17 Aralık 2013 Salı

Yeni Dünya'dan Notlar: Unuttuklarım ve Öğrendiklerim

Amerika'ya ilk gittiğimde daha 16 yaşındaydım. Bilmediğim bir kültürde, bilmediğim bir ailenin kızı olmak ve onlarla bir Amerikalı gibi yaşayarak senelerce beraber okuduğum arkadaşlarımdan ayrılıp, onlar gibi ÖSS maratonuna hazırlanmak yerine,  lise hayatımın en kritik dönemini orada geçirmek için gitmiştim.

11 ayın sonunda döndüğümden bu yana o yılla ilgili hatırladıklarım ne kadar çok kilo aldığım, Türkçe konuşmayı unuttuğum, yalnızlığımdan keyif almayı öğrendiğim, zor koşullarda ayakta kalmayı başarabildiğim ve çok kültürlü bir ortamda nefes almanın insanı ne kadar zenginleştirdiğiydi. Gittiğim yer Seattle'a yakın, yani Amerika'nın kuzey batı ucuydu. 11 ayda tüm batı yakasını ve biraz da iç eyaletleri gezme tanıma şansım oldu.

İkinci gidişim ise bir mesleki değişim programı sayesinde oldu. Bu seferki durağım mid-west'ti. Bir nevi Türkiye'nin iç anadolusu gibi... 1 aylık program sırasında farkettiklerimden ilki sosyal hizmetler alanında çalışacak olsam evsizlerin barınaklarını tercih etmeyeceğim oldu. 7 kişilik Türk grubumuzun en küçüğü, tek psikoloğuydum.


Grup içinde programı en çok eleştiren kişi olduğum için başlarda çok tepki çektiğimi hatırlıyorum. Ama sonradan grup üyelerinin içindeki "ben"i çıkardığımı. Farkettim ki eleştirel bakışı dillendirmek biraz cesaret istiyor çünkü insanlar eleştirileri çoğunlukla yıkıcı olarak anlama eğiliminde. Grup dinamiklerini anlamak ve bu dinamiklere göre davranmak ise yurt dışında gerçekleştirilen uzun soluklu programlar için kilit bir beceri. Ben her ne kadar mid-west ile west arasındaki farkı hemen anlayamamış olsam da, Amerikalı annemin beni ziyarete gelmesi ve Seattle ile Cleveland'ı karşılaştırmaya başlamasıyla farkındalıklarım arttı. Bu programda beni en çok etkileyen kişi ise 68 kuşağının canlı örneği Michael'di. Kendisiyle daha sonra da bir süre iletişimde kalabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum.

Üçüncü gidişim ise geçen ay gerçekleşti. Barselona'dan ayrılma, İstanbul'a temelli geri dönüş yapma öncesi biraz kafa dinleme, biraz aile saadeti, biraz alışveriş, biraz da bakalım Amerika'da oyun üzerine neler yapılıyormuş göreyim niyetiyle Mid-West'te bulunan Indiana eyaleti'nin Eğitim Fakültesiyle meşhur Indiana University'nin hayat verdiği Bloomington kasabasında 23 gün geçirdim, ama yolum maalesef eğitim fakültesine değil, Psikoloji Bölümüne ve İşletme Okuluna düştü.



23 gün boyunca anılarımı beynimin raflarından çıkardım, neleri unutmuşum, neler aynı kalmış, neler farklı, neler yeni günler geçtikçe kısa notlar aldım. Araba kullanma fobim yüzünden yaşayamam dediğim Amerika, 23 gün sonunda "araba kullanmaya başlarsam yaşamayı düşünebilirim" kıvamına getirdi beni. İkinci gittiğimde gördüğüm anaokullarının aksine tam benlik okul öncesi eğitim kurumları görmem, ve bir e-maille 3ü okul biri halk kütüphanesi diğeri çocuklar için bilim müzesi toplam 5 kurumun bana kapılarını açması beni hem şaşırttı hem sevindirdi. Maalesef araba kullanamam -3 derecede yaptığım gözlem dönüşü yürüşlerinde üşümeme ve 2. okula gözleme gittikten sonra yataklara düşmeme sebep olduğu için 3. okula gidemedim ama orasını listeme koydum. Belki yakın zamanda Bloomington beni yine çağırır kendine.

Blogumun konsepti gereği gezdiğim, gördüğüm turistik yerleri, yediğim yemekleri anlatmak yerine yaşamla, kültürle, eğitimle ilgili gözlemleri sizlerle paylaşmak istiyorum bu yazımda.

- Sonbaharın renklerini, mahalledeki ağaçların arasında cirit atan sincapları, doğayla kucak kucağa yaşamayı, ara yolda giderken bir geyiğin hoplaya zıplaya karşıdan karşıya geçerken yolunumuza çıkabileceğini, yolda kedi yerine kirpi ölüsü görebileceğimizi unutmuşum. Uzun zamandır betonarme büyük şehirlerde yaşadığımdan mı, iklim ve bitki örtüsünden mi bilemiyorum ama sonbaharla birlikte rengarenk olan ağaçlara ben aşık oldum. Uzun zamandır doğadan ne kadar uzak kaldığımı farkettim.

- Dışarıda yemek yeme opsiyonlarının çoğunun pizzacı ya da hamburgerci olması biraz canımı sıkmadı değil. Dünya mutfağı da vardı ama Türkiye'deki seçenek çokluğu en azından Bloomington'da yoktu. Özellikle kola ve türevlerini free refill olmasını özlemişim. Yalnız restoranlarda koladan çok pepsi vardı, bunun sayesinde pembe limonatayı keşfettim. Yine de ilk ziyaretimden bu yana favorim hala Mountain Dew. Yiyecek ve içecek boyutlarının devasa olduğunu eklemeden geçmemek lazım. Özellikle cuma ve cumartesi gecesi iyi restoranlarda yemek yemek istiyorsanız 1-2 saat kuyrukta beklemeyi göze almanın gerekeceği hiç aklıma gelmemişti. İspanya saatine alışkın midem gece 9dan önce acıkmazken babamın doğum günü için saat 18:30'da bir restoranda kuyruktaydık. 19:30da oturabildik. Tabii ki tabağımın yarısını doggy bag olarak aldık. Asgari ücret olarak saati 2 dolar 30 cent alan garsonların maaşlarını arttırmak için bel bağladıkları bahşiş sistemi yüzünden garsonların 10 dakikada bir masamıza gelip "Is everything alright?" diye sormalarından çok rahatsız olduğumu hatırladım. Katalan kültüründe garsonlar ne bahşiş bekler (ki beklerlerse daha çok beklerler) ne de yemeğiniz boyunca zırt pırt gelip yemek zevkinizi sekteye uğratırlar. Amerikalı garsonların bahşiş uğruna, meslek icabı takındıkları sahte samimiyet benim hiç hoşuma gitmiyor açıkcası.

- Tüketim toplumu olmasından kaynaklanan bir kupon ve alışveriş çılgınlığı olduğunu unutmuşum. Sıkılınca değişiklik olsun diye gittiğimiz Wal-Mart'ta 1 saatten az zaman geçirip çıktığımızı hatırlamıyorum. Çoğu zaman bir şey almak için onlarca marka arasından hangisini seçsem diye karar vermekle geçiyordu. Yalnız sebze ve meyve (muz hariç) çok pahalıydı, et çeşitleri bile daha ucuzdu diyebilirim. Sevdiğim kırmızı elma çeşidinin hangi olduğunu anlamak için 10 dakikamı verdiğimi biliyorum. En basit mısır konservesini bile bu marka-çeşit karmaşası yüzünden yanlış çeşitini aldıktan sonra bu ne alacağıma karar verme sürem daha da arttı. Dev marketlerdeki bu kadar çeşitliliğe rağmen benzinliklerde maden suyu bulmanın imkansız olduğunu tastikledik. Meyve aromalı gazlı sularla idare etmek zorunda kalabilirsiniz, haberiniz olsun. 24 saat açık olduğu için bir gece 12den sonra gittiğimizde alışveriş eden herkesi pijamalarıyla görmek de başka bir eğlenceliydi. Amerikalıların rahat insanlar olması hoşuma gitti. Ayrıca Avrupa genelindeki pazar günleri her yer kapalı olur alışveriş yapılmaz mantığının Amerika'da olmadığını hatırladım, sevindim. Böylece pazar günleri soğuk havada dışarı çıkmak için bahanemiz oldu.

- İndirim kuponu demişken, eğer Amerika'daki online bir siteden alışveriş yapacaksanız mutlaka googledan indirim kuponu aratın. Ben bu sayede oyuncaklarımı %20 daha ucuza aldım.

- İkinci el kıyafet merakınız varsa bunu Goodwill ve Kullanılmış ama Vintage olarak ayırmakta fayda var. Zira Vintage olarak satılan şeylerin fiyatları yenileriyle başabaş.

- Eğitim sisteminde öğrencilerin hala ırklarına göre ayrıldığı ve ırkçılığın sistem içerisinde varlığını koruduğunu farkettim. Belki buna ülke genelinde değil, eyalet özelinde bakmak lazım. Indiana eğitim sistemiyle ilgili bir dergide gördüğüm non-white % verisi tüylerimi diken diken etti.


- İkinci el kitapların neredeyse bedavaya satılması bir ara kendimi kaybetmeme neden oldu. Halk kütüphanesinin içindeki bookstore'dan 50cent'e aldığım çocuk kitaplarını amazonda 17 dolara gördüğüm oldu. Half Price Books ise vaktim olsa hiç çıkmayacağım bir yerdi. Ama burada kitaplar 1-2 dolar civarındaydı.

- Üniversite ve halk kütüphanesi sayesinde kültürel etkinliklerin olmasına rağmen bu çeşitlilik Barselona'nın sundukları karşısında sönük kaldı. Yaşayanların hayatı genelde alışveriş-spor-din üzerine kurulu dersem abartmış sayılmam sanırım. Özellikle küçük kasabalarda en dikkat çekici yapılar kiliseler ve küçücük bir kasabada bile onlarca farklı mezhebin farklı farklı kiliseleri, tapınakları, ibadet yerleri var. Ben en çok Bloomington'daki Mongolian Budhist Tapınağını beğendim. Yolunuz Bloomington'dan geçerse uğramadan etmeyin.

- Arabanız yoksa hayatın çok zor olduğunu, çoğu zaman ekmek almak için bile arabaya ihtiyaç duyacağınızı öğrendim. Büyük şehirdeyseniz ise de arabanız varsa otoparklara bir servet bayılabileceğimizi... Aslında kaldığımız yerde yarım saatte bir otobüs vardı ama o soğukta otobüsle gitmek istediğiniz yere ulaşsanız bile dönebileceğinizden emin değilim. Her ne kadar gittiğim yerlerde toplu taşıma sistemini denemeye can atsam da 23 gün boyunca hiç toplu taşıma kullanmadım. Bir çok yere yürüyerek gitmeye çalıştım ve gördüm ki caddelerde benden başka yürüyerek bir yerden bir yere giden yok. Eh tabii -3 derecede çok akıllıca bir iş sayılmaz. Vücudum 3 gün dayanabildi. Ama yürüyüşlerim sayesinde Bloomington'da kendime bir cadde beğendim. Orada yaşıyor olsaydım Adopt a Road Programı  kapsamında Walnut street'i gözüme kestirmiştim. Walnut Street benim caddem. Boydan boya yürüdüm diyebilirim. Ne ararsam da buldum...

- Bu kez ilk defa dikkatimi çekti. Etraftaki bütün arabaların görünüşte bir hasarları vardı. Öğrendim ki araba tamirleri çok pahalı olduğu için, özellikle kış aylarında soğuk havaların da etkilemesiyle arabaların boyaları zarar görebiliyormuş. Kimse arabalarındaki vuruklara, çiziklere aldırış etmiyor, görselliğe pek takılmıyorlar. Lastik şişirmenin bile parayla olmasından dolayı onlara hak vermedim değil.

- Amerika'da bu sefer ilk defa beni Fransız sandılar. Hem de sadece görüntümden dolayı. Gittiğimiz turistik bir yerde kaybolduğumu düşünen bir görevli 100 metre ileriden Fransızca bir şeyler bağırdı. Bunun dışında başka yerlerde Fransız mıyım diye soruldu. Barselona'da da bu soruyla çok karşı karşıya kalmıştım. Amerika'da farkettim ki Fransız mısınız diye sormak aslında "Siz Avrupalısınız" "Bizden Farklı Görünüyorsunuz" anlamına geliyor, yoksa sizin aksanınızın farklı olması kimsenin umurunda değil. Hele de etraf anlaşılması zor bir aksanla konuşulan uzak doğulularla doluyken...

- Sokaklarda tanımadığınız kişilere selam vermek, günaydın nasılsınız demek kültürün bir parçasıdır. Bunu zaten biliyordum, unutmamıştım, size de hatırlatmak istedim. Amerikan İngilizcesi 101 dersinin girişi Thank You, Please ve Excuse me üzerine olmalıdır ve bu kelimeleri sürekli, fütursuzca kullanmalısınızdır. Thank you note'ları kültürün önemli bir parçasıdır. Gözleme gittiğim her kuruma Türkçe Kitap ve Yeni Yıl Tebriği yollayarak Thank You görevimi de yerine getirdiğimi gururla yazmak istedim buraya.

- İnsanların yaşadıkları yerlerin kulübe olması benim çok hoşuma gitti. Daha önceki 2 gidişimde ailem olan kişilerin yaşadıkları yerler daha villa tipiydi. Kulübeler dışardan bana çok samimi geldi.


- Amerika'nın bir özgürlükler ülkesi değil bir kurallar ülkesi olduğunu ve kurallara uymamanın aklınızdan geçmemesi gerektiğini hatırladım. Normalde sağ duyu ile hareket ettiğinizde zaten yapmayacağınız şeyleri bile gözünüze sokmak, aklınızdan çıkarmamanızı sağlamak için her yerde hatırlatma ve uyarı levhaları görmeye hazır olun. Mesela ben unutmuşum, pasaport kontrolünden geçene kadar cep telefonlarını açmak yasakmış. Allahtan cep telefonuyla yapışık yaşayan bir insan değilim, ancak uçak yere dokunur dokunmaz cep telefonunu açan sabırsız insanlar bu konuda dikkatli olmalılar. İç mekanlarda sigara içmenin yasak olması doğal geliyordu ama bir de gördüm ki gittiğimiz bir casino'da içerde sigara içilen bölüm vardı, hem kumar oynayıp hem sigara içebileceğiniz. Bunu çok yadırgadım. Daha önce hiç farketmediğim diğer bir detayda restoranların kapısında kapının x feet uzağına kadar sigara içmek yasaktır uyarılarının bulunmasıydı. Bu uyarıları okurken feet, inch, fahrenheit gibi metrik olmayan ölçü birimlerinin benim için ne kadar anlamsız geldiğini ve kültürel farklılıkların yaşamın en basit alanlarında bile karşıma çıkabileceğini düşündüm. Sadece mil ve pound benim için anlamlı geliyordu, Amerika'da bir sene lise okumuş olmama rağmen...

- Amerika'ya gidecekseniz ya da oradaysanız sağlığınıza dikkat edin, yanınızda kutu kutu antibiotik götürün, eğere orada bir sigortanız olmayacaksa. Ağrı-sızı, nezle-grip ilaçlarının şeker niyetine albenili kutularda satıldığı ortamda 5 günlük doz antibiotiğe 35 dolar ödendiğini gördüm. Tabii antibiotiğe para verip alabilmeniz için doktora gitmeniz gerek. Doktorların da çok ucuz olmadığına eminim. Reçeteyi bile size vermediklerini, evinize yakın eczaneye elektronik ortamda gönderdiklerini gördüm. Hastane-ilaç sistemleri gerçekten bir garip bence.





- Kasım ayının Amerika'ya gitmek için ideal bir ay olduğunu keşfettim. Hem son bahar renkleri insanı çok etkiliyor. Hem Cadılar Bayramı'nın evlere, çocuklara, süpermarketlere ve hayata getirdiği neşeyi yaşıyorsunuz. Cadılar bayramı biter bitmez, Noel için süslenmeye başlanıyor etraf. Ayrıca alışveriş meraklıları için de black friday'i yakalama fırsatı doğuyor. Ben o günü 3 gidişimde de yaşamadım (ilk gittiğimde alışveriş yerine ailece şükran günü toplantısına gitmiştik).
- Son olarak 23 günlük yaşantımda farkettiğim en önemli şey networking'in çok çok ama çok önemli olduğuydu. Amacınız ne olursa olsun, o amacı gerçekleştirmek için kilit isimlere ulaşmanız ve o kilit isimler üzerinden başka bir çok kapının açılacağını yaşayarak gördüm. Abim ve eşinin önerisiyle gitmeden 1ay önce oyun ve öğrenme programı olan iki kurumla yazışmaya başlamıştım. Oraya gittiğimde kurumlardan birinde gönüllü koordinatörlüğü yapan kişi bana bir okul listesi, iletişim kurmam gereken isimleri ve kimlerin bana referans olduğunu bir kağıda yazıp verdi. Kağıttaki 3 okul da kim olduğumu bile sorgulamadan beni gözlemci olarak hemen kabul ettiler. 3 okulun 2sine gidebildiğimi belirtmiştim. Gittiğim tüm kurumların ortak noktası oyun odaklı bir program izlemeleriydi. Birinci okul şu ana kadar gördüğüm en kültürel olarak duyarlı, çok kültürlülüğü iliklerinize kadar yaşatan bir okuldu. İkinci okul ise hayatımda gördüğüm en demokratik olanıydı. Bir sonraki yazımda oradaki gözlemlerimden bahsedebilirim. Şimdilik beni izlemeye devam edin...



7 yorum:

  1. Bakalım ikinci gidiş bana ne zaman kısmet olacak :)

    YanıtlayınSil
  2. Bu azimle TÜbitak bursu alıp gidersin :)

    YanıtlayınSil
  3. Kalemine sağlık Billur, sayende beş aylık Amerika maceramı yazmaktan kurtuldum, burda yazılmışı var deyip arkadaşlara bu yazını gönderirim artık :D Ben San Diego'da kaldım. Orada insanın içini burkan şey sokakların evsizlerle dolu olması. Her ne kadar orada yaşayanlar bunun nedenini iklimin yumuşaklığına bağlasalar da bu manzarayı görüp üzülmemek elde değildi...

    Gözlemlerini de bekliyorum :D

    YanıtlayınSil
  4. Güzel yorumun için teşekkürler Cansu. Evsizler maalesef özellikle büyük kentlerde down townların başı çeken sorunlarından. Homeless shelter ziyaretimi sanırım hiç unutmayacağım. Şu slogan da hala kulağımda "siz de bir gün beklemediğiniz bir anda evsiz kalabilirsiniz." Krizle birlikte Barselona'da da baya bir artış oldu.

    YanıtlayınSil
  5. Merhaba Billur ben biraz bilgi istiyorum. Bana e-mail den ulaşabilirsin.

    YanıtlayınSil
  6. Billur Ablacım merhaba ben 17 yaşında lise son sınıf öğrencisiyim ileride Amerikada yaşamak gibi bir planım var size birkaç soru sormak istiyorum bana gmail adresimden ulaşır mısınız lütfen
    saracoglufuat@gmail.com

    YanıtlayınSil
  7. Bana yardımcı olursanız sevinirim, Amerika'ya yerleşme gibi bir planım varda.

    YanıtlayınSil