21 Eylül 2010 Salı

Bir Doktora Öğrencisinin İtirafları-3

(Bu yazıyı okumadan önce, 2. yazıyı okumak için tıklayın.)

Doktora konumla ilgili tek satır okumadan geçirdiğim Ağustos tatilimin sonrasında Barselona’ya dönüşümle birlikte Eylül ayı, dönem başı olması sebebiyle üzerime öyle bir çullandı ki kendime gelmem ayın 21’ini buldu. Doktora sürecinde, hayatımda aklıma gelmeyecek şekilde tepkiler vermeye başladı bünyem. Ama öldürmeyen şey güçlendirir hesabı, zaman zaman (ki çoğu zaman) yaşadığım içsel gidiş-gelişlerime rağmen durmak yol yola devam mottosuyla 8 eylül’de İstanbul’dan yola çıktım.

Barselona’da eylül ayı demek oturma izni yenilemek için evrak toplamak, evrak toplama süreci son dakikaya kalınca doktora koordinatöründen okkalı ayar yemek (bu sene gecenin 1inde gönderilen bir maille aldığım bu ayarı, geçen sene daha ağır şartlarda almıştım. Gelecek sene alacağım ayar artık bünye alışkanlığından dolayı etki yapmayacak inanıyorum) bu evrakları teslim etmek için saatlerce sıralarda beklemek ve elzem giderler yüzünden bol bol para harcamak demek. Bu eylül ayının hiç şüphesiz en büyük sürprizi doktora harçlarının %250 ye varan bir oranda artmış olmasıydı. Beni beklemediğim bir anda vurduğu için biraz sarsılmadım dersem yalan olur. Geçen sene senelik 178 euro verdiğimiz programa bu sene 504 euro verecek olmamın bana dokunmasının öncelikli sebebi bu fiyat artışından sadece yabancı öğrencilerin etkilendiğini sanmamdı. Ama yanılmışım. Tüm doktora öğrencileri için fiyat aynı oranda artmış, herkes standart olarak senelik 504 eu ödemeye mahkûm edilmiş. Bu kızgınlığımı biraz azaltmış olsa da şunu sorgulamama engel olamadı: Biz bu 504 eu’yu neden veriyoruz? Okuldan ne ders alabiliyoruz ne de adam gibi seminer düzenleniyor. Geçen sene 2 dönemde sadece 3 günlük bir makale bulmaya yönelik bir seminer verildi ki, eh ben bunu nerdeyse 5 senedir biliyordum zaten dediydim. Bu dönem de bugün öğrendiğime göre niteliksel veri analizi programı olan ATLAS-Ti konulu bir seminerimiz olacakmış. İyi de ben daha niteliksel araştırma metodolojisini içselleştirmeden bu programı öğrenince ne kadar başarılı olurum ki? Demem o ki öğrenciye sormuyorlar neyiniz eksik. Oysaki bir sorsalar, şu an bölümümde doktora yapan 9 dönem arkadaşıma bir dokunup bin ah işitecekler. Bu Bolonya Süreci geldi, hem mertlik bozuldu, hem harçlar kendini aştı hem de program kalitesi düş(müş). –Müş diyorum çünkü duyumlarım bu yönde. Doktora programlarının birçoğu Master Entegreli (2+3 sene) olduğu için doktora sırasında sadece araştırma yapıyorsunuz. Mesela Türkiye’de doktora öğrencilerinin korkusu olan bir “yeterlilik” kavramı burada Bolonya ile birlikte ortadan kalkmış durumda (ben master yaparken buna eş değer olan bir DEA vardı.) Bolonya süreci geldi de ne oldu? Valla, öğrenciler zarar gördü orası kesin. Bölümler hala ağır adaptasyon sorunları yaşıyorlar. Avrupa Birliği Ülkeleri arasında denklik sağlayacağız diye kaliteyi de çıtayı da düşürdüler. Bir de hala aralarındaki işlevsel farkı keşfedemediğim iki tip doktora var burada. İlki Doctorat Propi, yani doktor ünvanınızı üniversitenin verdiği, ikincisi Doctorat Europeu, bu da Avrupa Doktora ünvanına denk geliyor. 2.sini alabilmek için tezininiz AB’nin resmi 2 diliyle yazmanız, en az 3 ay araştırma yapmak için bir AB ülkesine gitmeniz ve tez savunmanızda AB üyesi bir ülkede çalışan bir hocanın bulunması gerek. Bu Avrupa Doktorası’na kimler nasıl kabul ediliyor bunu keşfedemedim, hocalar da bilgi vermedi. Sadece bu ünvanı almak için neler yapılması gerektiğini biliyoruz. Ayrıca ikinci çelişki şu ki, İspanyol bir üniversiteden alınan Doktor ünvanı, Bolonya süreciyle birlikte, her türlü AB’de geçerli sayılmak zorunda. Bu durumda neden daha da kasıp AB Doktoru ünvanı almak gerekir buna da bir cevap veremiyorum. Tek bildiğim iki diploma arasında 30 euroluk bir fark olduğu…

Dün doktora maratonumun ilk engeli olan 1. Komisyon sunumunu yaptım. Sunum öncesi tez önerimi sağ olsun 3 hoca okudu, gecikmeli de olsa geri bildirimlerini verdiler. Ben son dakika insanı olarak her şeyi ancak bir gece önce sabaha karşı bitirdim. Tez önerimi 10 dakika içinde sunmak zorunda olduğum için anlatacaklarımı kısaltmak ve bunu yapmadan önce de her şeyi İngilizceden İspanyolcaya çevirmek ciddi bir vakit kaybına ve ekstra strese neden oldu. 5 saatlik uyku ile girdiğim komisyonun ilk sunumu bana aitti. Sunum yapan 9 kişi içinde araştırma grubundan bağımsız (toplam da 4 araştırma grubu var) araştırma projesi yürüten ben olduğum için en alakasız konu da benimkiydi. Sunumlar genelde öğretmen, öğrenci, aile kimlikleri ve öğrenme süreci ya da akran eğitimi ile ilgiliydi. Sunum öncesi kafamda birçok soru vardı. Acaba araştırma sorularını doğru formüle etmiş miyimdir? Hedef ve amaçların yazımında kullandığım kelimeler uygun mudur? Gibi… Projemle ilgili geri bildirim veren 3 hoca da bu konular üzerinde bir şey söylememişlerdi.

Daha önce itiraf etmiş miydim hatırlamıyorum ama yeri gelmişken söyleyeyim, en zayıf halkam metodoloji. Türkiye’de psikoloji ve eğitim alanında hem hala pek bilim sayılmamasından hem de bu alanda etkin bilgi ve beceriye sahip hocanın çok az olmasından dolayı niteliksel araştırmalarla verilen eğitimin (ki verilen eğitim sadece tanım yapmaktan ibarettir. Hadi diyelim lisansta göstermediler. Ben Yıldız Teknik’te yüksek lisansa başlarken artık niteliksel araştırma da öğreniriz hayali kurarken derslerin başlamasıyla birlikte uğradığım hayal kırıklığını kelimelerle ifade edemem. Hele bir de bu hayal kırıklığının üzerine danışmanımın, boşuna hayal kurma Türkiye’de bu işi yapan hoca sayısı bir eldeki parmak sayısını geçmez, burada da olmadığı için kısaca havada bulut sen niteliksel deseni öğrenmeyi unut dediydi.) kurbanı olarak sadece niceliksel araştırma yapma becerileriyle mezun oldum. Ama gelin görün ki İspanya’da özellikle eğitim ile ilgili alanlarda da tam tersi bir şekilde niceliksel araştırma yapanlara iyi gözle bakılmıyor. Master sırasında aldığımız metodoloji dersi de paradigmalar ve triangulation (üçgenleme) üzerinde uçuştuğu için niteliksel desenlerle ilgili öğrendiklerim sadece fikir düzeyinde kaldı. Eh doktora tezinde de en önemli konu araştırma deseni ve metodoloji olduğu için de ben de paçalar tutuştu tabii.

Tekrar sunum ortamına geri dönmem gerekirse, dikkatleri çeken ilk şey sunum yapacak öğrencilerin farklı kültürlerden gelmesinden dolayı sunumların farklı dillerde yapılmasıydı: 3 Katalan Katalanca, 3 Şilili Şili Aksanlı İspanyolca, 1 Meksikalı Meksika Aksanlı İspanyolca, 1 Brezilyalı Brezilya Aksanlı İspanyolca ben de Türkçe (ki aslında benim İspanyolcamı Fransızca Aksanlılarınkine benzetiyorlar) Aksanlı İspanyolca sunduk. Aldığım geri bildirimlerden ilki bir dahaki sefere sunumumu İngilizce yapmam gerektiği oldu. Gelecek sefere 3 dilli bir komisyon olacak demek oluyor bu. İngilizce yapacak olmak yükümü biraz hafifletecek, çünkü yazılı çalışmalarımın hepsi İngilizce ve ben bunları İspanyolcaya çevirirken hayli vakit harcamak zorunda kaldım. Hatta itiraf ediyorum, bir ara pes ettim ve google translate’e kendimi emanet ettim. Ve fark ettim ki google translate tahminimden daha iyi tercümeler yapıyor…

Geleyim şimdi sunumda kendimi aptal gibi hissettiğim dakikalara. Komisyon başkanı (bana ayar vermekle ün yapan hoca olan Carles Monereo sunumum sırasında 10 dakikayı aşmayayım diye, şunu atla, buraya geç gibi komutlar vererek kaygı düzeyimi arttırdıktan sonra, niteliksel araştırmalarda hipotez yazılmadığını hatırlattı. Ve işte o an suratım kırmızıya döndü mü bilmiyorum ama, “Ben bunu nasıl atlarım yaa” dedim kendi kendime, sonra da “off oysaki 3 hoca projemi okumuştu, biri de mi uyarmaz kardeşim niteliksel çalışmaya hipotez yazılmaz” diye içimde bir minik çapta bir öfke belirdi. Bu olay sayesinde artık unutmam niteliksel ve niceliksel araştırmalardaki en büyük farkı: Neden sonuç ilişkisine bakılmadığı için niteliksel çalışmalarda hipotez öne SÜRÜLEMEZ! En azından hedef ve amaçları doğru yazmışım ki uygun bulundular.

Yapılan diğer sunumların birçoğundan bir şey anlamamış olmakla beraber, bir araştırma önerisinde 700 kişinin denek olarak yer alacak olması, of bu kadar veriyle nasıl başa çıkılır düşüncesiyle beni gerdi. Diğer bir sunumda da Katalan bir doktor adayının daha doğru düzgün araştırma sorusu ve hedef-amaç belirlemeden verilerini toplayıp araştırma felsefesine ve metojolojisine çelişen bir yöntem izlediğine şahit olduk. 3 saat süren komisyon sonrasında herkesin ortak şikayeti danışmanların ne kadar başarısız oldukları ve metodoloji üzerine bir seminere ihtiyaç duyulduğuydu.

Yine uzattım lafı kusura bakmayın. Ama bu doktora süreci hakkında ne yazsam yetmiyor yaşadıklarımı dile getirmeme. Yazımı sonlandırırken senelerdir yüksek lisansını bitiremeyen ve halen okutman olarak çalışan sevdiğim bir arkadaşımla yaptığımız kısa sohbete kendisinin affına sığınarak yer vermek istiyorum (yazılanlar 1-1 kelimeler değildir ama ana fikir aynıdır).

Arkadaşım (A) Ben (B)

A: Şu master tezini yazarken içim sıkılıyor, ekran başında saatler geçiremiyorum. Motivasyonum kalmadı. Ne tavsiye edersin?

B: Bir şey tavsiye edemem. (iç sesim: Kelin ilacı olsa kendi başına sürerdi)

A: Sence kişiliğim doktora yapmaya uygun mu?

B: Bence değil. Sen bir şeye odaklanamıyorsun, hep dağılıyorsun. Ayrıca bünyen zayıf, doktora sürecinde sağlık ciddi zarar görüyor. Bence sağlık önce gelir.

A: Haklısın Canım. Peki doktora yapmamız için neden bu kadar baskı yapıyorlar?

B: Valla bana kimse baskı yapmıyor. Ben konumu sevdiğim için doktora yapıyorum.

A: Peki sence ne yapmalıyım?

B: Herkes doktora yapacak diye bir şey yok. Doktora yapmak demek iyi bir araştırmacı olmak demek. Sen eğer araştırmacı olamıyorsan, en iyisinden uygulamacı olmaya hedeflenmelisin. Alanında çok iyi bir uygulamacı olup yeniliklere imza atabilirsin, yine çok güzel noktalara gelebilirsin. Doktora yapmamak yolun sonu olmadığı gibi Doktora bitince de yapılacaklar bitmiyor. Çok çalışmak lazım her türlü…

Herkese çok verimli bir akademik yıl dilerim… Bu seneki imkansız görevim 2011 Eylül Ayına kadar Hem Pilot Projemi bitirmek hem de 3 etapta gerçekleşecek alan çalışmamı bitirmek. Bakalım bu sefer papaz pilav yiyecek, İspanya'da işler yolunda gidecek mi? Ben inanmıyorum gerçi ama hadi neyse...

Durmak yok! Çalışmaya ve Üretmeye Devam!

Bir Doktora Öğrencisinin İtirafları-4'ü okumak için tıklayın

1 Eylül 2010 Çarşamba

Sufizm: İçsel Yolculuğun Psikolojik Boyutları

İtiraf ediyorum, bazen popüler kültürün kurbanı olabiliyorum. Elif Şafak’ın Aşk kitabını daha kitapçı raflarında yer almaya başladığı ilk günlerde alıp bir solukta okuduktan sonra bu sufi-sufilik kavramına kafayı taktım. Aslında kitabı okumamdan yaklaşık bir sene önce Barselona’da Katalan bir uzmanın UNESCO Dostları Derneği’nde verdiği “Türkiye’de Sufizm” başlıklı bir konuşmaya katılmıştım. Bu konuşmadan önce Sufizm’i (nedense) Mevlevilik kelimesinin İngilizce karşılığı olarak düşünürdüm hep. Bu konuşma sırasında öğrenmiştim ki meğerse Sufizm, tüm tarikatları içine alan bir şemsiye kavram, İslam’ın dini yönündense ruhani yönünü vurgulayan bir terimmiş. Hatta bu konuşma sırasında Türkiye’deki tarikatların bazılarının Arap, bazılarının Türk menşeili olduğunu öğrenmiştim. Recep Tayyip Erdoğan’ı da Nakşibendi tarikatının bir üyesi olarak tanımlamıştı bu konuşmacı ki, o zamana kadar bununla ilgili bir şey duyduğumu hatırlamıyorum. Bu konuşma sırasında tuttuğum notlar yanımda olmadığı için daha fazla detaya girmeyeceğim. Katalan bir uzmandan Türkiye’deki Sufizm’i dinletikten sonra merak katsayım artmıştı. Bunun üstüne bir de Aşk’ı okurken kendimi daha iyi hissederken bulmuştum. Merak ve iyi hissetme birleşince geçtim online kitapçımın sayfasının başına, konuyla ilgili bulabildiğim tüm kitapları alışveriş sepetime ekledim bir çırpıda. Bu yazımda, bu kitaplar arasından okuduğum bir kaçının aktardığı bilgilerden, düşüncelerden psikoloji ile bağlantılı olan kısımlarında alıntılar yapacağım.
Psikoloji ile ilgili alıntılara başlamadan önce aklıma takılan bir soruyu siz okurlarımla paylaşmak istiyorum. Belki cevabı bileniniz vardır. Elif Şafak’ın Aşk’ını okuduktan hemen sonra Nigel Watts’ın Mevlana’da Sevginin Yolu (ing: The Way of Love) okudum.
Belki kitabın İngilizcesini okuduğumdandır, yoğun bir tat alamadım. İçinde anlatılan felsefeyi içimde hissedemedim. Ancak şunu fark ettim ki kurgusal bir hikaye anlatan bu kitapla Aşk baya benzeşmekte. Detaylı araştırma yapmaya fırsatım olmadı (sanırım Şems’in hayatını araştırmam lazım cevaplara ulaşabilmek için) ancak merakımı da bastıramadım. Acaba Elif Şafak Nigel Watts’ın bu kitabından etkilenmiş olabilir mi? Yoksa iki kitap da ortak gerçekler üzerinden mi hikâyeleri kurgulamışlar?
Bu kitapta altını çizdiğim birkaç satırı da sizlerle paylaşmadan geçmek istemiyorum:
“I want to want to be in the world. This is my place, and my burden-help me bear it.”
“Muhammad was stil looking for God, never satisfied to rest in his knowledge. Beyazid was lost in God. He thought he had arrived, but there is no arriving.”
“Though love fort he master is true loveö it is only a beginning. Surrender to another person is not a great achievement-it is a little more than a dog feels for its owner.”
“Remain silent as long as you desire to teach.”
Sufizm ile ilgili kitap seçerken yabancı yazarların yazdıklarına öncelik vermeye karar verdim. Bir tarikat üyesi olarak öne çıkmamış, işin dini boyutundansa felsefi ve psikolojik boyutlarını vurguladığını düşündüğüm kitaplardan başladım. Yoksa piyasada bir çok kitap var konuyla ilgili, ve ünlü Türk hocaları tarafından yazılmış.
Kurgusal hikayeler sonrasında konuyla ilgili okuduğum ilk kitap Stuart Litvak tarafından kaleme alınmış Bilgelik arayışında tasavvuf yolu ismini taşıyordu.
Bu kitabın bana kazandırdığı (veya tanıttığı mı demeliyim bilemedim) en önemli şey İdries Shah oldu. Bu büyük Sufi düşünürün henüz bir kitabını okuyamamış olsam da (kütüphanemde yerlerini aldılar, sıralarını bekliyorlar) okuduğum iki kitapta aktarılan alıntılarla ve hikayeler (Nasrettin Hoca) aracılığıyla sufi felsefesini aktarmasıyla kalbimi kazandı diyebilirim. Umarım yakın bir gelecekte onun kitaplarıyla ilgili detaylı bir yazı yazma fırsatım olur. Sufi yoluyla öğrenmeyi öğrenmek ve Benlik ile ilgili dikkat çekici eserlerinden herkesin faydalanabileceğini düşünüyorum.
Stuart Litvak kitabında insan zihnine yerleşmiş kalıplardan, şartlanmalardan bahsettikten sonra sufilerin zihinlerinin ötesindeki gerçeklere ulaşmaları gerektiğinden bahseder.
Ebu Said’den alıntıladığı bir sözde bunu görebiliriz: “Bir Sufi olmak kafandakileri-hayal edilen gerçeği, peşin hükümleri, şartlanmaları-bir yana koymak ve başına gelebileceklerle yüzleşmektir…” Toplumsal etki ile ilgili olarak da şunu söyler: “…, bizler karşılıklı rızayla ‘normal’ olarak belirlediğimiz büyük bir anormallik çağında yaşıyoruz. Bir bilgi yoluna girmeden önce, arayış içinde olan kişinin hem kendi içindeki hem de çevresindeki bu aldanış halini açıkça anlaması önemlidir.” Sufi olmak demek sürekli çabalamak demektir: “Eğer uzaktaki nokta onu görebileceğiniz fakat ona ulaşamayacağınız kadar gizlenmişse iki nokta arasındaki en kısa yol düz bir çizgi değildir.” Sufilere göre bizim gerçekliğimiz kültürel olarak biçimlenmiş, bir şekilde kişiler ya da toplum tarafından uydurulmuş gerçekliktir. “Bu ‘resmi’ gerçeklikle bir arada var olan bir başka gerçeklik-HAKİKAT- vardır” İşte Sufi, bu gerçekliğe ulaşmak için çaba harcar. Kitapta öğretmen-öğrenci (mürşit-mürit) ilişkisinin özellikleri ve öğrenme sürecinde öğrencinin öğrenmeye hazır oluşluğu detaylandırılmıştır. Kitabın Sufi Yol isimli bölümü sanki Sufiliğin Öğrenme Psikolojisi kuramlarını aktarıyor gibidir. “İlk safhalarda öğrencinin şüphelerinin önüne geçilmez, çünkü bu şüpheler daha sonraki öğrenim için doğru bir motivasyon ve daha iyi bir temel sağlayabilir.” “Sufizm şu vecizeye tutunur, ‘Dünyada ol, ama dünyalı olma’. “… Dünyada olmak fakat dünyalı olmamak aynı zamanda dünyada işlev görebileceğinizi fakat ona bağlı olmadığınızı ifade eder.” Sufi yolunda ilerleyen öğrencilerin neden rehberliğe (yani bir rehbere-öğretmene-mürşide) ihtiyaç duyduğu ile ilgili şunlar söylenir: “İnsanın düşünme modeli ruh halinin değişimlerine ve başkalaşımlarına dayanan sıradan bir modeldir. … İnsanın algılamaları yanlıştır, çünkü öznel ve görecelidirler. … İnsanın olağan halinin çok ötesinde zihin âlemleri vardır. Bu ileri düzeydeki âlemler şimdiki haliyle beynin diline tam olarak çevrilemez. Bu sınırlamalar yüzünden, insanın daha çok bilenlerin rehberliğine ihtiyacı vardır.”
Bu yazıyı yazmama sebep olan esas kitap ünlü psikiyatrist Kemal Sayar’ın derlediği, Sufizm ile ilgilenen yabancı psikiyatrist ve bilim adamlarının yazılarından oluşan Sufi Psikolojisi Bilgeliğin Ruhu, Ruhun Bilgeliği adlı kitap. Bu kitabı okurken tahminimden fazla güçlük çektim. İlk bölümler Sufiliğin teorisini, çıkılan içsel yolculuk sırasında geçilmesi gereken yedi aşamayı ve bunlara tekabül eden benlikler uzun uzadıya anlatılıyor. Eğer kitabı alır da okumaya başlarsanız, anlamadım bunları diye sıkılıp elinizden bırakmayın. Nitekim ilerleyen bölümlerde bu kavramlar tekrar tekrar ele alındığı için bir noktadan sonra anlaşılmaya başlanıyorlar. Kitabın bir negatif yanı da farklı yazarların makalelerinden derlenmiş olduğu için hem tekrarlar fazla hem de geçişlerde arada kopukluklar oluyor. Yine de kitabın üç bölümü bence sufiliğe merak duyan psikolog ve psikoterapistler tarafından okunmalı. Bu bölümlerin isimleri sırasıyla: Tasavvuf ve Psikiyatri, Aşkın İşlev ve Psikoterapi: Bir Sufi Perspektifi, Sufi Uygulamaları ve Bireyleşme Yolu Arasındaki Bazı Paralellikler. Bu kitaptan alıntı yapmaya başlarsam yazacaklarım bir blog yazısına sığmaz. Ama özetle şunu diyebilirim ki Jung’a karşı olan ön yargılarımı yıkmamda bu kitap bir öncü oldu (aşırı derecede metafizik uğraşları olduğunu düşündüğüm için Jung’u sevmezken, Jung terapisiyle Sufi terapisi arasında yapılan karşılaştırma sonucunda denemeye değer bir terapi yaklaşımı olduğuna karar verdim). Bu kitap sayesinde cemaat liderleri olan kişilerin insanlar üzerinde nasıl o kadar etkili olabildiklerini de kavrayabildiğimi düşünüyorum.
Konuyla ilgili yaptığım okumalar sonrasında fark ettiğim diğer bir şey ise yoga, zen budizmi ve sufizmin felsefi boyutta birçok benzerlik barındırdıklarıydı. Henüz detaylı bir karşılaştırma yapacak kadar okuma yapmadım. Sufizm ile okuma yaptıkça, okuduklarımın içsel dünyama yerleşebilmesi için daha çok okuma yapmam gerektiğini hissediyorum. Sufizm, kişinin kendini hazır hissettiğinde çıktığı, meşakkatli bir içsel yolculuktur. Bu yolculukla insan delilik ile alimlik arası bir çizgide yolculuk eder. Yolculuğa çıkmak için güvenilir bir rehber bulmak ön koşuldur. Siz de eğer bu yolculuğa çıkmaya hazırlananlardan biriyseniz ve bu yazımda size biraz da olsa fikir verebildiysem ne mutlu bana. Her şeyin maddi hesaplaşmalarla yürüdüğü günümüzde, manevi değerlere sahip çıkmak, içsel mutluluğa erişebilek dileğiyle…
Bu yazımı Mevlana’nın Whispers of the Beloved adlı kitabından bir dörtlüğüyle kapatmak istiyorum. Herkese birlik ve beraberlik duygusunu yoğun olarak yaşadıkları, mutlu Ramazan Bayramı diliyorum…
Peaceful
is the one
who’s not concerned
with having more or less.
unbound by name and fame
he is free from sorrow
from the world
and mostly from
himself.

Son Not: Sufizm ile ilgileniyorsanız, Kosmos isimli filmi dikkatle izlemenizi tavsiye ediyorum. Sufi söylemleri kullanan bir yabancının, küçük bir toplum içersinde nasıl yaşadığı çok güzel yansıtılmış. Bu filmdeki Battal Kosmos karakteri, delilik ile alimlik arasındaki çizgide yolculuk eden bir Sufi'nin güzel bir örneği...

kosmos fragman | izlesene.com

12 Ağustos 2010 Perşembe

İnek+Çikolata+Alp Dağları Eşit Değildir İsviçre

Madem herkes yaz tatilinde ben de bloğumun konseptinin biraz dışına çıkarak geçen hafta 5 gün geçirdiğim Cenevre-Lozan-Montrö yani İsviçre’nin Fransız bölgesinde dikkatimi çekip akıl defterime kaydettiğim şeyleri yazmaya karar verdim bu yazımda.

Beni tanıyanlar bilirler, seyahat etmeyi severim. Gezerken bol bol fotoğraf çekerim. Mümkün olduğunca hostel veya otellere para vermek yerine yerel insanların evinde kalmaya çalışırım ve keşfetmeye çıktığım yerlerin genelde turistik olmayan yüzlerini ararım. Gezerken biraz tembel turist kıvamındayımdır bir yandan. Sabahın köründe uyanmaları sevmem, güzel bir park gördüm mü orada mola vermeden edemem. Molalarımda genelde kulağımda müzik, elimde akıl defterim, etrafıma bakar kısa notlar alırım. Aldığım bu notları genelde kimseyle paylaşmam. Gezi yazıları yazmam. Şuraya gittim, bunu gördüm, bunu yedim, şu şu kadar liraydı gibi yazıları okuduğumda hep turistik bir tat alırım hoşuma gitmez. O yüzden bu yazımdan böyle bir tat almayı düşünüyorsanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz.

O kadar yer gezdim ama hiçbir yazı paylaşmadım (bir tek Portekiz hariçtir ki Lizbon’daki yaşamım boyunca bir blog yazmıştım ileride orada yaşayacak öğrencilere yol göstersin diye). Peki neden İsviçre ile ilgili yazıyorsun diye aklınıza bir soru düşebilir. Bu sorunuzun cevabı olarak İsviçre’nin çok kültürlülüğü ile enteresan dinamikleri içinde barındırması ve Avrupa’nın en nötr görünen ülkesi olarak dikkatimi çekmesi diyebilirim.

Yazının bundan sonrası kısa notlar halinde… Herhangi bir kronolojik sıra veya mantık sırası yok o yüzden kopukluk olabilir. İdare edin…

-İsviçre Fransızı olan arkadaşıma çok dillilik meselesini ve Almanca bilip bilmediğini sordum (bilmeyenler için İsviçre’de 4 tane resmi dil var ve %40 küsürlerde bir oranlar çoğunluk Almanca konuşuyor). “Burası Fransız, Almancayı okulda öğrendiğim kadar biliyorum ama konuşmuyorum. İngilizcem, Almancamdan daha iyi. İsviçreli Alman ve Fransızlar İsviçre dışında canciğer iken İsviçre sınırları içinde hep bir çekememezlik vardır aramızda” dedi. Fransa’ya göre İsviçreli Fransızların İngilizceleri gayet iyi. Sorunsuz iletişim kurulabiliyor.

- İsviçre’de bana Türkiye’yi hatırlatan ilk-belki de tek- şey Migros’du. Migros’un süpermarketten öte bir banka bile olabildiğini gördüm Cenevre’de. Migros demişken orada geçen bir anımı da bu arada sizinle paylaşayım. Alışveriş yaptıktan sonra kasada ödeme sıram gelmişti. Kasiyer tutarı söyledikten sonra ben ısrarla plastik poşet istedim. Kız Fransızca bir şeyler söylüyor ancak tek kelime anlamıyorum. Ben ise ısrarla, bak parası neyse vericem, plastik poşetleri görüyorum ki önümdeki adama da verdin. Bana neden vermiyorsun diye sorarken arkamdaki amca kırık İngilizcesiyle “yasak, yasak” dedi. Ben de pes edip 2 kağıt torbaya 0.60 CHF bayıldım. Ama merakımı gideremediğim için yine İsviçreli Fransız arkadaşıma sordum. “Migros plastik poşeti sadece balık vb, ya da dondurulmuş şeyler alanlara veriyor. Onun dışında plastik poşet vermeme politikası var. Bir dahaki sefere Coop’tan alışveriş edersen ordan istediğin kadar poşet alabilirsin” dedi. Ben de onu dinledim, Coop’tan yaptım sonraki alışverişlerimi…

- Süpermarket demişken, İsviçre’de hayat cidden çok pahalı. Mümkünse cebinizde paranız olmadan, öğrenci bütçesiyle gezmeye çıkmayın. Cenevre’de adım başı bir lüks araba karşınıza çıkıyor. Ben gördüğüm marka/model arabaların listesini tutamadım, o derece. Ama en beğendiğimin fotosunu çektim.
- Lüks araba demişken. Bu gözlemimi de İsviçreli Fransız olan arkadaşıma aktardığımda şöyle bir yanıt verdi: “İsviçre’de herkesin çok parası yok. Ama genel olarak durum iyi. O gördüğün lüks arabaların çoğu turistlerin. Cenevre plakası da olsa genelde sadece yazlarını göl kenarında geçiren zenginlerin arabalarını görmüşsündür sen.”

-Bana ev sahipliği yapan Türk arkadaşım ve onun Rus sevgilisine Cenevre’de tehlikeli olabilecek, oradan uzak dur diyebilecekleri bir yer var mı diye sorduğumda. Bana Les Paquis bölgesinin ara sokaklarının ikisinin Amsterdam’ın Red Light’ı gibi olduğunu ama oraya zaten yolumun düşme olasılığının az olduğunu o yüzden endişelenmemem gerektiğini söylediler. Bunun üzerine ertesi gün lonely planet’in tavsiye ettiği döviz bürosunu ararken bir de baktım ki bu iki sokağın tam göbeğine düşmüşüm. Hatta Cenevre’de duyduğum ilk Türkçe kelimeler o sokakların birinin başında olan bir dönercinin girişinde oturan 2 adamdan çıkıyordu.

- Cenevre’nin Les Paquis bölgesi bende oranın göçmen semti izlenimini yarattı. Barcelona’nın Raval’ini hatırlattı ki, burada Pakistanlılara Paquis denir ve Raval’de bol miktarda bulunur. Böylece Cenevre ile Barselona’nın da benzeyen noktasını keşfetmiş oldum.

- Barselona’da herkes beni Fransız zannederken, Cenevre’de Fransızca anlamamamdan olsa gerek beni genelde İtalyan sandılar. Ben ise Fransızca duydukça kendimi Çinli gibi hissettim (Türkçe’de Fransız Kalmak, Fransız Olmak deyimi, Katalanca’da Çinli olmak, Çinli kalmak olarak geçiyor.). Bir mağazada çalışan Rus tezgâhtar ise beni Rus sandı ki bunun nedenini hala anlayabilmiş değilim. Bugüne kadar Türkiye’de Moldovyalılara ve İrlandalılara, Barcelona’da Fransızlara, İsviçre’de İtalyanlara ve Ruslara benzetildikten sonra ara sıra bir kimlik karmaşası yaşamıyor değilim. En iyisi kendimi dünya vatandaşı olarak tanımlamak sanırım.

- Barselona’da MontJuic Kalesinde Açıkhava sinemasına gitmeye niyetlenip gidememiştik, kısmet Cenevre’de göl kenarında Açıkhava sinemasınaymış. Sean Penn’in Into the Wild filmini pür dikkat izlerken kendimi tutamayıp, karanlığa rağmen akıl defterime notlar aldım. Bu filmi özellikle varoluşsal bunalım yaşayan ve içinde çekip gitmek, izini kaybettirmek isteyen insanların izlemesini tavsiye ediyorum. Film sırasında aldığım notlar ise İngilizce.
“Don’t ask me where I’m going. I’m going no where.”
“Money makes people more cautious (or conscious)”
“Some people feel like they don’t deserve love. “
“The sea gives us an occasional chance to feel strong.”
“I love you enough to bear not knowing.”
“Happiness is real only when shared.”
“When you forgive, you love.”
“The core of spirit comes from new experience.”

-Evinde beni misafir eden arkadaşımla Montrö ile ilgili konuşurken bana Deep Purple’ın Smoke on the water şarkısını burada yazdığını hatırlattı. Montrö’ye gittiğimde Cenevre Gölü üzerinde yine bir duman, bir pus vardı. Güneş ise bir ateşcesine etrafı yakıyordu. Bu manzarayı gördükten sonra bu şarkı daha bir anlamlı gelmeye başladı…
-5 günlük gezi boyunca beni Montrö’deki manzaradan sonra en çok etkileyen yer Lozan’daki Musee d’art brut oldu. Burası psikiyatri kliniğinde kalmış ya da hapishanede bir süre geçirmiş inanılmaz yaratıcı insanların eserlerini barındıran bir müze. Eserlerinin yanında hepsinin kısa hayat hikayeleri yazıyor. Özellikle psikolog ve psikiyatristlerin bu müzeyi atlamamalarını tavsiye ediyorum. Ben 2 saat geçirdim içerde. Ne yazık ki içerde fotoğraf çekilmiyordu. Bu müzeyle aldığım notlar yarım sayfayı geçer, o yüzden buraya notlarımın hepsini aktarmıyorum.

-Bu müzeyi gezerken dikkatimi bir aile çekti. Fransızca konuşan bu ailen anne-baba- 5-6 yaşlarında bir kız çocuğu ve maksimum 2 yaşında olan bir erkek çocuğundan oluşuyordu. Anne-baba çocuklardan ayrı bir halde müzeyi gezerken erkek çocuk huysuzlanmaya ve bağırmaya başladı, baba onu susturmak için ağzına ağır bir tokat atınca ben şaşırdım, çocuk da yaygarayı bastı. Bu tokatın üstüne afallamış bir halde, biraz uzakta duran ablasının yanına gitti usulca ve içindeki acısını bastırmak için ona sımsıkı sarıldı. Bu sahne görülmeye değer bir sahneydi…

Aslında notlarım burada bitmiyor ama ben yazımı burada bitiriyorum. Bu kadar anekdottan sonra, İsviçre’yi gördüğüm kadarıyla çok beğendiğimi, yazın yaşanabilineceğini ama kışın tercih edilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Turist olarak ise 3 şehri sindirmek için 5 gün yeterli gelmedi bana. Bir daha ki sefere umarım Alman ve İtalyan bölgelerini de görmem mümkün olur da karşılaştırma yapma imkanım olur…

Yarın İstanbul’a gidiyorum. Bakalım oradan ne malzemeler çıkacak. Takipte kalın…

25 Temmuz 2010 Pazar

Boş Zamanlar da Dolmalı, Ama Nasıl?

Tabii ki ne dershaneye giderek, ne etüdlere katılarak ne de test çözerek... Cevabı yazıyı okuyup Katalunya'da konuyla ilgili ne olup bittiği hakkında biraz fikriniz olduktan sonra kendiniz verin.


3 haftadır hafta içi her gün, günde 5 saatimi alan bir kursa gidiyorum. Kursun adı “Monitors de temps de lleure”. Türkçeye tam olarak bir çevirisi yok ama sanırım boş zamanları değerlendirme gözetmenliği olarak tercüme etmek yanlış olmaz. Kursun ilk dersinin giriş konusuydu bu boş zaman kavramı. Mesela Katalancası lleure olan kelimenin İspanyolcaya da tam tercümesi yokmuş, çünkü bu kavram İspanya’nın genelinde henüz keşfedilmemiş bir kavrammış. Çünkü benim boş zaman olarak tercüme ettiğim Temps de Lleure, aslında tam olarak boş zaman demek değil. Çocukların okul dışında kalan vakitlerini etkili bir şekilde değerlendirmelerine olanak veren, informal eğitim yöntemlerinin kullanıldığı, eğitimsel hedefleri olan, eğlenirken öğrendikleri bir zaman aralığı. Sanırım Türkiye’de bunun karşılığı yaz kampları olabilir. Ancak Katalunya’da bu boş zaman kavramı okulda derslerin başlamasından önceki 1-2 saatlik zaman aralığına, öğle yemeği vaktinde yemekhanelere, okul sonrası aktivitelere, tatillerde organize edilen şehir içinde düzenlenen yatısız kamplara ve şehir dışında düzenlenen yatılı kamplara kadar yayılmış durumda. Türkiye’de çocukların akademik at yarışına sıkı çalışmalarla hazırlandığını düşünürsek, o kadar boş zamanlarının olmamasından dolayı bu boş zaman kavramının içinin boş kalması çok doğal.

Burada bu iş çok ciddiye alınıyor. Bu nedenler 100 saati teorik, 150 saati staj ve staj sonrası yazılan bir proje sonrasında gözetmenlik sertifikası almaya hak kazanıyorsunuz. Sertifikayı Generalitat (ki bizdeki valiliğe tekabül ediyor biraz) verdiği için de her şey Katalanca.

Yaklaşık 3 senedir Katalunya’nın başkenti olan Barselona’da yaşıyorum ve ilk defa sadece Katalanların bulunduğu (ki sınıf 18 kişi) bir sınıftaki tek yabancıyım. Sınıfta 1 latin bile yok, Katalunya dışında doğup büyümüş 1 kişi bile yok. Günde 5 saat Katalanca dinlemek, üstüne üstlük bir de aktivitelere kırık Katalancamla katılmaya çalışacağım derken arada İspanyolcamı da unutuyorum ama yine de sınıftaki tek yabancı olmak bende değişik duygu halleri yaratıyor.
İşte bu resimdeki benim. Güzel benzetmiş çizen arkadaşlar.
Mesela kursun 3. gününde, yarım saatlik arada herkes kurs binasının dışında kapının önünde çember halinde durmuş, bazıları bir şeyler yerken bazıları etrafa bakıyordu. Ama kimse tek kelime etmiyordu ve ben dayanamayıp, ya böyle grup gibi duruyorsunuz ama tek kelime etmiyorsunuz. Bu kültürel bir şey mi diye sorduğumda sadece yemek yiyen bir kişi: “ben yemek yediğim için konuşmuyorum” cevabını verdi, diğerlerinden hiç ses çıkmadı. Bu ortam Türkiye’de olacak, o dakikada ya dizi muhabbeti yapılırdı ya da Türkiye nasıl kurtulur planları üretilmeye başlanırdı kesin.

Kursta üç hafta geçtikten sonra sanırım insanların da sempatisini biraz kazandığım için olsa gerek, ben yanlarındayken artık İspanyolcaya dönmeye başladılar. Ben de her ne kadar Katalanca konuşmak istesem de kilitlenip kaldığım için İspanyolca konuşmaya dönmeye başladım. Ama eğitimciler azimle Katalanca veriyor dersleri ve bazen (özellikle teknik konular, ör: sağlık dersi ile beslenme ve diyet etik) benim için ölümcül sıkıcı bir hal alıyor.

Bu üç haftalık eğitim süreci boyunca en dikkat ettiğim konu çok kültürlülük ile ilgili içerik ve pratikte bununla yapılan uygulamak ve eğitimcilerin söylemleriydi. Sınıftaki tek yabancı, tek Hıristiyan olmayan ya da Hıristiyan bir kültürden gelmeyen bir kişi olduğum için şüphesiz diğerlerine göre farklı bir bakış açım vardı ve ben bunun ortamı zenginleştireceğini düşündüğüm için zaman zaman şeytanın avukatlığını da yaptım.

Plastik Sanatlar Dersindeyken...Çinli oyuncağımı yapmaktayım

Barış adlı, çatışma yönetimini kapsayan derste çok kültürlülükten ve kültürler arası çatışmalardan hiç bahsedilmemesi hayal kırıklığı yarattı. Pedagoji dersinde bu konu farklılıklara dikkat etme başlığı altında şöyle bir geçildi. Psikoloji dersinin bir kısmında kültürel farklılıklardansa özel eğitim ihtiyaçlarından ve fiziksel/mental özürlülükten bahsedildi. Kursun 3. Haftasında bu konuyu en derinlemesine ele alan ders sosyoloji oldu. Asimilasyon-Çok Kültürlülük- Kültürler Arası Etkileşim arasında ayrım yapıldı, göçmenlerin durumu tartışıldı. Oturumun son aktivitesi olarak yapılan Rol oynama egzersizinde, Göçmenler ile Göçmenlerden bıkmış komşular arasında yapılan apartman toplantısı simülasyonu görülmeye değerdi. Ortaya çıkan kalıp yargıların aslında göçmenlikle, farklı kültürden gelmeyle direk bağlantılı olmadığı, ortak yaşama kurallarına uymamasıyla alakalılar ağır bastı. Ama bir oyuncu, ki bu göçmenlerden bıkan komşu rolündeydi, hipotetik olarak var olan Müslüman bir kadın göçmene öyle bir laf etti ki (taktığı başörtüsü ile ilgili ağır bir laf etti ama kelime kelime şimdi tam hatırlayamıyorum) ben bir an dondum kaldım, oyun sırasında olay ciddi ofansif ve aşağılayıcı, hakaret edici laflara dayanmıştı. Bir insana inançlarından ötürü böyle saygısızca lafları oyun ortamında bile kaldıramadığımı fark ettim. Bu oyun sonrasındaki süreç tartışması sırasında tüm sınıfa “ben Müslümanım, ve farkındayım bir çok insanın kafasındaki Müslüman resmine uymuyorum. Normalde benim hangi dinden olduğum kimseyi ilgilendirmez, din dediğiniz şey tanrı ile insanın kendisi arasındadır. Ama bunu açıklama ihtiyacı duydum çünkü bu eğitim bağlamında kalıp yargılardan sıyrılmanız önemli. Ben bir iki sene önce Katalanca kursumda benzer kalıp yargılarla karşılaştım ve hiç hoş bir durum değil” diyerek başımdan geçen olayı anlatırken yaşadığım duygu yoğunluğu ve sınıfın beni pür dikkat çık çıkmadan dinlemesi bana çok anlamlı geldi. Sınıf arkadaşlarımın aslında çok kültürlülüğe açık, ancak bu konuda yaşantısal deneyimlerinin olmamasından kaynaklanan uygunsuz tutumlarının olduğuna karar verdim.

Bu yazımı yine kurs sırasında yaşadığım eğlenceli ama bir o kadar da düşündürücü bir anekdot ile bitirmek istiyorum. Psikoloji dersinde etkinliklerden biri, herkes bir kahraman seçip daha sonra bir birleriyle o kahramanmış gibi tanışıp o kahraman rolünde konuşuyorlardı. Oyun sonunda da en çok kimi kendinize yakın hissettiniz, neden tartışması yapıldı. Bu oyun sırasında seçtiğim karakter PUCCA idi. Oyun sırasında bana ilk sorulan şey, Pucca mı? O da Kim? Ben de Koreli bir karakter diye cevap veriyordum. Oyun bitip ders arası verildiğinde sınıf arkadaşlarımdan biri, Pucca Çinli değil mi? Dedi. Ben de dedim Koreli. O da dedi aynı şey işte dedi. Ben de şaka yapıyor olmalısın dediğimde, gayet ciddi olduğunu fark ettim. Onun için her çekik gözlü Çinliydi çünkü…

Bu yazımı tüm Çinlilere adadığım, plastik sanatlar dersinde ürettiğim oyuncağım, Şapkaya Girmeye Çalışan Çinli adlı sanat eserimle sonlandırıyorum…

Son Not: Yazacak çok şey birikti ama resmi olarak tatile girmeme de çok az kaldı. Beni ısrarla takip etmeye devam edin. Gelecek yazılarımda ele almayı umduğum konulardan bir kaçı: eğitimcilerin profilinden, Francesco Tonucci, Kelebekler Sirki ve Duygusal Zeka kavramını neden sevmediğim… Ağustos’ta görüşmek umuduyla…


6 Temmuz 2010 Salı

Bir Doktora Öğrencisinin İtirafları-2

(Bu yazıyı okumadan önce, 1. yazıyı okumak için tıklayın.)
Bu yazı itiraflar serisinin gecikmeli gelen ikinci yazısı. Nisan ayı itibariyle hayatı gecikmeli yaşamaya başladığımı hissediyorum. Doktora süreci ile ilgili hayal kırıklıklarımın sonu gelmiyor. Her gün “Dün doktora için ne yaptın? Peki ya bugün ne yapacaksın?” sorularıyla güne başlıyorum. Havanın dengesizlikleri, karanlık ve gri günlerin getirdiği baş ağrıları sonrasında sıcak günler ve yüksek nem oranının eseri olan yorgunlukların eseri olan bir bıkkınlık, bir tembellik süreci sonunda genelde bu soruları cevaplamaya yüzüm olmuyor. Resmi olarak doktoradaki ilk senem bitti. Herkes tatile girdi. Bense 1 sene boyunca bir arpa yolu ilerleyememiş olmamın utancıyla temmuz ayı itibariyle kendimi toparlamaya ve her türlü dış etkene rağmen bir şeyler üretmeyi hedefledim. Bu yüzden en azından ağustos başına kadar tatildeyim demeyi reddediyorum.
Birinci yazımla ikinci yazım arasında vukuu bulan en önemli olay şüphesiz hem tez danışmanımdan hem de araştırma grubu koordinatörü olan hocamdan sağlam bir ayar yemem oldu. İkisi de çok benzer şeyler söyledi. 1 sene geçti, sen hala yüksek lisans tezinde verdiğin öneriyi ileriye götürmemişsin. Araştırmana odaklan. Hatta tez danışmanım eleştiriyi bir adım daha öteye götürüp “Seneye günde sekiz saatini teze vermelisin. Yoksa sakız gibi uzayıp gider, hiç bitmez. Önceliklerini belirle ve ona göre hareket et. Başka bir iş yapma. Sadece tezine odaklan.” dedi ve beni vicdani hesaplar yapmaya yöneltti. İtiraf etmeliyim ki bu konuşmayı onunla yaptığım günden beri doktorayı bıraksam mı diye düşünüyorum. Bir yandan doktorayı bırakmak en kolay çözüm olur diye düşünürken öbür yandan böyle bir kararı kişisel bir yenilgi olarak kaydedecek belleğimle gelecekte barış yapabilir miyim emin olamıyorum. Piyasada hak etmeden doktora programlarına giren, para ile tez yazdıran insanların varlığını bilmeyen yoktur sanırım. Onlar bile bu unvanı taşırken bitirebilecek kapasiteye sahipken pes etmeyi kendime yakıştıramıyorum. Kendime yakıştıramıyorum demişken, geçen gün kendime bir şeyi daha itiraf ettim sonunda. Doktorayı burssuz yapmayı bünyem kaldırmıyor. Burssuz olmamın suçlusu ise maalesef T.C. pasaportu taşıyor olmam (Ben geldiğimden beri hiçbir bursa başvurmadım açıkçası. Milli Eğitim Bakanlığı’nın verdiği burslara da başvurmayı kişisel prensiplerimden dolayı reddediyorum. Belki de pasaportunu taşıdığım ülkeyi suçlamamalıyım ama Latin veya AB vatandaşı olsam inanıyorum ki burs olasılıklarım artacaktı. En azından İspanya sınırları içersinde bu böyle). Aynı bölümde doktora yapan Latin arkadaşlarım genelde devletlerinden özelde İspanya’nın Latinler için özel olarak açtığı burslardan yararlanıyor. Hocama bu rahatsızlığımdan bahsettiğimde bana dedi ki “Ben, bizim anabilim dalında burslu doktora yapan birini tanımıyorum. Ben burssuz yapmıştım. Yarın tez savunması yapacak kişi de burssuz bitirdi. Malum kriz de var. Burs bulmak çok zor. Ailenden destek istemelisin.” Bu yorumu ile beni bir tür karamsarlığa itti. Burs yok diyor, bunun üstüne başka bir işte çalışma sadece tezine odaklan diyor. Bu değirmenin suyu hazır parayla dönmeye ne kadar daha dayanır bunu hiç sorgulamıyor. Bana da sadece Allah babama sağlık sıhhat versin demek kalıyor. Ama bir yandan da vicdani hesaplar yakamı bırakmıyor. Ülke, şehir, üniversite değiştirmeye enerjim kalmadı. Yoksa kendimi kabul ettirebileceğimi düşündüğüm bir iki ülkenin üniversitelerine yazmayı da düşünürdüm…Hayal kırıklıklarım 3 ay gecikmeli gelen ayar dolu geri bildirimler ve bu burs muhabbetiyle sınırlı değil. Nisan ayında bir konferans için Türkiye’deydim. Orada ilk uluslar arası sunumumu yaptım. Sunduğum makale de şimdi yayın aşamasında. Ama bu danışmanımın gözünde bir başarı sayılmaktan çok uzakta. Neyse bunu geçtim. Mayıs başında pilot çalışmaya başlayacağız diye heyecanla döndüm. Hocam okulları ayarlayacağım diyip ayarlamadı. Bende de kabahat yok değil, pilot çalışma yapacağız, nisan sonu olmuş elimde ne kategoriler var, ne görüşme senaryosu. Ama olay suçlu aramaya gelince malum suç her zaman öğrencinindir. O yüzden boynum kıldan ince (!). Mayıs ayı geçti, okullar 22 Haziranda kapanacak. Haziranın ilk haftası hocamla Allah için güzel, verimli bir toplantı yaptık. Ertesi gün okulları arayacağını söyledi. Ertesi gün okulların hazır olup olmadığını sorduğumda aramadım henüz dedi. Böylece okullar kapanmadan pilot proje yapmak yalan oldu. 20 eylülde tez önerisi sunumu yapmak için komisyona gireceğim. Bakalım beni daha ne sürprizler, ne hayal kırıklıkları bekliyor.Bu itiraf yazım daha çok kişisel süreçleri içerdi. Genelde hayal kırıklıklarından bahsettim. Ancak tabii ki olumlu şeyler de yok değil. Mesela artık tezimde ilerlemek için nereden başlamam gerektiğini biliyorum. Önceden ulaştığım bilgileri sistematik bir hale getirmeye başlayabildim. Yazmaya başlamadan önce aklımda daha çok metodolojik açıdan yaşadığım kararsızlıkları, okuduğum kaynakçaları düzenleme yöntemini sonunda öğrendiğimden, kaynakçaya ulaşma yöntemleri ile ilgili verilen 3 günlük seminerden falan bahsetmek vardı. Ama kusura bakmayın, bu birkaç ayda çok dolmuşum. Bu konulara artık 3. İtiraf yazımda değinirim. O yazıma kadar siz bloğumun sağ çerçevesinde yer alan Eğitim ve Yaşamla İlgili Bağlantılar başlığı altından Online Kütüphanem: E-Kitaplarım linkini tıklayarak google kitaplıktaki kitap raflarımı görebilirler. Bu kitaplar tezimde kaynakça olarak kullanmayı umduğum ve arşivimde var olan kitaplar. İlginizi çeken kitap olursa bir mesaj bırakın. Boyutu çok büyük değilse e-maille size ulaştırmaya çalışırım. Boyutu büyükse, bir sonraki yazıda bu kitaplara nasıl ulaştığımı anlatmayı planladığım yazımı bekleyin.

Yazımı bitirirken kıssadan hisse söylemek istediğim şudur: Tembel olmayın, işlerinizi son dakikaya bırakmayın. Hayal kırıklıklarına karşı zırhlarınızı kuşanın. Danışmanız düzensiz, disiplinsiz ise sakın onu örnek almayın. Doktoranın bir maraton olduğunu unutmayın. Bu uzun soluklu koşuyu bitirebilmek için öz disiplini ve düzenli, planlı, programlı olmayı gerektirdiğini aklınızdan çıkarmayın. Son olarak da, eğer gerçekten akademisyen olmak istemiyorsanız, idealist değilseniz, geç olmadan doktorayı bırakın. Doktor unvanı ile gelecekte sağlamayı düşündüğünüz bir kişisel tatmin varsa, bunu elde edene kadar çektiğiniz çilelere, yaşadığınız streslere değmeyebilir. Hayat güzel. Dışarı çıkın bir iki tur atın. İnsanların arasına kaynaşın…

Herkese iyi yazlar…

Bir Doktor Öğrencisinin İtirafları Yazı Dizisinin 3. Yazısını Okumak İçin Tıklayın...

18 Haziran 2010 Cuma

Okula Uyum Sağlayamayan Farklı Çocuklar


Prof. Dr. Münire Erden hocamın yazdığı ve farklı çocuklar için yaşam koçluğu konusunu işleyen bu kitabı tatil için Türkiye’deyken girdiğim kitapçının rafında gördüğümde çok heyecanlandığımı itiraf etmeliyim. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Eğitim Programları ve Öğretim alanında yüksek lisans öğrencisiyken hem eğitim fakültesi dekanıydı, hem de yüksek lisans derslerimden ikisine girmişti Münire Hocam. Hem Hacettepe çıkışlı olmasından dolayı, hem de sağlam bir akademik geçmişi olduğunu düşündüğüm için kendisine hep saygı duymuşumdur. Sosyoloji alt yapısına sahip bir eğitimci olduğu için özellikle sosyal olayları ya da eğitim ortamlarının sosyolojik analizini ondan daha iyi yapabilecek bir hoca var mıdır Türkiye’de bilemiyorum. Ancak itiraf etmeliyim ki kitabın konusu psikoloji alanında irdelenen atipik çocuklar olunca kitabın içeriği hakkındaki merakım daha da arttı. Hatırlarım, YTÜ’de ders aldığım dönemde özellikle psikoloji ile ilgili konular anlatıldıkça hocalarımı en çok eleştiren ben olurdum. Kolay değildi tabii o kadar eğitim fakültesi çıkışlı öğretmenin arasında psikolog olarak ders dinlemek. Ama Münire Hocamın konu psikoloji olunca söz önceliğini hep bana verdiğini hatırlarım. Daha sonrasında da CIPUSA/YÖRET’in ortaklaşa yürüttüğü bir profesyonel değişim programına katılma hakkı kazandığımı söylediğimde okulun koridorunda bana sarılıp nasıl içten tebrik ettiğini de hala yüzümde tebessümle hatırlarım. Türkiye’nin hiyerarşik ve katı akademik ortamında otoriter çizgisinden çıkmayan, ama eğitimci kimliğini (daha da önemlisi insanlığını) korumayı başarmış biridir kendisi.

Yazarlarını tanıdığım kitapları okurken açıkçası biraz daha dikkatli irdelerim satırları ve satır aralarını. Bu kitabı okurken de sadece satır altlarını çizmekle kalmadım, üzerine çok düşündüm. Çünkü her ne kadar genel çerçevesiyle hedefine ulaştığını düşündüğüm bir kitap olsa da, Beyin Temelli Öğrenme ve Biyolojik Yaklaşım doğrultusundaki söylemleri kendi içimde eleştirmeden geçemedim. Eleştirdiğim kısımlara geçmeden önce beğendiğim noktaları vurgulamanın yerinde olacağını düşünüyorum.

Hedef kitlesi olarak velileri seçmiş bir kitap bu. Yani bu kitabı eğitimciler veya psikologlar okursa pratik anlamda profesyonel hayatlarına katabilecekleri fazla bir yenilik sunmuyor. Ancak velilerin farkındalık kazanmalarını hedeflemiş hocam ve böylece kitabın üzerine çok önemli bir sorumluluk yüklemiş. Farklı çocukların profilini sunarken (ki kitapta farklı çocuk, öğrenme güçlüğü olan çocuk olarak tanımlanıyor), kendi hayatından kısa alıntılar yaparak kendisinin de bir eğitimci olduğu halde bir veli olarak geçmişti nasıl zor durumlarla karşılaştığını anlatarak benzer durumlardaki velilerin bir nebze de olsa kendisiyle özdeşleşmelerini sağlamayı amaçlamış. Kitabın anlatım dili çok sade, okunması çok kolay ve akıcı. Dolayısıyla veliler teknik terimler arasında kaybolmadan çok rahatlıkla anlatılmak istenileni kavrayabilirler. Farklı çocuklarla ilgili sorunların mevcut eğitim sisteminin uygulayıcısı olan okul sistemi içersinde başladığını ve maalesef okul sistemine bireysel olarak müdahale edilemediği için farklı öğrenen çocukların başarısız olmasının kaçınılmaz olduğunu dile getirerek bence Türkiye’nin en büyük sorunlarından birini şu satırlarıyla gözler önüne seriyor: “… onları sisteme uydurma çabamız, binlerce farklı ve özel çocuğun çok büyük zarar görmesine ve kaybolup gitmesine neden oluyor.” Kitabın konusunun ne olduğunu da şu alıntıdan anlayabiliriz: “Aslında kitabın konusu, var olan eğitim sistemine uyum gösteremeyen çocuklardır. Ancak bir veli olarak eğitim sistemini değiştirmeniz mümkün olmadığı için, çocuğunuza var olan koşullar altında nasıl yardım edebileceğiniz hususunda sizlere bilgi vermeye çalışacağım.” Kitapta en sevdiğim satırlar ise yine hocamın bir anısını anlattıktan sonra aktardığı kıssadan hisse kısmından: “-Öğretmenlere sorununuzu anlatmanız son derece güçtür. Eğitim profesörü olsanız bile size inanmazlar.” Öğretmenlerin inanmadıklarını düşünmüyorum ancak özellikle idealistliği ölmüş, mesleki tükenmişlik belirtileri gösteren öğretmenlerin ne kadar az sorumluluk o kadar az sorun felsefesiyle çalıştıklarını düşündüğümü ifade edebilirim.

Kitabın içeriği üzerine eleştirel düşüncemi tetikleyen birkaç satır ise şöyle: “Sonuçta, adı ister öğrenme güçlüğü, isterse öğrenme tarzı farkı olsun, gerçek olan çocukların bu özelliklerinin doğuştan gelmesi ve kolay kolay değişmemesidir.” Çocukların doğuştan gelen kalıtsal eğilimlerinin olduğu birçok bilim adamı tarafından savunulsa da, öğrenme ile ilgili stratejilerin öğrenme güçlüğü olan çocuklara öğretilmesi sonucunda bu doğuştan geldiği söylenilen ve çocuklarda öğrenme güçlüğüne sebep olduğu düşünülen özelliklerin etkilerini kaybettiklerini gözlemleyebiliriz. Sonuç olarak bence çocuğa bir şeyi nasıl öğreneceğini değil, öğrenmeyi nasıl öğrenebileceğini içselleştirmesinde destek olmalıyız. “Çocuğumuz niçin okulda öğrenemiyor?” başlığı altında aktarılanlar tamamen beyin temelli öğrenme yaklaşımı paralelinde. Bununla beraber, çocuğun öğrenememe sebeplerini farklı kuramlar farklı şekilde açıklayabilir. Bu yüzden bu bölümde anlatılanlar mutlak bir gerçekliği değil, yaklaşımlardan birinin savunduğu doğruluğu içermektedir. Ayrıca “Öğrenme Sürecindeki Olası Diğer Güçlükler” başlığı altında birkaç klinik tanının belirtilerinin sıralanması ki bence bu özellikle velilere hitap eden bir kitap olmasından dolayı, çocukların etiketlenmesinin önünü açan bir yaklaşım olmuş. Çocuklara psikolojik tanı koyma sürecinin uzun değerlendirmeler sonucunda gerçekleştiğini ve her çocuğun özel bir vaka olduğunu hatırlatmada fayda görüyorum. Bu kitabın amacı farklı çocukları tanılamak olmadığı için de bu bölümün kitabın amacına hizmet etmeyen bir bölüm olduğunu düşünüyorum. Genel topluma hitap eden kitaplarda da bu gibi psikolojik belirtileri aktarmaya meyilli yaklaşımı olan yazarların reçete gibi madde madde belirtileri sıralamanın doğurabileceği riskleri de özellikle göz önünde bulundurmalarını tavsiye ediyorum. Kitabın sondan önceki bölümü olan “Alternatif Öğrenme Yolları”nda ise yaşayarak öğrenme gibi çok güzel bir stratejiye yer verilmiş olsa da genelde maddi kaynaklar gerektiren yollara yer verilmiş (mesela özel öğretmen tutma, televizyon-dvd, bilgisayar-internet gibi). Oysa ki okullardaki öğretmenlerin de desteği alınarak okul içinde işbirlikçi öğrenme, akran öğretmenliği (peer-tutoring) gibi çocukların sosyal çevreleri içinde etkileşimini arttıracak, aktif öğrenmeyi tetikleyecek stratejileri de göz önünde bulundurmanın faydalı olacağına inanıyorum. Ayrıca öğrenme güçlüğü olan çocukların öğrenmesini engelleyen bariyerler tutumsal, çevresel ve kurumsaldır. Sistemi değişmez demek öğrenilmiş çaresizliğin başlangıç noktasıdır. Konusunda sözü geçen profesyoneller, sistem içinde sorun yaşayan çocukların velileriyle iş birliği yaparak sistemi daha olumlu hale getirebilmek için işbirliği yapmalı ve organize bir şekilde eskimiş ve artık fonksiyonel olmayan eğitim sistemine yenilik önerileri getirmelidir.

Bu yazımı bitirirken şu noktayı vurgulamak istiyorum: Her öğrenme güçlüğü olan çocuk FARKLI çocuktur. Ancak her FARKLI çocuk öğrenme güçlüğü olan bir çocuk değildir. Farklılıklar bulundukları sosyal çevre içersinde değerlendirilmeli be bu çevre bağlamında anlam kazanmalıdır.