kültürel etkinliklerin olmasına rağmen bu çeşitlilik Barselona'nın sundukları karşısında sönük kaldı. Yaşayanların hayatı genelde alışveriş-spor-din üzerine kurulu dersem abartmış sayılmam sanırım. Özellikle küçük kasabalarda en dikkat çekici yapılar kiliseler ve küçücük bir kasabada bile onlarca farklı mezhebin farklı farklı kiliseleri, tapınakları, ibadet yerleri var. Ben en çok Bloomington'daki Mongolian Budhist Tapınağını beğendim. Yolunuz Bloomington'dan geçerse uğramadan etmeyin.

- Arabanız yoksa hayatın çok zor olduğunu, çoğu zaman ekmek almak için bile arabaya ihtiyaç duyacağınızı öğrendim. Büyük şehirdeyseniz ise de arabanız varsa otoparklara bir servet bayılabileceğimizi... Aslında kaldığımız yerde yarım saatte bir otobüs vardı ama o soğukta otobüsle gitmek istediğiniz yere ulaşsanız bile dönebileceğinizden emin değilim. Her ne kadar gittiğim yerlerde toplu taşıma sistemini denemeye can atsam da 23 gün boyunca hiç toplu taşıma kullanmadım. Bir çok yere yürüyerek gitmeye çalıştım ve gördüm ki caddelerde benden başka yürüyerek bir yerden bir yere giden yok. Eh tabii -3 derecede çok akıllıca bir iş sayılmaz. Vücudum 3 gün dayanabildi. Ama yürüyüşlerim sayesinde Bloomington'da kendime bir cadde beğendim. Orada yaşıyor olsaydım Adopt a Road Programı  kapsamında Walnut street'i gözüme kestirmiştim. Walnut Street benim caddem. Boydan boya yürüdüm diyebilirim. Ne ararsam da buldum...

- Bu kez ilk defa dikkatimi çekti. Etraftaki bütün arabaların görünüşte bir hasarları vardı. Öğrendim ki araba tamirleri çok pahalı olduğu için, özellikle kış aylarında soğuk havaların da etkilemesiyle arabaların boyaları zarar görebiliyormuş. Kimse arabalarındaki vuruklara, çiziklere aldırış etmiyor, görselliğe pek takılmıyorlar. Lastik şişirmenin bile parayla olmasından dolayı onlara hak vermedim değil.

- Amerika'da bu sefer ilk defa beni Fransız sandılar. Hem de sadece görüntümden dolayı. Gittiğimiz turistik bir yerde kaybolduğumu düşünen bir görevli 100 metre ileriden Fransızca bir şeyler bağırdı. Bunun dışında başka yerlerde Fransız mıyım diye soruldu. Barselona'da da bu soruyla çok karşı karşıya kalmıştım. Amerika'da farkettim ki Fransız mısınız diye sormak aslında "Siz Avrupalısınız" "Bizden Farklı Görünüyorsunuz" anlamına geliyor, yoksa sizin aksanınızın farklı olması kimsenin umurunda değil. Hele de etraf anlaşılması zor bir aksanla konuşulan uzak doğulularla doluyken...

- Sokaklarda tanımadığınız kişilere selam vermek, günaydın nasılsınız demek kültürün bir parçasıdır. Bunu zaten biliyordum, unutmamıştım, size de hatırlatmak istedim. Amerikan İngilizcesi 101 dersinin girişi Thank You, Please ve Excuse me üzerine olmalıdır ve bu kelimeleri sürekli, fütursuzca kullanmalısınızdır. Thank you note'ları kültürün önemli bir parçasıdır. Gözleme gittiğim her kuruma Türkçe Kitap ve Yeni Yıl Tebriği yollayarak Thank You görevimi de yerine getirdiğimi gururla yazmak istedim buraya.

- İnsanların yaşadıkları yerlerin kulübe olması benim çok hoşuma gitti. Daha önceki 2 gidişimde ailem olan kişilerin yaşadıkları yerler daha villa tipiydi. Kulübeler dışardan bana çok samimi geldi.


- Amerika'nın bir özgürlükler ülkesi değil bir kurallar ülkesi olduğunu ve kurallara uymamanın aklınızdan geçmemesi gerektiğini hatırladım. Normalde sağ duyu ile hareket ettiğinizde zaten yapmayacağınız şeyleri bile gözünüze sokmak, aklınızdan çıkarmamanızı sağlamak için her yerde hatırlatma ve uyarı levhaları görmeye hazır olun. Mesela ben unutmuşum, pasaport kontrolünden geçene kadar cep telefonlarını açmak yasakmış. Allahtan cep telefonuyla yapışık yaşayan bir insan değilim, ancak uçak yere dokunur dokunmaz cep telefonunu açan sabırsız insanlar bu konuda dikkatli olmalılar. İç mekanlarda sigara içmenin yasak olması doğal geliyordu ama bir de gördüm ki gittiğimiz bir casino'da içerde sigara içilen bölüm vardı, hem kumar oynayıp hem sigara içebileceğiniz. Bunu çok yadırgadım. Daha önce hiç farketmediğim diğer bir detayda restoranların kapısında kapının x feet uzağına kadar sigara içmek yasaktır uyarılarının bulunmasıydı. Bu uyarıları okurken feet, inch, fahrenheit gibi metrik olmayan ölçü birimlerinin benim için ne kadar anlamsız geldiğini ve kültürel farklılıkların yaşamın en basit alanlarında bile karşıma çıkabileceğini düşündüm. Sadece mil ve pound benim için anlamlı geliyordu, Amerika'da bir sene lise okumuş olmama rağmen...

- Amerika'ya gidecekseniz ya da oradaysanız sağlığınıza dikkat edin, yanınızda kutu kutu antibiotik götürün, eğere orada bir sigortanız olmayacaksa. Ağrı-sızı, nezle-grip ilaçlarının şeker niyetine albenili kutularda satıldığı ortamda 5 günlük doz antibiotiğe 35 dolar ödendiğini gördüm. Tabii antibiotiğe para verip alabilmeniz için doktora gitmeniz gerek. Doktorların da çok ucuz olmadığına eminim. Reçeteyi bile size vermediklerini, evinize yakın eczaneye elektronik ortamda gönderdiklerini gördüm. Hastane-ilaç sistemleri gerçekten bir garip bence.





- Kasım ayının Amerika'ya gitmek için ideal bir ay olduğunu keşfettim. Hem son bahar renkleri insanı çok etkiliyor. Hem Cadılar Bayramı'nın evlere, çocuklara, süpermarketlere ve hayata getirdiği neşeyi yaşıyorsunuz. Cadılar bayramı biter bitmez, Noel için süslenmeye başlanıyor etraf. Ayrıca alışveriş meraklıları için de black friday'i yakalama fırsatı doğuyor. Ben o günü 3 gidişimde de yaşamadım (ilk gittiğimde alışveriş yerine ailece şükran günü toplantısına gitmiştik).
- Son olarak 23 günlük yaşantımda farkettiğim en önemli şey networking'in çok çok ama çok önemli olduğuydu. Amacınız ne olursa olsun, o amacı gerçekleştirmek için kilit isimlere ulaşmanız ve o kilit isimler üzerinden başka bir çok kapının açılacağını yaşayarak gördüm. Abim ve eşinin önerisiyle gitmeden 1ay önce oyun ve öğrenme programı olan iki kurumla yazışmaya başlamıştım. Oraya gittiğimde kurumlardan birinde gönüllü koordinatörlüğü yapan kişi bana bir okul listesi, iletişim kurmam gereken isimleri ve kimlerin bana referans olduğunu bir kağıda yazıp verdi. Kağıttaki 3 okul da kim olduğumu bile sorgulamadan beni gözlemci olarak hemen kabul ettiler. 3 okulun 2sine gidebildiğimi belirtmiştim. Gittiğim tüm kurumların ortak noktası oyun odaklı bir program izlemeleriydi. Birinci okul şu ana kadar gördüğüm en kültürel olarak duyarlı, çok kültürlülüğü iliklerinize kadar yaşatan bir okuldu. İkinci okul ise hayatımda gördüğüm en demokratik olanıydı. Bir sonraki yazımda oradaki gözlemlerimden bahsedebilirim. Şimdilik beni izlemeye devam edin...