Avrupa Birliği Eğitim Sistemi 8 anahtar yetkinlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrupa Birliği Eğitim Sistemi 8 anahtar yetkinlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2010 Salı

Karikatürlerde Eğitimsel ve Psikolojik Dokundurmalar

Ben insanın zekisini severim. Zeki insanlar da kendilerini genellikle yaptıkları esprilerde ele verir. Zeka kokan espriler ciddi bir gözlem yapma yeteneği ve kelimeleri kullanma becerisi gerektirir. Esprilerin somutlaştırılmış halinin de karikatürler olduğunu söylemem yanlış bir tanımlama olmaz sanırım.

Seneler önce gittiğim bazı uzun ve sıkıcı sunumların hala hafızamda yer ediyor olması hiç şüphesiz ki karikatürlerden yararlanılmasıydı. Hiç unutmam, insan kaynaklarıyla ilgili bir sunuma gitmiştim. Bu sunumda yapılan espriler Ahmet Şerif İzgören adını hafızama kazıdı. Ve o gün anladım ki mizahın kullanımı insanın zihninde normalde tembellik eden bir noktayı tetikliyor ve aktarılmak istenen detayların kalıcı olmasını sağlıyor.

İstanbul'dayken kitapçıları geziyorum. Baktım Yiğit Özgür'ün ikinci kitabı yeni çıkanlar rafında yerini almış. Kendi kendime yeni bir proje geliştirdim kafamda. İleride sunum, eğitim vermek istesem hangi karikatürlerden yararlanabilirim diye düşündüm. Öncelikle internette bir araştırma yaptım ancak internet uzayında kayboldum. Daha sonra yavaş yavaş beğendiğim mizahçıların, ki bunlar Yiğit Özgür (kelime oyunlarıyla güldürürken düşündüren zeki grafiker), Selçuk Erdem ve Erdil Yaşaroğlu üçlüsüdür, çıkardıkları albüm kitapları toplamaya karar verdim.

Lafı daha fazla uzatmadan sözü karikatürlere bırakmak istiyorum. Bu yazımda da kelimeler yerine resimler konuşsun. (Karikatürlerin Siyah Beyaz Olanları Selçuk Erdem'in Unplugged adlı kitabından alıntıdır.)
Aslına bakarsanız Türk Eğitim Sistemi bize şüphe etmeyi ve sorgulamayı öğretmez. Ancak içinde yaşadığımız toplumsal koşullar, ekonomik krizler vb. iniş çıkışlar paranoyak olmamıza yol açar. Ancak bazen hedefe o kadar çok yaklaşmışızdır ki, hem de hiç çaba harcamadan, buna inanamayız ve burnumuzun dibindeki hedefe ulaşamayız...
Üretim yapanlar, her ne kadar üretmeye çalıştıkları şey başkalarınca değer görmeyecek olsa da, üretim yapmayanlar tarafından hep eleştirilir. Önemli olan çevreden gelen olumsuz tepkilere rağmen yola devam etmektir (bununla beraber pozitif eleştrilere tabii ki kulak tıkamamak gerek!)
Bazıları da kopya vererek diğerlerinin kolay yoldan hedefe ulaşmasını sağlar ancak bilmez ki o yol herkes için farklı olabilir. Ortadaki düğme bir anda yemek yerine elektrik şoku verebilir. Ne kopya vererek ne de kopya çekerek kalıcı öğrenme ile ulaşılmak istenen hedeflere ulaşılamaz. Açıkgözlülük yapacağım diye aptallık etmeyin.Grup psikolojisinden nefret ederken bile grubun bir parçası olabilirsiniz. Bu durumda nefret etmenin çözüm getirmediği, farklılaşmak için neler yaptığınız önemlidir. Yani düşünsel ve duygusal boyuttan davranışsal boyuta geçmekte fayda var. Aksi takdirde sadece söylenmiş olmakla kalırsınız.
Ebeveynler, çocuklarınızı kandırarak istediğiniz şeyleri onlara yaptırabileceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Eğitim sistemi çocukları kandırmaya yönelik değil, onların yaşamı sorgulayabilmelerine olanak tanıyan, arasıra tökezleseler de sonunda yere sağlam basmalarını sağlayacak gerekli donanımı vermeye yönelik olmalıdır.

Şimdilik 5 karikatürle bu yazımı sonlandırıyorum. Elimde bir kaç tane daha var, onları da daha sonra sizlerle paylaşıp benimle birlikte hayata gülmenizi, gülerken düşünmenizi ve sorgulamanızı umut ediyorum.

Gülen yüzünüz solmasın. Yüzünüz gülmüyorsa da vakit kaybetmeden aynanın karşısına geçip yüz kasları gevşetme egzersizlerine başlayın!

Gülün ki hayat siz güldükçe güzelleşsin...

16 Nisan 2010 Cuma

Anna Lindh Vakfı Forum 2010: İçerik ve Projeler-2

Yaklaşık 1,5 ay olmuş forum biteli. Halen sıklıkla aklıma Filistin ve orada yapılan projelerle ilgili küçük ama etkili detaylar geliyor. Bunlara değinmeden önce kronolojik sırayı bozmadan forumun ikinci gününün sabah oturumundan başlamak istiyorum. Bir önceki günün sabah oturumu olan "Okullarda Kültürlerarası Öğrenme ve Kullanılabilecek Metodolojiler" çalışma grubunun devamı niteliğindeki bu oturumun başlığı "Yaşam Boyu Öğrenme Sürecinde Kültürel Çeşitlilik Alanında Kullanılan Yeni Araçlar" idi. Forum süresince dinlerken en keyif aldığım sunum Avrupa Konseyi Budapeşte Gençlik Merkezi temsilcisi Rui Gomez tarafından yapıldı. Aşağıda bu sunumda not aldığım noktaları kısa kısa maddelendirmeye çalışacağım:

- Kültürler arası diyalog ele alınan kapsam/ortam bağlamında gerçekleşir.

- Diyalog kavramını "kültürleştiririz."

- Kültürler arası diyalog EVde başlar ve sadece elit kesim hedef grup değildir. Herkesin, özellikle de çoğunlukta olan gençlerin, katkıları değerlendirilmelidir (bu da orta- orta-alt arası sosyal sınıfa mensup olan gençleri kapsar).

- İnsan hakları eğitimi demek "kabul edilebilir/hoş görülen aşağılama seviyesini düşürmek" demektir.

- Kültürler arası diyalogu güçleştiren sadece "ÖTEKİ"lerin kültürleri değildir. Kendi kültürümüze de göz atıp, ön yargılarımız ve değerlerimizle ilgili farkındalık geliştirmeliyiz.

Bunun için de kültürler arası diyalog kavramını eleştirel bir bakış açısı ile ele alabilme becerisi kazanmak gerekir. Bu noktada sadece "bilgi" edinmek yetersiz kalır. Kişisel deneyim kazanmak zorunlu bir koşuldur. Verilen eğitimlerde sadece "Bilişsel" öğrenme süreçleri hedeflenmez. Değişimi görmek isteriz. Dolayısıyla duygusal ve davranışsal süreçler de kültürler arası eğitimin hedefleri içindedir. Bu sunumun verdiği ya da vurguladığı en önemli mesaj ise şöyleydi: "Kültürler arası diyalog ÖTEKİLER ile ilgili değil BİZİM ile, HEPİMİZ ile ilgilidir."

Oturumdaki diğer sunum Avrupa Akran Eğitimi Örgütü tarafından yapıldı. Bu sunumun başlığı ise "Akran Faktörü: Karmaşık Kimliklerin Buluşma Noktası" idi. Bu sunumu yapan temsilci bir kavram olarak "ÇEŞİTLİLİK"in (Diversity) bireylerin kişisel yaşam yapılandırmaları tarafından doğrudan etkilendiği vurgulayarak gençleri geleceğin önemli aktörleri olarak görülmesinin, ve gelecek için onlara yatırım yapılmasının onların BUGÜNKÜ etkilerini küçümsemek, göz ardı etmek olarak değerlendirdi. Gençliğin bir banka gibi görülüp gelecekte onlardan "yüksek faizli" bir gelecek beklemek yerine onların potansiyellerinden bugünden yararlanmaya başlanılmasının gerekliliğini dile getirdi.

Bu oturumdan sonra çeşitli projelerin sunumlarına gittim. Dikkatimi çeken projelerden bir tanesi Türkiye'deki bir özel okulun da katılımcı olarak yer aldığı, Avusturya'daki bir STK'nın koordine ettiği "Euro-Med School Forum":

Bu projede 8 ülkeyi temsil eden ilköğretim okullarında gerçekleşen kültürler arası diyalogu ve diyalogu destekleyen değerleri kazandırmak için yapılan çeşitli etkinliklerden bahsedildi. Örnek olarak da çocuklar tarafından hazırlanan çok kültürlü bir takvim örnek olarak sunuldu. Diğer bir sunum ise AFS Mısır'a ait olan "Barış Karavanı"idi. Bu projede amaç çoğunluğu Müslüman olmayan ülkelerden Mısır'a gelen lise değişim öğrencileriyle Mısır'ın çeşitli şehirlerindeki yerel halkla tanışıp yerel bir sivil toplum projesinde kısa süreli olsa da aktif olarak yer almak böylece hem Mısırlıların yabancı öğrenciler konseptiyle tanışmalarını sağlamak hem de yabancı öğrencilerin Mısır kültürünü daha iyi anlamalarına imkan vermek olarak belirtildi. AFS Mısır'ın projesini çağrıştıran isimdeki dikkat çekici bir diğer proje ise Türkiye'den geliyordu: Gençlik Karavanı.

Bu projeden kısaca bahsedip geçiştirmek yerine projenin web sayfasını ziyaret etmenizi tavsiye ediyorum. Özellikle gençleri Avrupa Gençlik Programları ile tanıştıran ve onların aktif katılımcılar olarak yer almasına fırsat veren olanaklar sunması açısından çok güzel bir örnek teşkil ediyor bu proje. Üniversite öğrencisiyseniz ve henüz bu projeyi duymadıysanız vakit kaybetmeden ilgili siteye bir göz atın. Kim bilir belki Avrupa'nın kapıları size bu site aracılığıyla açılır.

Anna Lindh 2010 Forum'unda katıldığım son oturum "Bir Araç Olarak Çocuk Edebiyatı" başlığını taşıyordu. Bu oturumda çocuk kitapları, bu kitaplardaki karakterlerin kültürler arası diyalogu desteklemek için nasıl kullanılabileceği ve kütüphaneleri de kapsayan çeşitli örnekler aktarıldı.

Bu oturumdaki iki sunumu çok beğendim. İlk sunum “PINOKIO” (Pupils for innovation as a key to intercultural and social inclusion) adlı projeyi tanıtıyordu. Bu projenin katılımcıları İtalya, Portekiz ve İsviçre’den çeşitli anaokulları ve ilkokulları ile özellikle öğretmenlere projenin uygulanması ile ilgili eğitim vermekle, verilen eğitimlerin koordinasyonuyla yükümlü olan yine katılımcı 3 ülkeden 3 üniversite ile çeşitli vakıf ve derneklerinden oluşuyordu. Projenin amacı, katılımcı okulların kültürel gerçeklerine uygun hikayeler seçerek (ki hikayelerdeki karakterlerin sosyal dışlanma ile bağlantılı olmaları ya da bu hikayelerin Avrupa Birliği Eğitim Sisteminin belirlediği 8 anahtar yetkinlikten proje için seçilen 5inden birini veya bir kaçını yansıtabilecek olmaları gerekir. Bu seçim aşaması bu proje için geliştirilmiş bir ölçek aracılığıyla öğretmene sunulan mevcut hikâyeler içinde öğretmen tarafından yapılır.) Bu proje için seçilen beş anahtar yetkinlik ise şunlar: (Anahtar Yetkinlik-AY, Sayılar ise 8 AY içersinde kaçıncı olduklarını ifade eder)

AY 1- Ana dilde iletişim

AY 5- Öğrenmeyi öğrenme

AY 6- Sosyal ve sivil beceriler

AY 7- İnisiyatif kullanma ve girişimcilik hissi

AY 8- Kültürel farkındalık ve ifade.

Öğretmenler sınıflarına uygun hikâye karakterlerini seçtikten sonra bu karakterleri sınıflarına tanıtırlar. Daha sonra velilerin ve öğrencilerin katılımlarıyla yaratıcı laboratuar uygulamalarında bu karakterleri kullanarak ve kültürel çeşitlilik temasını da kullanarak çeşitli ürünler çıkaracaklardır. Sunum yapıldığı esnada projenin henüz hikaye karakteri seçim aşaması bitmişti ki seçilen hikayeler içersinde Nasrettin Hoca’yı görmek beni sevindiren bir noktaydı. Projenin web sayfasını ziyaret edip dönemlik bültenlerine ulaşarak projede kaydedilen aşamaları takip edebilirsiniz.

Bahsetmek istediğim son proje ise Filistin’den gelen ve çocukların yazma becerilerini teşvik eden, yaşadıkları acıları ürettikleri kitaplar aracılığıyla bir nebze de olsa unutmaları hedeflenmiş. Tamer Enstitüsü tarafından yürütülen bu projede her sene bir konu belirlenip kitap haftasında seçilen konu üzerine çocuklar tarafından yazılan kitaplar yarışıyor ve dereceye giren kitaplar basılıyormuş, basılan kitaplar da İlk Kitabım serisinin bir parçası haline geliyormuş.Geçen senenin konusu “1000 öyküde Kudüs” imiş.

Bu sunumu dinlerken beni en çok etkileyen iki söz söyledi Tamer temsilcisi: “Biz projelerimizi uygularken başka ülkelerden uzman ithal etmiyoruz. Tamamen yerel kaynakları kullanarak hedeflerimize ulaşmaya çalışıyoruz. Yerel uzmanlar Filistin koşullarını ithal edilebilecek uzmanlara göre daha iyi biliyorlar.” “İşgal altındaki ülkemizde çocuklar 1 km ötedeki memleketlerine gidemiyorlar. 1000 öyküde Kudüs temasını seçerken 1001 gece masallarından ilham aldık. Nasıl Şehrazat kendini kurtarmak için 1001 gece masal anlatıyorsa, Filistinli çocuklar da 1000 öyküde Kudüs’ü kendilerince işgalden kurtarıyorlar.”

Bu sunumdan sonra forumda Filistinle ilgili yapılan diğer sunumlar ve diğer katılımcılardan dinlediğim kişisel izlenimleri aklımdan geçti. Filistinli çocuklara yönelik uygulanmış bir yaz kampı projesinde sunum yapan kişinin “bu çocuklar barış içinde yaşamanın ne demek olduğunu bilmiyorlar. İşgal altında doğmuşlar, işgal altında, kamplarda büyüyorlar. Biz bu proje ile çocukları günlük kamp yaşamının savaş stresinden uzaklaştırmak ve çocukluklarını yaşayabilecekleri, eğlenebilecekleri, üretebilecekleri bir ortam yaratmak istedik, geçici bir süreyle de olsa.”

Sunumuna gidemediğim ancak Macar bir arkadaşımın övgüyle bahsettiği diğer bir Filistin projesi olan “Mobile Güzel Direniş”te oyun, drama, müzik ve sanat etkinlikleri aracılığıyla çocukların içsel barışa ulaşmalarını sağlayıp onların çocukluklarını yaşamalarına fırsat tanımak gibi amaçları olan bu projeyle ilgili bilgiye projenin web sitesinden ulaşabilir youtube’dan kısa bir tanıtım videosu izleyebilirsiniz.

Yaklaşık 1,5 ay önce katıldığım forumla ilgili son yazımı burada bitirirken, İstanbul Film Festivali’nde bu hafta izlediğim, Filistinli bir ailenin Amerika Birleşik Devletlerine göçme hikayesini anlatan “Amrika” isimli filminin fragman linkini sizinle paylaşmak istiyorum. Filmde ara sıra benim de kendi içimde yaşadığım “kalsam bir zor, gitsem daha da zor” ikilemini işgalden kaçış, umutlarla Amerika’ya yerleşme ve daha sonrasında yaşanan güçlükler, göçmen bir ergen getirdiği zorluklar, Arap olmanın otomatikman Müslüman olmak gibi düşünülmesi ve 9/11 sonrası Amerikalıların Arap ve Müslüman göçmenlere yaklaşım tarzları hakkında ipuçları veriyor bu film.