1 Haziran 2013 Cumartesi

#direngeziparki #occupygezi

Yine konsept dışı bir yazı olacak ama İstanbul'da yaşanan direnişi görüp uzaktan takip etmemek ve tepkisiz kalmak mümkün değil.

Twitter'da yazılanlardan durumun ciddiyeti anlaşılıyordu ama dün gece Norveç kanalının canlı yayınını izlerken hem orada olamadığıma üzüldüm hem de polisin estirdiği terörün şiddetine gözlerim inanamadı. Türk milletinin zor günlerde tek yürek olduğunu görmek ise umutlandırdı.

Bugün uzakta olsak da taksim ve gezi parkı direnişçilerine, Türk halkına, anti-demokratik sisteme karşı olanlara destek vermek için yüz kişiyi aşkın bir toplulukla Barselona Ciutadella parkında toplandık. 6 senedir ilk defa burada yaşayan Türkiyelilerin bu kadar birlik olup toplanabildiklerine şahit oldum. Aramızda turist olarak Barselona'ya gelmiş kişiler de vardı. Gezmek yerine buradan Taksim'deki direnişçilere destek olmak istedik dediler...

Daha fazla konuşmaya gerek yok. Sözü fotoğraflara ve videolara bırakıyorum ve...

Diren Gezi Parkı, Diren Taksim, Dayan Halkım diyorum...










30 Nisan 2013 Salı

İş Arayanlara Tavsiyeler...

Geçtiğimiz hafta kabuğumdan biraz olsun çıkayım, insanların arasına karışayım, hem katalanca hem de ispanyolca pratik yapayım niyetiyle işsizlerin arasına karışmaya karar verdim. Senelerdir varlığından haberdar olduğum ama nedense daha önce hiç bir programına katılmadığım BarcelonActiva ile tanışmam "Eğitim Sektöründe Nasıl İş Aramalı" konulu 3 saatlik bir seminere gitmem ile gerçekleşti. 

Her ne kadar eğitimin öncesinde eğitim sektöründe iş bulmamla ilgili fazla beklentimin olmaması konusunda telkin almış olsam da seminer seminerdir genel kültür olur mantığıyla gittim. İyi ki de gitmişim. Seminer sayesinde BarcelonActiva'da verilen ücretsiz kurslardan haberdar oldum ve hemen o seminer sırasında bir kaçına kayıt oldum. 

"Eğitim Sektöründe Nasıl İş Aramalı" seminerinde yürütücünün bana önerdiği işi duyunca yanlış ülkede yaşadığımı bir kez daha farkettim. Doktora yapıyorum, danışmanlık gibi bir pozisyon istiyorum dedim, İngilizce yaz kamplarında gözetmenlik bulabilirsin dedi. Yazın sıcağında 8-10 saat çocuklarla çalışıp haftalık 200-250 eu gibi bir maaşla çalışmayı küçük gördüğümden değil ama kendimi tanıdığım için böyle bir pozisyona olası bakmadım.

Geçen gün twitter'da okuduğum bilgiye göre Katalunya 900.000 kayıtlı işsiz ile tarihinin rekorunu kırmış. Kayıtsız işsizlerin sayısının da muallakta olduğunu düşünürsek, 7,5 milyon nüfuslu özerk bölgede yaşanyarlın yüzde 10'undan fazlasının işsiz olması çok hoş bir oran değil. İspanya'da işsizlik oranının %50 civarında olduğunu da başka bir yerde okumuştum. Bu sayıların ne denli doğru ve vahim olduğunu işte gittiğim kurslarda gördüm. Senelerdir üst düzey yöneticilik yaparken bir anda home ofis'e dönen ve kendi yağında kavrulmaya çalışanlardan görsel sanat sektöründeki işsizlere, 5 dil bildiği halde korsan (e-)kitaplar yüzünden edebi çeviri sektörünün para kazandırmaması nedeniyle çevirmenlerin %80inin işsiz kalmasının kurbanı olan deneyimli çevirmenden tutun ünlü bir bira markasının zamanında EMEA ülkelerinin pazarlama yöneticiliğinden sonra profiline uygun pozisyon bulamadığı için işsiz kalanına kadar o kadar iyi profile sahip ama bir türlü iş bulamayan kişi ile tanıştım ki, halime şükrettim. Ve şunu farkettim. Ben iş aramıyorum. En azından şimdilik. Günü kurtarmalık, geçici işler yetiyor. Doktoram bitene kadar tabii...

Gittiğim kurslara geçmeden önce paylaşmak istediğim tespit şuydu ki işsizlik Katalunya'da gerçekten çok büyük bir sorun. Gittiğim kursların yaş ortalaması 35-40ın üzerindeydi. Özellikle uzun bir süredir iş arayan kesimde psikolojik sorunlar, gerginlik, sinir, sabırsızlık, tükenmişlik gibi belirtiler gözle görülür bir şekilde belirgindi. Bir çok kişi nasıl bir iş bulmak istiyorsunuz sorusuna "ne olursa yaparım" cevabını veriyordu ki bu cevap iş aramaya başlamadan yenilgiyi kabul etmekle eş değerdi.


Eğitim Sektöründe İş Bulma konulu seminerden sonra İletişim, Kendini Planla-Organize Et, Yetkinlik Bazlı Özgeçmiş Düzenleme isimli 3 kursa gittim. Hepsinden de ayrı şeyler öğrendim, farklı bakış açılarını görmek çok hoşuma gitti. Bu yazımda Yetkinlik Bazlı Özgeçmiş Düzenleme ile ilgili öğrendiklerimi özetlemeye çalışacağım. İş arama sürecinde özellikle gençlere yol gösterebilecek bilgiler vereceğim.

İlerde aktif olarak iş arama sürecinde en çok yararlanacağımı düşündüğüm kurs oldu Yetkinlik Bazlı Özgeçmiş Yapılandırma. (İspanyolca-Katalanca-İngilizce) Özgeçmiş örnekleri için şu sayfadan yararlanabilirsiniz...

Bu tip özgeçmişi özellikle çalışmak istediğiniz alanı ya da sektörü değiştirmek ya da profesyonel olarak kendi alanınızda kendinizi öne çıkarmak istediğinizde kullanmanız tavsiye edilir. Bir de benim gibi sürekli farklı alanlarda farklı pozisyonlarda işler yaptıysanız neden bu kadar çok alan değiştirdiğinizi temellendirmek ve sizi işe almak isteyen kişiye bunu anlatmak için kullanabilirsiniz. 

Böyle bir özgeçmiş hazırlamadan önce şimdiye kadar yaptığınız işlerdeki gerekli yetkinlerin neler olduğunu keşfetmeniz gerekir. İngilizce bilenler için şuraya bakmalarını şiddetle tavsiye ediyorum. Ben burada şimdiye kadar çalıştığım işlerin (eğitim psikoloğu, boş zamanları değerlendirme gözetmenliği, turist rehberliği, sözlü tercümanlık, vs vs) gerektirdikleri yetkinlerin üç aşağı beş yukarı birbirleriyle örtüştüklerini gördüm ve bu kadar farklı sektörlerde, farklı işler yapmış olmamın tesadüf olmadığını anladım. İş profillerine göre yetkinliklerinizi belirledikten sonra, istediğiniz işin gerektirdiği yetkinliklere (soft skills/competencies) bakın. Yetkinlikler 4 seviye üzerinden derecelendiriliyor. Bu derecelerin üzerinde tıkladığınızda açıklamaları göreceksiniz. Bu yetkinliklerin ne kadarı sizde var? 

Sizde olmayanları tespit ettikten sonra bu yönlerinizi kurslarla geliştirebilirsiniz. Barselona'da yaşıyorsanız, BarcelonActiva bu konuda size ücretsiz bir çok imkan sunuyor. Yetkinliklerinizi tespit etmenin bir diğer önemi de iş başvurularında yazacağınız cover letter (ön mektup) içeriğini destekleyebilmeniz. Bir iş ilanında belirtilmiş yetkinlikleri ve kendinizde olanları temel alarak başvurunuzu sağlam yaparsanız, karşınızdaki sizi daha iyi değerlendirebilecektir.  Bu kursla ilgili en son söylemek istediğim, beni şaşırtan bir bilgi. Eğitim Psikoloğu'nun Katalunya'da çalışma sektörünün eğitim değil, sosyal hizmetlere bağlı olduğunu gördüm. Sizin de profiliniz hiç aklınızda olmayan bir sektörde olabilir. İyi araştırmakta fayda var.


Bir sonraki yazımda Kendini Planla, Kendini Organize Et! kursundan bahsetmeyi düşünüyorum. Daha önceki yazımda erteleme hastalığı olanlara değişik stratejiler önermiştim. Gelecek yazımda önce kendi durumunuzu nasıl tespit edebileceğinizden ve doğru hedef koyma sürecinden ve bunların formülasyonundan bahsetmeyi düşünüyorum. Yazdıklarımı takip etmek için sağ frame'deki takipçilerim arasına katılabilir, twitter hesabımdan da beni takip edebilirsiniz...

Herkese iş arama serüveninden başarılar dilerim.
Unutmayın, ne iş olsa yaparım kafası değil, istediğiniz şeyi doğru tanımlayıp o yönde sağlam adımlar atmak size başarıyı getirecektir. İlk adım da kendinizi tanımaktır.

27 Mart 2013 Çarşamba

İkinci El Çanta Pazarı

Bu sefer kısa, öz ve konsept dışı bir yazı - daha doğrusu bir reklam- ile karşınıza çıkıyorum. 
Facebook hesabımı kapattığım için duyuru yapma alternatiflerim azaldı. Bu nedenle blogumu bu amaçla da biraz meşgul etmeye karar verdim. Belki aranızda ilgilenenler çıkabilir.

Malum uzun bir süredir yurt dışında yaşıyorum. Yazı sonunda kesin dönüş planları yapmaya başladığım için yavaş yavaş eşyalarımı geri taşımaya başladım. Bu sefer gördüm ki artık baba ocağındaki odamda da eşya koyacak yer kalmamış. Bu nedenle öncelikle çantalarımı azaltmaya karar verdim.

Top shop,Dorothy Perkins, Zara, Mango, H & M, Pucca, Oxxo, Betty Boop gibi markaları olan satılık çantalarımın resimlerini görmek fiyatlarını öğrenmek için http://ikincielcantapazari.tumblr.com/ adresini ziyaret edebilirsiniz.
Teslimatları istanbul Avrupa Yakasında 2 Nisan 2013'e kadar ben elden yapmaya çalışabilirim.
3 Nisan 2013ten itibaren teslimattan sorumlu kişiler annem-babam olacak. 

Umarım en kısa zamanda çantalarım yeni sahiplerine ulaşırlar...

18 Mart 2013 Pazartesi

Bir Doktora Öğrencisinin İtirafları-6

(Bu yazıyı okumadan önce, 5. yazıyı okumak için tıklayın.)

"Üşeniyorum Öyleyse Yarın"ların Dayanılmaz Ağırlığı


Her doktora öğrencisinin en kötü düşmanı erteleme (nam-ı diğer PROCRASTINATION) eyleminin  sinsi sinsi ilerleyip normal bir rutin haline gelip bünyeyi ele geçirmesidir. Doktora öğrencisi dediğin aslında bir maraton koşucusudur. Kısa vadeli tatminlerden arınmış bir bünyeyle yorulmadan, pes etmeden, sabırla tez savunmasını bitirdikten sonra "Tebrikler. Geçtiniz." sözlerini duymak için 4 ila 6 sene arası çalışırlar, çabalarlar, yazarlar, çizerler, okurlar, sunum yaparlar, deney yaparlar.... Tabii bu tarif ettiğim bünyeye sahip olanlar "ideal" doktora öğrencileridir. Oysaki bir çok doktora adayı özdisiplin, içsel motivasyon, özdüzenleme gibi becerilerden yoksun bir halde kendi kendileriyle baş başa kalır bu süreçte. Yapmaları gerekenler listesi uzadıkça, erteleme davranışı kronikleştikçe, önce korku, sonra çaresizlik ve yolun sonunda da depresyon ile karşı karşıya gelirler. Bir de bakarlar ki doktora süreçleri onları hem psikolojik hem de fizyolojik olarak felç etmiş. Savaşçı ruhlu doktora adayları felç olma sinyalleri almaya başlar başlamaz bir destek aramaya başlarlar. Etrafımdaki bir çok kişi aradıkları desteği anti-depresanlarda buluyorlar. Ben de yaşadığım fiziksel belirtiler yüzünden doktora gittim ilk önce. Her ne kadar doktordan ilaç istesem de kendisi bana sadece vitamin ve bitkisel bir sedatif vermeyi uygun gördü. Verdikleri tabii ki işe yaramadı, ben de alternatif yollara başvurmaya karar verdim. Ocak ayından bu yana da gayet faydasını gördüm. Bu yazımda yaptıklarımın hepsini anlatmak yerine kısa yoldan erteleme davranışınızı değiştirmek için kullanabileceğiniz uygulaması nispeten kolay stratejilerden bahsedeceğim. 


Burada anlatacaklarımı bana öğreten The Now Habit kitabını sadece doktora öğrencilerine değil erteleme hastalığından muzdarip herkese tavsiye ediyorum. Kitabı okumak gözünüzde büyüyorsa şu linkten özetine ulaşabilirsiniz...
Bu yazıyı okumaya hala devam ediyorsanız ERTELEME hastalığınızın olduğunu KABUL ETTİĞİNİZİ ve bu HASTALIKLA savaşmaya KARAR VERDİĞİNİZİ ve ADIM ATMAYA HAZIR OLDUĞUNUZU kabul ediyorum...

1. Adım: Yalnız değilsiniz. Dünyada milyonlarca insan, başarılı, başarısız bir sürü insan ERTELEME hastalığını hayatlarının bir döneminde yaşamıştır. Yapmanız gerekenleri ertelemek sizi başarısız kılmaz. BAŞARABİLECEKLERİNİZİ ENGELLER... Üretken biri olmak varken siz hala bir şeyleri erteleyip kendinizi mutsuz etmeye devam mı ediyorsunuz? Yapmanız gerekenleri n yerine size kısa vadeli tatmin sağlayan şeyleri yapıyorsanız, içinizdeki suçluluk duygusunu körüklüyorsunuz demektir.

2. Adım: Erteleme Davranışlarınızı Tanımlayın.  "Erteleme, bir sıkıcı ya da başa çıkılamaz olarak algıladığınız bir göreve başlamak ya da onu bitirmenin yarattığı kaygıyla başa çıkmak için geliştirdiğiniz bir alışkanlıktır." 

TEZİNİZİ YAZMAYA BAŞLAMAK İÇİN MOTİVE OLMAYI, KENDİNİZDEN EMİN OLMAYI, İLHAM GELMESİNİ BEKLEMEYİN... Sadece başlayın. Hemen, Şimdi!


ERTELEME KISIR DÖNGÜSÜ, Size Tanıdık Geliyor MU?

Başa çıkılamaz bir iş karşısında Bunalmak--> Baskı Hissetmek--> Başarısızlık Korkusu--> Daha Fazla Çabalamak--> Daha Fazla Çalışmak -->Yenilgiye Uğramış Hissetmek --> Motivasyonu Kaybetmek --> Ertelemek

ÇÖZÜM: Başa çıkılamazlığın yarattığı dehşeti, başarısızlık korkusunu, düşük öz-saygıyo bir kenara koyun, AKLINIZA ODAKLANIN, bitmeniz gereken şeye ve zamana değil ŞİMDİ BAŞLAYABİLECEĞİNİZ ŞEYE ODAKLANIN...

Söylemesi kolay yapması zor mu dediniz? Ben de öyle demiştim... Kendinize hedefler, deadline'lar koyup hiç birisine ulaşamadınız mı? Alın benden de o kadar... Hevesiniz kırılmasın. Savaşımız daha yeni başlıyor...

3. Adım: Güvenli Alan Yaratın. Yapmanız gereken şeyi bitiremezseniz ne olur? Olabilecek en KÖTÜ SENARYOYU YAZIN. Bu senaryo gerçekleşirse önünüzde kalabilecek başka ALTERNATİFLER YARATIN... Doktor olamazsanız, İsminizin önünde DR., arkasında PhD. gelmezse, dünya başınıza yıkılırsa, ayaklarınız yere hala sağlam basabilir. En kötü senaryoda bile bir dönüm noktası olabilir. Potansiyellerinizi gözden geçirin. Kendinize verdiğiniz değer bir ünvana bağlı olmasın. YAPTIKLARINIZA, YAPABİLME POTANSİYELİNİZE, KENDİNİZ OLMANIZA bağlı olsun...

4. Adım: Kendinizle konuşurken kullandığınız OLUMSUZ dili OLUMLU bir DİL ile değiştirin. Bunu yapmalıyım, şunu yazmak zorundayım, bu makaleyi haftaya göndermeliyim, gibi ZORUNLULUK içeren bir dil kullanmaktan VAZGEÇİN! Kimse doktora yapmanız için alnınıza silah dayamadıysa, normal şartlar altında AKADEMİSYEN olmak SİZİN SEÇİMİNİZ. Sonuçlara odaklanarak kendinizi bunaltacağınıza başlangıçlara odaklanıp, yapmayı SEÇTİĞİNİZ öğrenme yolculuğundan ZEVK ALIN. Doktora noktasına kadar geldiyseniz muhtemelen bu yolculuğu bitirmek için gerekli olan akademik becerilere sahipsiniz. Kaldı ki DOKTORA bir öğrenme süreci. Hayatınızın araştırmasını yapmıyorsunuz. Kusursuz bir TEZ vermeyeceksiniz. Kendinizi kendinize kötüleyerek sadece kendinize ZARAR VERİRSİNİZ.

5. Adım: Suçluluk duygusundan arınmış olarak boş vakitlerinize sahip çıkın. Kendinize hobi edinin ve bunlara dört elle sahip çıkın. Doktora gibi bir maratonda hızlı koşup erken tükenmek istemiyorsanız, hobilerinizi kendinizi suçlu hissetmeden yapın. Önce ders Çalışın ve ödül olarak kendinize Yapmaktan Keyif aldığınız bir şeyi yapmanıza İZİN VERİN... 7/24 çalışırsanız piliniz 3 gün sürer. 

6. Adım: Tersine AJANDA yapın. Eylül ayında Tezimi Teslim Edeceğim, çok büyük bir hedef. İşe bu hedefinizi küçük hedeflere bölerek başlayın. Kaç bölüm yazmayı öngörüyorsunuz? Bu bölümlerin alt bölümleri var mı? İşe en kolay noktadan değil en zor noktadan başlayın. Benim tavsiyem METODOLOJİ'yi yazarak başlamanız. En sonra Giriş kısmınız yazarken sona yaklaştığınızda hala enerjinizin kaldığını görünce ŞAŞIRACAKSINIZ. Elinize Aylık bir takvim alın hedeflediğiniz tez teslim tarihine TEZİN ÇIKTISINI ENSTİTÜYE GÖTÜRMEK yazın. Daha sonra yapmanız gerekenler listesini ajandanızda sonran başa doğru yapın...

7. Adım: Tezinin için çalışacağınız zamanları PROGRAMLAMAYIN!! Bir çok insan tanıyorum kendilerine günlük veya haftalık programlar yapıyorlar ve uyamadıkları için suçluluk duyguları ve kendilerine kızgınlıkları artıyor. Haftalık ders çalışma programı üzerinizde baskı yaratmaktan başka bir işe yaramaz. Bu strateji benim en sevdiğim ve 3 haftadır kullandığım strateji oldu. Siz de mutlaka deneyin!!! Öncelikle haftanın 7 günü ve 24 saatini gösteren şu çizelgenin çıktısını alın. Size 7 gün 24 saatlik boş zaman veriyorum... Bu boşlukları yapmanız gereken boş zaman etkinlikleriyle, tutmanız gereken sözler, gitmeniz gereken randevularla doldurun. İşe Uyku-Yemek-Dizi İzleme- Doktor Randevuları-Arkadaşlarla Buluşma zamanlarını işaretleyerek başlayın. 

SADECE YARIM SAATLİK VERİMLİ ÇALIŞMA SÜRESİ HEDEFLEYİN! Bu yarım saatte, eliniz facebooka gitmesin, e-mailiniz kontrol etmeyin, cep telefonunuzdan mesajlaşmayın, telefon çalarsa bakmayın, tuvalete gitmeyin, kahve almak için yerinizden kalkmayın, dinlediğiniz müzik listesi biterse yeni parça koymak için dosyalara dalmayın. SADECE tezinizle ilgili yapmayı hedeflediğiniz şey neyse (makale okumak, seçtiğiniz bir bölümü yazmak, veri analizi yapmak vb.) onu YAPIN! Aklınıza yapmanız gereken başka bir şey gelirse, yanınızdaki kağıda NOT alın ve YARIM SAATLİK ÇALIŞMA OTURUMUNUZ BİTİNCE not aldığınız şeyi yapabilirsiniz...

iPad ve iPhone kullanıcıları için 2 application önerim var...Bu yarım saatlik seanslarınızın sürelerini LabTimer application'ı ile tutabilir iAccomplish application'ı ile bitirdiğiniz her verimli çalışma seansını kayıt altına alıp hissettiğiniz eğlence ve yetkinliğe 1-10 arası puanlar vererek çalışma sürecinizi ve başarılarınızı görselleştirebilirsiniz.

GÜNDE MAKSİMUM 5 SAAT, HAFTADA MAKSİMUM 20 SAAT VERİMLİ ÇALIŞMA SÜRESİ KULLANMANIZA İZİN VAR!!! HAFTANIN 1 GÜNÜ ise MOLA... O GÜN SADECE DİNLENMEYE-EĞLENMEYE-KAFA DAĞITMAYA AİT... Gününüzü kendiniz seçin!

Ders çalışacağınız zamanları PROGRAMLAMADIĞINIZ haftalık çizelgenize YARIM SAATLİK VERİMLİ ÇALIŞTIĞINIZ zaman aralığını FOSFORLU KALEMLE İşaretleyin... 
Her günün sonunda TOPLAM VERİMLİ ÇALIŞMA SÜRESİNİZİ kaydedin. HAFTA BİTİNCE de bu sürelerin TOPLAMINI ALIN...

İlk 2 hafta hangi günler, hangi zaman dilimlerinizin verimsiz geçtiğini, en çok ne zaman ERTELEME semptomlarınızın ortaya çıktığını görmeniz açısından önemli.

8. Adım: Gerçekçi hedefler belirleyin. Başarılı olma olasılığınızı yükseltecek şekilde hedeflerinizi seçmeye dikkat edin. Küçük ve ulaşılabilir hedefler koymak uzun vadede daha çok iş başarmanızı sağlar. Hedeflerinize ulaştıkça hem kendinize güveniniz hem de motivasyonunuz artar. SADECE TÜMÜYLE SAHİPLENEYECEĞİNİZ HEDEFLER KOYUN! Önceliğiniz tez yazmak ise, bedava diye kayıt olduğunuz konunuzla alakasız bir online kursa bulaşmayın. HEDEFLERİNİZE ULAŞMAK İÇİN Kendinizi adayacağınıza ve bunun için gerekli zamanı vereceğinize EMİN OLUN! Gerçekçi olmayan hedefler koyarak kendinizi eleştirmenize neden olacak durumlar yaratmayın. Hedefinizi belirlerken iki seçeneğiniz var, ÇALIŞMAYI SEÇMEK ya da ÇALIŞMAMAYI SEÇMEK (ERTELEMEK). Bu iki seçenek de enerjinizi alacaktır, çaba gerekecektir. Şunu aklınızdan çıkarmayın:GÖTÜRÜSÜ OLMAYAN DOKTORA YOK!  
Belirlediğiniz hedefi tamamen KENDİ ÖZ İRADENİZLE SEÇİN! Unutmayın, kimse sizi tez yapmaya zorlamıyor... ÇEKTİĞİNİZ ACILARLA YÜZLEŞİN... 
FONKSİYONEL ve GÖZLEMLENEBİLİR HEDEFLER YARATIN. 
Örnek hedef: Teorik çerçeve bölümünün ilk alt başlığını (30 sayfa) haftada en az 10 saatimi adayarak Nisan sonunda bitirmiş olacağım.
Örnek Alt Hedef: Üç gün sonra günde en az 1 saatimi vermiş olacağım ve bu başlık altında 2 sayfayı bitirmiş olacağım...

Bu yazıda anlattığım stratejileri uygulamaya başladıktan 3 hafta içersinde en azından duygu durumunuzda olumlu değişiklikler gözlemleyeceksiniz. Bu stratejileri uygulamaya başladıktan sonra yaşadıklarınızı bu yazının altında yorum kısmına iletirseniz eminim ki kaderdaş diğer doktora öğrencilerine destek olmuş olacaksınız. 

THe Now Habit isimli kitapta aslında daha fazla stratejiden bahsediliyor. Ben burada en hoşuma giden ve kullanışlı olduklarına inandıklarımı yazdım. Vaktiniz varsa ve adımlarla ilgili aklınızda soru işaretleri türediyse kitabını edinin. Bu yazının altına yorum bırakıp ulaşabileceğim bir e-mail adresi bırakırsanız size kitabım e-pub formatını ulaştırabilirim...

Tez sürecinde en zorlanan kesim MÜKEMMELİYETÇİ bireylerdir... Mükemmeliyetçi olmak, Mükemmeliyetçilikten kurtulmak da bir başka yazımın konusu olsun...

26 Şubat 2013 Salı

Her derde deva Hint Sineması

Eskiden Hint Sineması denildiğinde aklıma parıl parıl parlayan sarilerini giymiş kadınlarla onlara zıp zıp zıplayarak eşlik eden adamların durmadan dans ettikleri hareketli filmler aklıma gelirdi. Şu yaşıma kadar toplasanız 5 tane Bollywood filmi izlememiştim taa ki geçtiğimiz aya kadar. Hint filmi derken Hint aileleri ya da hindistan temalı İngiliz filmlerini bu kategorinin dışında tutuğumu vurgulamakta fayda görüyorum. Mesela Slumdog Millonaire, The Best Exotic Marigold Hotel  gibi filmler benim için Hint Sineması'nın değil İngiliz Sinemasının birer örnekleridir. Geçtiğimiz ayın öncesine kadar en sevdiğin Hint Filmi hangisi diye sorsaydınız cevabım Monsoon Wedding (Muson Düğünü) olurdu. Filmi izlerken çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Ama anlat deseniz aklımda kalan bir sahne yok maalesef. Belki de tekrardan izlemeliyim.

Gelelim yeni keşfettiğim günümüz Hint Sineması'na... Geçen ay normal bir akşam acaba ne izlesek ne izlesek diye düşünürken filmin konusu dikkatimi çektiği için izlemeye karar verdiğimiz, izledikten sonra da Aamir Khan'ı keşfetmemizle merakımızın artarak devam etmesine sebep olan film Taare Zameen Par'dan başlamam gerek...

Ama öncesinde burada bahsedeceğim filmlerin kısaca ortak özelliklerini aktarmak istiyorum.
- Filmlerin her biri en az 3 saat sürüyor. Vaktinizin dar olduğu bir zamanda izlemeyi tercih etmemenizi öneririm.
- Ortalama yarım saatte bir şarkılı danslı sahneler var ve bunlar yaklaşık bir 10-15 dakika sürüyor. Bu sahnelerden sıkılmamak ve filmi daha iyi anlamak için şarkıların sözlerini de tercüme etmiş alt yazılı versiyonlarını bulup izlemenizde fayda var. Zira  filmin konusu ve verilmek istenen mesajlar şarkı sözleri içersine işlenmiş itinayla.
- Hint kültürünün renklerini görebilirsiniz. Filme kullanılan dilin %80-%90 Hintçe, %10-%20 İngilizce Hindistan'da hala var olan İngiliz etkisine en basit örnek. Bunun dışında Hint kültürü ile ilgili bir çok detayı öğrenebilir, oradaki yaşamla ilgili fikir edinebilirsiniz (Aklımda kalanlar Diwali kutlamaları, Farklı kültürlerin farklı kıyafetleri, Hint kadınlarının sosyal durumları, Bhangra Dansı vs...)
- Bu yazıda yer vereceğim her filmde sosyal-kültürel-eğitimsel problemler ele alınıyor. Başrol oyuncuları toplumdaki sayılı iyi örnekler olarak karşımıza çıkıyor ve filmin mesajları onlar tarafından veriliyor.
- Filmleri izledikten sonra insan Türkiye-Hindistan karşılaştırması yapmadan duramıyor. Film sektörleri açısından bakılınca Türkiye'nin eğitim temalı daha çok filme ihtiyacı olduğuna kanaat getirdim (her ne kadar Başka Dilde Aşk ve İki Dil Bir Bavul güzel örnekler olarak karşıma çıkmış olsalar da sayıca çok az güzel örnek var.).

Taare Zameen Par: Türkçe'ye Her Çocuk Özeldir Yerdeki Yıldızlar ismiyle tercüme edilen bu film öğrenme güçlüğü (Disleksi) yaşayan bir ilkokul öğrencisinin yaramazlıktan öfke patlamalarına çaresizlikten depresyona doğru umutsuzca çırpınırken genç ve mesleğini seven, çocuklara değer veren bir öğretmenin onun yeteneklerini keşfedip ihtiyacı olan anlayış ve ilgiliyi ona göstererek onu öğrenmeye motive etmesini ve sorunun keşfedilmesinin ardından aldığı destek sonucunda yaratıcılığıyla takdir toplayan bir öğrenci olma sürecini anlatıyor. 

Kimler İzlemeli: Öğretmenler izlemeli. Özellikle de birinci ve ikinci sınıf öğretmenleri. Sadece çocuğun yaşadığı zorlukları gözlemleyip onun durumunu analiz etmek için değil. Geleneksel tipteki öğretmenlerin yaptığı hataları görmek ve bunları tekrarlamamak, örnek öğretmenin kullandığı alternatif öğretim tekniklerini de görmek ve kendi derslerinde nasıl uygulayabilirler bunu düşünmek için. Çocuklarla çalışan psikologlar veya psikolojik danışmanlar izlemeli. Çocukların yardım çağrılarını, ipuçlarını yakalama becerilerini geliştirebilmeleri açısından faydalı olacaktır.
Kimlere İzletilmeli:  Öğrenme güçlüğü nedeniyle okulda başarısızlık yaşayan çocuğu olan anne-babalara izletilmeli. Eğer öğrenme zorluğu konusunda çalışan bir uzmansanız ilk görüşmenizden sonra velilere bu filmi izlemelerini ödev verin. Film sonrasında çocuklarının hassas durumunu biraz daha kabullenmiş olduklarını ve onu daha iyi anlamaya başladıklarını görebilirsiniz. 


3 Idiots: 3 Salak olarak tercüme edilmiş ismiyle bu film aslında hiç de salak olmayan 3 kafadar ve onları çekemeyen ezeli rakipleri olan üniversitedeki sınıf arkadaşlarının öyküsünü anlatıyor. Üniversite 1. sınıfta başlayan hikayeleri mezun olduktan 10 yıl sonra buluşmalarına kadar devam ediyor. Arada çocukluk dönemlerine yapılan flash-backler ile bu üç öğrencinin nasıl şu anki hallerine geldikleri, yaşadıkları zorluklar ve bu zorluklara buldukları çözümlerden bahsediliyor. Filmin sloganı ise ALL IS WELL (Her şey Çok İyi)...
Kimler İzlemeli: Lise öğrencilerine kariyer danışmanlığı yapan uzmanlar. Öğrencileri mesleklere ve üniversite hayatına yönlendirirken dikkate almaları gereken detayları yeniden gözden geçirmelerini sağlayacaktır bu film. Üniversite'de hala ne okuyacaklarına karar veremeyen lise öğrencileri. Sevdikleri şeyi okuyarak mı daha başarılı ve mutlu olacaklarına yoksa para getiren bir iş bulabilmek adına günün popüler olan alanlarda okuyarak mı daha başarılı ve mutlu olacaklarına karar verebilmeleri için.
Kimlere İzletilmeli: Diktatör üniversite hocalarına. Öğrencilerinin de birer insan olduklarını anlamaları ve fazla yükleme sonucunda yaşanılan facialarda kendilerinin de sorumluluk sahibi olacaklarını anlamaları veya hatırlamaları için. Çocuklarının meslek seçimine fazlasıyla müdahale eden anne-babalara. Çocuklarını kendi ideal ve amaçları uğruna onları mutsuzluğa mahkum edebileceklerini ve onların hayatını işkenceye çevirebileceklerini farkedip onların sağlığı, mutluluğu ve başarılı olabilmeleri için ilgi alanlarına uygun mesleklere yönlendirmenin ne kadar önemli olduğunu anlamaları için. 


Barfi! Kahramanımızın asıl adının Murphy olmasına rağmen sağır ve dilsiz olmasından dolayı ismini soranlara Barfi'ye benzer bir ses çıkararak cevap vermesinden geliyor filmin adı. Kendi kendine fotoğrafını çekerken yere düşen yaşlı bir adamın görüntüsünün ardından geçmişe gidiliyor ve hikaye sağır ve dilsiz olmakla beraber özgüven patlaması yaşayan bir genç ile güzeller güzeli bir kızın tanışıp arkadaş olmasıyla başlıyor. Film sağır dilsiz genç ile güzel kızın aşk hikayesiymiş gibi ilerlerken araya otizmli bir genç kızın hikayesi giriyor ve Barfi!nin hayatı sonsuza dek değişiyor. Buram buram iyimserlik, samimiyet ve mutluluk kokan bu filmde her türlü zorluğa, engele, kötülüğe rağman umutsuzluğa yer yok.
Kimler İzlemeli: Engelli bireylerle çalışan uzmanlar. Özgüvenin neler yapabileceğini görmeleri ve bu yöndeki çalışmalarını arttırmaları için. Engelli bireylerin aileleri. Çocuklarının durumlarından utanmamaları gerektiğini anlamaları, çocukları için de mutlu bir hayatın mümkün olduğunu görmeleri için. 
Kimlere İzletilmeli: Engelli bireylere. Kendileri için örnek teşkil edebilecek rol modelleri görmeleri ve hayata dört elle sarılmalarını desteklemek için. 


Swades (We, The People): Bu yazımda bahsedeceğim son film Türkçe'ye Bizim İnsanımız ismiyle tercüme edilmiş ismiyle NASA'da önemli bir görevde olan bir Hint bilim adamının onu büyüten kişiyi bulmak için hiç bilmediği bir köye gidip orada yaşayan insanların hayatlarını değiştirirken kendi hayatının da değişmesini anlatıyor bu film. Başrol karakterinin gönlünü kaptırdığı kadın öğretmen aracılığıyla eğitim alanındaki sorunlerı da gözler önüne seriyor bu film. Köy okullarının yaşadıkları zorluklar, köylülerin eğitim yerinde daha farklı alanlara önem vermesi aklıma gelenler. Özellike eğitimle ilgili olan kısımlarda Türkiye ile olan benzerlikleri farketmemek mümkün değil. Kızlarını okula göndermeyi reddeden aileleri ikna etmek için kapı kapı dolaşma bana Baba Beni Okula Gönder projesini aklıma getirdi. 
Kimler İzlemeli: Toplumsal gelişim alanında çalışan uzmanlar.. Değişime direnç gösteren küçük ve geleneksel topluluklara nasıl yaklaşılmalı ve ne gibi müdahalelerde bulunmaları konusunda güzel bir örnek olacaktır onlara.
Kimlere İzletilmeli: Beyin göçünün önemli aktörlerine. Para-şan-şöhret uğruna ülkelerini terk etmiş; geldikler yerleri unutuna onları var eden topraklara bir hayrı dokunmayan eğitimli kesim üyelerine, bilim adamlarına. Filmdeki ana karakter gibi marjinal kararlar veremeyecek olsalar da en azından kısa süreli tatil dönemlerini geldikleri topraklara geri dönerek ve geliştirilmeye ihtiyacı olan toplumlara ellerinden gelen desteği vermeleri konusunda motive olmaları için. Tersine beyin göçünü destekleyebilecek herkes izlemeli...




İzlemenizi tavsiye ettiğim tüm bu filmleri internet üzerinden Türkçe altyazılı olarak ücretsiz izleyebilirsiniz. Youtube'da filmin orijinal ve Türkçe ismini yazarak aratabilir, google üzerinden orijinal ismiyle birlikte Türkçe altyazılı izle yazarak bir sürü alternatife ulaşabilirsiniz. 

Herkese iyi seyirler...

Not: Eğitimciler ve eğitim alanında çalışan uzmanlar için film önerileriniz olursa bunları yorum kısmına yazarak beni bilgilendirebilirsiniz.

Gelecek yazılarımda farklı ülkelerin eğitim-psikoloji temalı filmlerine yazılarımda yer vermeye devam edeceğim. Beni takip etmeye devam edin. Sayfanın sağ tarafındaki takipçiler listesine kendinizi eklemeyi unutmayın...


18 Ocak 2013 Cuma

Ekonomik Krizde Yabancı Olmak

Vatanınız olmayan bir ülkede yabancı olmak başlı başına zordur. Günlerce aidiyetinizi sorgularsınız, tutunacak, destek olacak insanlar ararsınız, kısa süreli yaşanan mutluluklarla avutursunuz kendinizi. Ne de olsa daha iyi bir yaşam için gelmişsinizdir. Ya bir şeylerden kaçarak, ya da umutlarınızın peşinden koşarak.

Zaten yabancı olduğunuz için 1-0 yenik başladığınız hayat ekonomik krizin etkisiyle ya birden bire ya da yavaş yavaş 1- (-1) e dönüşür skor. Pes etmemek uğruna, yenilgiyi kabul etmemek için çırpınır durursunuz. Belki eninde sonunda hakettiğiniz itibarı kazanırsınız, belki de yapılacak en iyi şeyin pılıyı pırtıyı toplayarak dönüş yapmak olduğuna karar verirsiniz.

2007 Eylül ayında Barselona'ya geldiğimde "işte burası benim yeni vatanım" diyerek yola çıkmamıştım. İstanbul'daki hayatımdan bir şeylerden kaçarcasına değil, umutlarımın peşinden koşarak varmıştım yeni şehrime. Hayalin neydi diye sorarsanız, o zamanlar size şunu söylerdim: "Doktoramı İspanya'da yaparsam Latin Amerika'da bütün kapılar açılır. Arjantin veya Kosta Rika'da yaşamak güzel olabilir." Aradan geçen 5,5 seneden sonra yorulduğumu ve artık savaşmak istemediğimi hissediyorum. Tanıdığım yabancıların neredeyse tümü ya geri döndü ülkelerine ya da şanslarını başka ülkerde denemek için hazırlıklara başladılar. Gün geçtikçe kötüleşen krizle beraber İspanya'nın gelecek için sunacağı bir umut kalmadı çünkü.


Krizin tek olumlu yanı, bence, ev kiralamak-satın almak kısacası yaşayacak bir yer bulma kolaylığı oldu. İlk geldiğim sene iyi yerler kapanın elinde kalırdı. Ev kiralamak için en az 2-3 kira depozito, bir kaç kira da banka teminatı gerekirdi. Şimdi ev sahipleri kiracı buldukları zaman kolaylık sağlama eğilimindeler. Tabii paranızın olduğunu ispatlayabildiğiniz sürece.

İnsanlar en büyük sorun olarak işsizlikten yakınsalar da benim öncelikli olarak yakındığım şey iş bulamamak değil. Belki senelerdir burada olmamdan dolayı kazandığım deneyim, belki şansımın yaver gitmesi bilemiyorum bir şekilde istediğim zaman (genelde kaçak olarak) çalışabileceğim bir iş çıkıyor karşıma. Benim derdim, uzmanlaştığım işi yapamamak. Arasıra 12 senedir boşuna eğitim ve psikoloji uğruna saçımı süpürge etmişim diye düşünüyorum. Sonra, ara sıra çıkan yedek İngilizce Öğretmenliği pozisyonunda bir süre kendimi çocuklarla avutuyorum. Yabancı olduğum için Katalunya'da Eğitim Psikoloğu olarak iş bulmanın bir ütopya olduğunu çoktan kabullendim. Zaten benzer posizyonlarda çalışanlar da üç kuruş maaş alıyorlar ki, bence bu emeğin sömürülmesinden başka bir şey değil. 

Diyelim ki eviniz var, işiniz var, maaşınız da gayet iyi. Yabancı olarak derdiniz burada bitmeyecek. Hayat sizin için güllük gülistanlık olmayacak. Barselona ile balayınız yaklaşık 1-1,5 sene sürecek. Sonra bir bakmışsınız ki etrafınızda güveneceğiniz, vakit geçirmekten mutlu olduğunuz, can dostunuz dediğiniz kimse kalmamış. Herkes yavaş yavaş vedalaşmış sizinle. Belki de zaten hiç böyle birileriyle karşılaşmamıştınız. Diğer bir mutsuzluk da iş yerinizde karşınıza çıkacak. Pozisyonunuz ne olursa olsun, eğer uluslararası büyük bir şirkette çalışmıyorsanız ve siz aslında bir EXPAT olarak belli bir sürede burada değilseniz, göreceksiniz ki çalıştığınız yerde yükselemeyeceksiniz. Sadece Katalan olduğu için başka bir aday her zaman önünüze geçecek. Ya da çalıştığnız şirket kriz sonrası küçülmeye gidecek ve ilk gözden çıkan siz olacaksınız.

Hadi size pembe bir senaryo yazayım: Mükemmel bir işiniz var, eşiniz ya da sevgiliniz katalan/İspanyol olduğu için sosyal entegrasyon konusunda hiç sıkıntı yaşamıyorsunuz, yaşadığınız evden memnunsunuz. Türkiye'deki hayatınız rezaletti, koşarak gelmiştiniz. Barselona'da özgürlüğü sonuna dek yaşıyorsunuz. Gerçekten hayatı yaşadığınızı hissediyorsunuz. Kulağa güzel geliyor değil mi? Peki burada yaşayan ve bu senaryoya uyan insan yok mu? Tabii ki de vardır. Ama onlar da biriyle tanıştıklarında isimlerini söyledikleri an "Nerelisin?" sorusuyla karşılaştıkları an, her seferinde bir yabancı olduklarını hissetmeye devam edecekler. Çünkü ister kabul edin ister etmeyin yabancılık, kimliğinizin AD-SOYAD hanesinden başlıyor, siz doğduktan itibaren...

Avrupa'nın bir çok yerinde Türk olmak genelde negatif tavırlarla karşılaşmanıza neden olur. Sırf fazla Türk var diye hiç bir zaman Almanya-Hollanda-Fransa v.b. Türk Göçmenlerin yoğunlukla yaşadıkları yerlerde yaşamayı tercih etmedim. Bu ülkelere Turist olarak gittiğimde bile Türk olduğum için enteresan tepkilerle karşılaştım. İspanya bu açıdan Avrupa'daki belki en şanslı olduğumuz ülke. Türkiyeliyseniz ve hele de İstanbulluysanız insanlar size imrenerek bakıyor çoğunlukla. İstanbul'a gidip de bayılmayan bir İspanyol veya Katalan ile henüz tanışmadım. Ama İspanyolların Türklere olan bu sevgisi maalesef başka ülkelerden gelen her yabancı için geçerli değil. 

Dün 12 yaş grubundan iki Katalan gence İngilizce dersi veriyordum ve konu fıkralar ve gülme üzerineydi. Ülkemde bir İngiliz, bir Fransız ile başlayan çok fıkra vardır. İspanya'da böyle fıkralar var mı diye sorduğumda öğrencilerden birinin heyecanla ve gülerek anlattığı fıkra benim için şoke ediciydi:

Bir gün bir Fransız, bir İtalyan ve bir İspanyol uçağa binerler. Bir süre sonra uçak fazla yüklü olduğu için yolcuların eşyalarını atmaları istenir. Fransız peynirlerini atar, çünkü zaten Fransa'da yeterince peynir vardır. İtalyan Pizzalarından kurtulur. Sıra İspanyol'a geldiğinde ise Afrikalıları atar. 

Fıkrayı dinledikten sonra kulaklarıma inanamayarak NE? Afrikalılar mı? Ne alaka? diye sorduğumda İspanya'da çok Afrikalı (genelde Faslı) var ya işte onlardan kurtuluyor dedi ama bunu söylerken yüzünü görseydiniz. Gerçekten anlattığı şey onu inanılmaz eğlendiriyordu. Benim ise içimi acıttı...

Ekonomik krizde yabancı olmak gizli veya açık farketmez, her an ırkçılığın birincil hedefi haline getirir sizi...

Şahit olduğum ırkçılık hikayeleri bu kadar değil tabii ki, eğlencenin dozunu fazla kaçırıp tüm mahalleye gece müzik dinleten bir Latin'in ertesi sabah tüm mahallelinin cama çıkıp bağarmaya başlamasıyla ne yabancılığı kaldı ne de böyle eğleneceksen kendi ülkene geri dön söylemleri bitmek bildi...

Şimdi gelelim bu yazıyı yazmaya beni iten ve bugün öğrendiğim bir değişikliğe...

Zapatero hükümeti krizin suçlusu sayıldı ve yerine PP hükümetiyle Rahoy geldi... Rahoy ile birlikte, hayat yabancılar için bin kat daha zorlaştı. Aşırı sağcı hükümet, krizden çıkabilmek için her şeyin vergisini arttırdığı, oturma izinlerinden alınan haraçları yükseltmeleri yetmedi. Bir de öğrendim ki oturma izni yenilerken bankada gösterilmesi gereken minimum rakam 1500 eu dan 3100 küsür euroya (son 6 ayda minimum 565 eu hesabınızda göstermek şartıyla), normal rakam ise 3000 eu dan 6400 euya çıkarılmış. Zaten krizde zar zor geçinen yabancılarla kısacası artık paran yoksa ülkeyi terket deniliyor. İspanyolların kaçta kaçı bir anda 6400 euyu hesabında gösterebilir acaba bunu merak ediyorum...

Çok kızgınım. Özellikle de gelen zamlara rağmen, eleman aranan işlerde teklif edilen ücretlere. Adaletsizliğe. Emeğin sömürülmesine. Yapılan işe değer verilmemesine. 

10 binişlik metro bileti geldiğim sene 6,90 eu idi. 5,5 sene sonra 9,80 eu oldu...

Bu sadece en basit bir örnek.

Krizle birlikte, sokaklarda gezinen hurdacılar arttı. Yemek bulmak için çöpleri karıştıranların sayısı arttı. Hırsızlık ve yan kesicilik arttı. Fiyatlar yükseldi. Şehirde yapılan kutlamalar, gösteriler ve konserler azaldı. Huzur azaldı. Güven azaldı. Sabır azaldı.

2013 yılının ilk yazısı biraz karamsar bir yazı oldu belki de ama umuyorum ki bu yıl krize karşı verdiğim savaşın son yılı olacak.

Kriz nasıl başladı, ingilizce alt yazılı videoyu izleyerek öğrenebilirsiniz. (Alt yazı çıkmazsa, videonun sağ alt köşesinde turn on caption'a tıklayın.)


3 Aralık 2012 Pazartesi

"Üniform"asız Eğitim

Milli Eğitim Bakanlığı yine önceliklerini şaşırmış günler geçiriyor olmalı ki okullarda üniformasız eğitime geçiş haberleri yine gündemde hatırı sayılı yer tutmaya başladı. Türk Eğitim-Sen bu konuda çok güzel bir yazı yayımlamış. Henüz okumadıysanız bu yazıyı bitirdikten sonra orayı okumanızı tavsiye ederim. İki yazıda fazlasıyla ortak nokta bulacağınıza emin olabilirsiniz. Benim anlamadığım eğitimden anlayan işin erbabı sayılan uzmanlar aksi görüş bildirirken Milli Eğitim'in serbest kıyafette bu kadar ısrarcı olması. "Tek tip insan yetiştirmek istemiyoruz." samimiyetsizliğiyle kendine taraf bulmaya çalışan Milli Eğitim, tek tipliğin üniformadan değil eğitim programlarından, her şeyi bıraktım bakanlığın kendi isminden başladığını göz ardı ederek eğitimde reforma temelden değil yüzeyden başlıyor. Ne de olsa canım Türkiyem'de insanlar önce dış görüşüne, kıyafete, markaya önem verir...

Hem üniformalı hem de üniformasız eğitimde deneyimi olan biri olarak şüphesiz ki hala üniforma mecburiyeti olan bir okulda okuyor olan bir çocuk olsaydım bu habere uçardım, çünkü sanırdım ki serbest kıyafet gerçekten "özgür iradem ile karar verme"me izin verecek. O yaşlarda serbest kıyafet-okul üniforması ikileminin satır aralarını değerlendirecek bir görüşe sahip olmak gerçekten zor. Bir okulda öğretmen olsaydım kesinlikle münazara konusu olarak seçerdim bu konuyu.

"Okullarda Serbest Kıyafete Hayır" kampanyasının savunucularının en çok vurguladığı şey Zengin-Fakir uçurumunun daha açık olarak görülebilir hale geleceği ve çocukların bundan olumsuz etkileneceği. Bence durum zengin-fakir ayrımından daha derin. Çocuklar 4 yaşlarından itibaren dış görünüşle alakalı farklılıkları net bir şekilde algılayabilirler ve oyun arkadaşlarını çoğu zaman fiziksel olarak daha çekici gelen çocuklardan seçme eğilimi gösterirler. O kadar küçük yaşlarda çoğu çocuğa kendi kıyafetlerini seçme özgürlüğü verilmediğini düşünürsek ailelerin çocukları üzerinden kendi ideolojilerini, ekonomik statülerini yansıtma ve bazen yarışmaya kadar varan bir hırsa dönüştüğünü görebiliriz. 

Ergenlik döneminde ise durum biraz değişir. Bu sefer de ergenler kimliklerini öncelikle dış görünüşleriyle yansıtmaya çalışır. Böylece kendi gibi olan akranlarıyla birbirlerini daha kolay tanımlayabilir, akran gruplarına daha kolay girebilir ya da dış görüşünü, kıyafetleri, tarzı farklı olduğu için hiç bir grupta kendine yer bulamayabilir. Yalnızlığa mahkum edilebilir. 

Zamanında sizin okulun üniforması nasıldı diye sorsalar cevabım şu olurdu: Lacoste gömlek, georg hogh ayakkabı veya buffalo bot, Barbour Mont, Burlington Çorap. Şimdi farkettim sadece erkeklerin pantolonlarının ve kızların eteklerinin markası belli değilmiş. Bu üniformaya uymayan kesim marjinal ya da alternatif olarak adlandırılırdı. Ama aslında onlarında ortak bir noktası vardı: Altı kalın renkli postallar. Yine herkes birbirinin hangi gruptan olduğunu bilirdi ama sonuçta kimse standart üniforma giyenle dalga geçmezdi. "Parası ancak standarta yeten sistem içinde dokunulmazdı". Kıyafet haricinde özellikle saç rengim yüzünden lise yıllarında okul yönetiminde aşağılanmaya maruz kalmış biriydim. Savunmam ise gayet yasaldı: "Okul kıyafet yönetmeliğini okudum, saç boyamak yasak yazmıyor" dediğimde "yönetmelikte okula iç çamaşırı giymeniz zorunlu diye de yazmıyor ama siz giyip geliyorsunuz". Oysa ki okul sahte platin rengi sarışınlarla doluydu ama "nedense" benim kırmızı saçlarımla uğraşılıyordu... Okul kıyafetinde sıkı yönetim devrinden de geçtim: bir ara baklavalı çoraplılar törenlerden toplanırdı, gömleğimin eteği dışarıda diye evime disiplin kağıdı gittiğini de bilirim. Lise sondayken allahtan  sadece üç renkli konverslerimle "aaa ayakkabılarını tek tek giydin sandık" diyen öğretmenlerimin eğlenceli yorumlarıyla karşılaştım sadece... İnsan böyle despot ve tutarsız üniforma politikaları güden bir okuldan 6 senesini geçirince sanır ki serbest kıyafeti destekler. Ben de öyle sanırdım. Taa ki lise 3'te üniformasız eğitim veren 3 farklı amerikan okulunda bir akademik yıl geçirene kadar.

İlk gittiğim okulda tenefüslerde burka denilen renkli çarşaf giymiş kız öğrencileri gördüğümde ortamda kendimi ne kadar garip hissettiğimden mi başlayayım yoksa gangsta modası  takip eden grubu gördükçe kendimi ne kadar az güvende hissettiğimden mi bilemiyorum. Onlarca kültürü okulda aynı anda görmeye zaten hiç alışık olmayan bünyemde rengarenk kıyafet cümbüşünde kendime yer bulmayı geçtim, kıyafet kodlarını çözene kadar baya bir kafa yormam gerekti. Sonra okulum değişti, şehir merkezinin gettolaşmış okulundan beni banliyölerin daha ciks tabir edilen bir okuluna gönderdiklerinde ne yalan söyleyeyim biraz rahatlamıştım. Çünkü burada neredeyse tek tip bir şekilde ya gap giyiyordu, ya abercrombie & fitch. Öğrenciler arasındaki en büyük fark sporcuların takımlarına özgü montlarla okula gelmesiydi... Ama işler Columbine Lisesi trajedisinden sonra biraz değişti. Okuldaki tüm siyah pardesülü ekip birden şüpheli duruma düştüler. Normalde sessiz sakin kendi halinde takıldıkları için fazla göze batmayan bu ekip birden derslerden çıkarılarak ifadeleri alınmaya başlandı. Normalde paranoya seviyesi yüksek olan Amerikan toplumunda sırf siyah pardesü giyiyorlar diye suçlanmaya başladılar. Serbest kıyafet konusunda ise benim dikkatimi çeken bir başka nokta da her eyaletin kendine göre bir "serbest"lik mantığı olmasıydı. Mesela güney eyaletlerinde (alabama, teksas vb.) ırkçı bayrağı kıyafetlerinde taşıyan çocuklar okulllardan uzaklaştırma alabilirken, benim sınıfımda bir çocuk okula her gün o bayrağı kemer tokası halinde aksesuar olarak okulda kullanıyordu ve bir kere bile uyarıldığını sanmıyorum. Oysa ki ben üzerimde Universal Studios'dan aldığım bir t-shirt'de belli belirsiz görünen bir alkol markası ismi var diye uyarı aldığımı hatırlarım. Uyarı aldığımda o yazan ismin bir alkol markası olduğunu öğrendiğimi söylememe gerek yok sanırım. Bir de okul sabahlarını hiç sevmezdim. Bulunduğum ülkenin kültürü gereği aynı kıyafeti üst üste iki gün giymek mümkün olmazdı, ve her sabah bugün ne giysem acaba diye vakit harcamak zorunda kalırdım. Sırf bu yüzden güne yarım saat az uykuyla başlamak bazı günler bünyemi zorlamadı değil. 

Serbest kıyafetli okul yılı bitip eski liseme geri döndüğümde sarı gömleğim ve gri okul eteğime hiç sövmedim. Sadece okul eteğinin kendiliğinden mini olması biraz sıkıntıydı...

90lı yıllarda yaşadığım bu olaylarda o dönemde gençlik hala daha vicdanlıydı ve şimdiki kadar kapitalist değildi gibime geliyor. Bunu geçtim günümüz Türkiyesinde o kadar çok kutuplaşma var ki... Kaç öğretmen, öğrenci hatta veli okul koridorlarında gezen askısız büstiyer mini şortlu ya da renkli çarşaf giyen kızlar, kurtlar vadisinden fırlamışcasına janti takım elbise giymiş ya da bermuda şortuyla ders yapan erkek öğrenci görmeye, sarı-kırmızı-yeşil renklerini kombinlemiş bir kıyafet görmeye hazır? 

Serbest kıyafet gelirse veliler belki okul üniformalarına para yatırmaktan kurtulacak ama kıyafetin aslında bir nevi bir koruma kalkanı olduğunu da kötü örnekler aracılığıyla anlayacaklar... Bırakın çocuklar üniversite yaşına geldiklerinde "oh be kurtulduk şu üniformadan" desinler. O zamana kadar da siz çocukların kıyafetleriyle değil eğitim müfredatının içeriğindeki "robotlaştırma" "asimile etme" söylemlerinde reform yapın... Ve lütfen her şeyden önce samimi olun!