31 Ekim 2009 Cumartesi

Vygotsky'e göre Oyun: Kurallı Oyun ve Kuralların Gelişim Süreci

Çeşitli araştırmacılar, yaptıkları çalışmalar sonucunda hayali bir durum içeren oyunun kurallı oyun olduğu sonucuna varmışlardır. Herhangi bir formdaki oyunun dâhilindeki hayali bir durum kendi içinde davranış kurallarını zaten barındırır, her ne kadar bu kurallar önceden oluşturulup ortaya açıkça konmamış olsa da. Günlük yaşamda çocuğun farkına varmadığı şeyler hayali durum içersinde kural bir davranış haline gelir. Hayali bir davranış içeren bir oyun varsa bu durum sırasında ortaya çıkan kurallar da var demektir. Hayali bir durum dâhilinde çocuğun kuralsız davranabileceği nosyonu yanlıştır. Bununla beraber araştırmalar göstermiştir ki kurallı oyun olarak adlandırılan oyunlar da özlerinde hayali bir durum barındırırlar. Her hayali durum davranış kuralları içerdiği gibi her kurallı oyun da hayali bir durum içerir (Ör. Satranç oyunu kurallı bir oyundur. Bununla beraber hayali durumlar da içerir, mesela atın piyonu yiyebilmesi gibi.)Açık hayali durum ve örtük kurallı oyundan, açık kurallı oyun ve örtük hayali duruma geçiş çocuk oyununun gelişimini çerçevelendirir.

Hayali bir durumun yaratılması çocuğun durumsal sınırlılıklardan kurtulmasının ilk göstergesidir. Oyun sırasında çocuk gerçek bir durum içinde yabancılaşmış anlam doğrultusunda eyleme geçer. Bununla beraber, oyun kendi içinde bir ikilem taşır. Oyun esnasında çocuk, oyun haz almakla bağlantılı olduğu için, hem yapmak istediği şeyi yapar hem de kendini kuralların emri altına sokarak isteklerinden vazgeçmeyi ve böylece kurallara uyarak dürtüsel eylemlerde bulunmayı bırakmayı öğrenir. Oyun çocuk üzerinde mevcut dürtülere karşı davranması için sürekli bir talep yaratır. Çocuğun kendi üzerinde kontrol sağlaması (öz-kontrol) oyun sırasında ortaya çıkar. Oyunda bulunan ve hemen elde edilmek istenen çekici şeylere karşı koyduğunda çocuk maksimum irade gücünü gözler önüne sermiş olur.

Bir kurala boyun eğmek ve hemen doyurulmak istenen bir dürtüye karşı koymak çocuğun oyundan maksimum oranda doyum almasını sağlar. Oyunun temel özelliklerinden biri de bir kuralın bir arzuya dönüşmesidir. Kural bu durumda dürtülere üstünlük sağlar çünkü oyun sırasındaki en güçlü dürtü haline dönüşür. Böyle bir kural, içsel bir kuraldır, kendine hâkim olma ve hür irade ile ilgilidir. Çocuğun uymak zorunda olduğu fiziksel bir kanun değildir. Kısacası, oyun çocuğa yeni arzu modelleri sunar. Çocuklara, kurgusal “ben”leri, oyun içindeki kurgusal rolleri ve oyunun kendi kuralları ile bağlantı kurarak arzulamasını öğretir. Böylece oyun, çocuğun gelecekte gerçek eylemlerin ve ahlakın temel seviyesini teşkil edecek kazanımlar elde etmesini sağlar.

* Bu yazı Vygotsky'e göre oyun yazı dizisinin üçüncü yazısıdır.

**Dizinin 1. yazısının başlığına tıklayarak ulaşabileceğiniz makalenin ilgili bölümünün özet çevirisidir.

*** Tüm görüşler Vygotsky'e aittir.

**** Fotoğraflar benim tarafımdan 2008 yılı sonunda Tona, Catalunya'da gerçekleştirilen bir oyun panayırı sırasında çekilmiştir.

22 Ekim 2009 Perşembe

Vygotsky'e göre Oyun: Nesne ve Anlam


Üç yaşın altındaki çocuklar için hayali durumlar içeren oyundan bahsetmek mümkün değildir. Çünkü bu yaş grubundaki çocukların davranışlarını hareketin oluşturduğu durum belirler. Küçük yaştaki çocuklar her eylemlerinde durumsal sınırlılıklar doğrultusunda davranma eğilimi gösterirler. Yani dış çevrede algıladıkları gerçekliğe göre hareket ederler. Üç yaşından sonra çocuklar dışsal görsel gerçeklikler doğrultusundansa bilişsel olarak hareket etmeyi öğrenirler. Bu öğrenme sürecinde de çocuklar dışsal nesnelerin sağladığı teşviklerdense içsel eğilimlerine ve güdülerine güvenmeye başlarlar.
Çocuk üzerindeki durumsal sınırlılıkların kökeni erken çocukluk döneminin önemli bir özelliği olan farkındalıkta yatar: algı ve güdünün birleşiminde. Bu yaşlardaki çocuk için her algı, etkinlik için bir uyarandır. Çocuğun farkındalığı o kadar yapılandırılmıştır ki, çocuk kendini içinde bulduğu durumla sınırlandırılmıştır.
Ancak oyun sırasında, nesneler belirleyici güçlerini kaybederler. Çocuk bir şey görür ancak gördüğü şeye nazaran farklı hareket eder. Bu durum da çocuğun gördüğü nesnel gerçeklikten bağımsız olarak davranmaya başladığına işaret eder. Hayali bir durum içersindeki eylem çocuğa, yalnızca bir nesnenin mevcut algısı ya da onu o an etkileyen durum doğrultusunda değil, içinde bulunduğu durumun anlamını da düşünerek davranışlarını yönlendirmesini öğretir. Çok küçük yaşlardaki çocuklar için anlamsal alan ile görsel alanı ayrıştırmak imkânsızdır. Çünkü görülen şey ile anlam arasında çok homojen bir kaynaşma mevcuttur.
Anlam alanı ile görsel alanı arasındaki ilk ayrışma okul öncesi yaşlarda gerçekleşir. Oyun sırasında düşünce nesnelerden ayrılır ve hareket nesnelerdense fikirlerden kaynaklanır: bir parça tahta bir bebek yerine geçerken, bir sopa oyun sırasında ata dönüşür. Kurallara uygun eylem, nesnelerin kendisi tarafından değil, düşünceler tarafından belirlenmeye başlar. Bu çocuğun gerçek, somut, mevcut durum ile olan ilişkisinin tersine döndürülmesidir ki bunun tam anlamının küçümsenmesi zordur. Çocuk bu tersine döndürmeyi bir anda yapmaz çünkü çocuk için nesneden düşünceyi (nesnenin kelime anlamını) ayırmak çok zordur.
Bir nesne (mesela bir sopa), atın anlamını gerçek bir attan ayırmak için bir dayanak olarak kullanıldığı zaman oyun, bu doğrultura bir geçiş aşaması sağlar. Çocuğun zayıf olduğu nokta şudur: bir at hayal edebilmesi için “sopa şeklinde at” ı dayanak olarak kullanma yoluyla eylemini tanımlamaya ihtiyaç duyar.
İnsan algısına özgü özelliklerden biri de gerçek nesne algısı olarak adlandırılır ki bu da insanın sadece renkleri ve şekilleri değil nesnenin anlamını da algılamasıdır (Ör. Trafik ışığının yuvarlak ve kırmızı olduğunu algılamanın yanında dur anlamına geldiğini de algılarız). Öyleyse insan algısının yapısını bir kesir (oran) ile göstermek mümkündür. Böyle bir oranda nesne pay, anlamsa payda olarak yer alacaktır (nesne/anlam). Bu oran, insan algısının izole edilmiş algılardansa genellenmiş algılardan oluştuğu düşüncesini sembolize eder. Çocuk için nesne/anlam oranında nesne baskındır ve anlam ikincil olarak gelir. At anlamını gerçek attan ayrıştırmak için sopanın destek sağlayıcı olduğu can alıcı noktada bu oran tersine döner ve anlam baskınlaşır, oran anlam/nesne olarak değişir.
Goethe’nin ortaya attığı oyun sırasında bir çocuk için herhangi bir şeyin herhangi bir şey haline dönüşebileceği fikri yanlıştır. Sembolleri bilinçli olarak kullanabilen yetişkinler için bu önerme doğru olabilir. Ancak serbest yer değiştirme yeterliliği olmayan çocuk içi bir kartpostal at olamaz, at olarak kullanabileceği bir sopa gerekir çünkü çocuğun hareketi oyundur, sembolleştirme değil. Sembol bir işarettir, ancak sopa bir atın işareti gibi fonksiyon göstermez. Çocuk nesnelerin özelliklerini korur ancak anlamlarını değiştirir. Oyun sırasında bu anlam odak noktası olur ve nesneler baskın durumdan ikincil duruma geçer.
Sopa “at”ın anlamını gerçek attan ayrıştırmak için bir dayanak haline dönüştüğünde, çocuk bir nesnenin diğer bir nesneyi semantik olarak etkilemesini sağlamış olur. Dayanak olarak kullanabileceği bir nesne bulmadan çocuk anlamı nesneden veya nesneyi anlamdan ayrıştıramaz. Anlam transferi, çocuğun bir kelimeyi bir nesnenin özelliği olarak kabul etmesi yoluyla gerçekleşir, çocuk kelimeyi görmez ancak kelimenin tayin ettiği nesneyi görür. Oyun sırasında çocuk, bir nesneden anlamı ayırma yeteneğini kendiliğinden, ne yaptığının farkında olmadan kullanır. Oyun aracılığıyla çocuk kavram veya nesnelerin işlevsel tanımlarına erişir ve kelimeler bir nesnenin parçası haline gelir.



* Bu yazı Vygotsky'e göre oyun yazı dizisinin ikinci yazısıdır.
**Dizinin 1. yazısının başlığına tıklayarak ulaşabileceğiniz makalenin Action and Meaning in Play isimli bölümün özet çevirisidir.
*** Tüm görüşler Vygotsky'e aittir.
**** Fotoğraf benim tarafımdan 2008 yılı sonunda Tona, Catalunya'da gerçekleştirilen bir oyun panayırı sırasında çekilmiştir. Bu fotoğrafta, Sopanın at olarak kullanılmasını anımsatan bir örnek görebiliriz. Çocuklar sopayı olta olarak kullanarak tahta balıkları tutmaya çalışıyorlar...

5 Ekim 2009 Pazartesi

Vygotsky'e göre Oyun: Giriş

Sosyal yapılandırmacı yaklaşıma göre oyun kavramsal anlamları yapılandırmanın yoğun bir sürecidir. Bu yaklaşımın öncüsü olan kuramcı, Vygotsky, oyunun sadece çocuklara zevk veren bir eğlence eylemi olarak tanımlanmasına iki nedenle karşı çıkar: Birinci neden, çocuklara daha büyük haz veren eylemlerin var olması (Ör: emzik emmek), ikinci neden ise bazı oyunların hiç de haz vermeyen sonuçlar doğurması (Ör: Futbol maçı yapan takımlardan kaybeden takım üyesi için bu oyun çok da fazla haz vermemiştir.) olarak gösterilebilir.


Piaget gibi gelişimi bilişsel gelişim dönemleriyleriyle açıklayan kuramcıların aksine Vygotsky, bir gelişimsel dönemden diğerine nasıl geçildiğinin anlaşılabilmesi için çocukların ihtiyaçlarına ve onları harekete geçiren (motive eden) itici güçlerin incelenmesi gerektiğini savunur. Çünkü bu kuramcıya göre her ilerleme motivasyondaki ve itici güçlerdeki belirgin değişimlerle doğrudan bağlantılıdır. İşte bu değişimler, ihtiyaçların olgunlaşması oyunun ele alınışı açısından da önemlidir. Bunun nedeni de oyun sırasında çocuğun belirli bazı ihtiyaçlarını gideriyor olmasıdır.

Erken yaşlardaki çocuklar ihtiyaçlarını bir an önce giderme eğilimi gösterirler (dürtüsel davranış eğilimi denilebilir). Vygotsky, bu hemen giderilmek istenen ihtiyaçların okul yıllarında gelişim göstermemesi halinde oyun davranışının ortaya çıkmayacağına inanır. Bunun nedeni de gerçekleştirilemeyecek eğilimlerin yaşanmaya başlandığı noktada oyunun keşfedilmesidir.


Mesela yukarıdaki fotoğrafta, mutfakta oynayan bir kız çocuğu görüyorsunuz. Kız çocuğunun oynadığı oyunu dikkatlice incelersek büyük ihtimalle içindeki yemek yapma isteğininin veya çay-kahve servisi yapma isteğinin motivasyon nedeni olduğunu görebiliriz. Yaşı itibariyle ateşe yaklaşması engellenen bu çocuk, muhtemelen evde ocağın yanına yaklaştırılmıyordur ve de çay-kahve gibi sıcak içeceklere dokunulmasına izin verilmiyordur. Bu sebeplerle de çocuk içindeki bu yemek pişirme-sıcak yiyecek/içecek yapma isteğini kurduğu oyun aracılığıyla gideriyor diyebiliriz.

Okul öncesi yaşların başlarında bir an önce doyurulmayı bekleyen istekler ortaya çıktığında ve bu istekleri hemen doyurma eğilimi kalıcı bir hal aldığında çocuğun davranışı değişir. İsteklerin yarattığı gerilimi çözmek için okul öncesi yaştaki çocuk hayali ve ilüzyonel bir dünyaya girer. Bu hayali dünyada gerçekleşmesi mümkün olmayan istekler gerçekleştirilir. Oyun sırasında çocuk, normal şartlar altında elde edemeyeceği isteklere ulaşabileceği hayali bir durum yaratır. Bununla birlikte, oyunun doyurulamayan tüm istekler sonucunda ortaya çıkacağını söylemek de doğru olmaz. Oyun, çocuğun tekil ve anlık ihtiyaçlarından kaynaklanmaz, geçici, dürtüsel durumların itici gücüyle ortaya çıkmaz (Ör: Ali, Ahmet'i yeşil bir küple oynarken görüp, bu küpü elde etmeye çalışırken yaptığı davranış Vygotsky'nin oyun tanımına girmez.). Oyun, genel kavramlarla ilgili olarak ortaya çıkan ihtiyaçlarla ilgilidir (Ör: araba kullanmak isteyen bir çocuk spesifik olarak bir arabayı değil genel olarak tüm arabaları kullanmak istediğinde bu isteğine erişmek için hayali dünyasında araba kullanarak bunu oyununda sergileyecektir. Bu durum Vygotsky'e göre oyundur.)


Yukarıda belirtilen temel görüşten yola çıkarak Vygotsky oyunla ilgili önceki görüşleri üç açıdan yetersiz görür:

1) Oyunu sembol olarak kabul eden görüş, oyunu gerçekleri genelleyen bir işaret sistemi olarak ele alma tehlikesine düşer. Bu eğilimdeki görüş doğrultusunda, Vygotsky, çocukların işaretleri yazamayan ancak işlemler içinde onları kullanabilen cebircilere benzetir.

2) Bilişsel süreçlerin önemini vurgulayan görüşler çocuğun eylemlerinin altında yatan motivasyonu ve bu eylemlerin koşullarını göz ardı eder.

3) Sosyal yapılandırmacı yaklaşımın öncesindeki görüşlerin oyunun sonraki gelişim aşamalarındaki rolünü anlamamıza katkı sağlamamaktadır.


* Bu post bir Vygotsky'e göre Oyun yazı dizisinin ilk yazısıdır.
** Verilen örnekler (ki bunlar bana aittir) haricinde diğer tüm fikirler Vygotsky'e aittir. Kaynak olarak kullanılan makalenin İngilizce versiyonuna yazının başlığına tıklayarak ulaşabilirsiniz (Makalenin The Role of Play in Development alt başlığı özetlenerek tercüme edilmiştir.)
***Fotoğraflar benim tarafımdan Poble Espanyol'daki Oyun Panayırı'nda çekilmiştir.

14 Eylül 2009 Pazartesi

İzin ver sana anlatayım...

"Her şey, gururla "ben buyum" demeyi bırakıp utangaç ve korkak bir biçimde başını öne eğmenle ve kelimelerinle tavırlarının "ben bu olmalıyım" düşüncesi ile yer değiştirdiği o gri günde başladı."

Yukarıdaki alıntı aslında kitabın başlangıcı değil. Aksine, kitabın sonundaki öykünün bitiminde yer alan bir söz.

Orijinal adıyla Dejame Que Te Cuente Arjantin'in belki de en ünlü gestalt psikoterapisti olan Jorge Bucay tarafından yazılmış bir kişisel gelişim kitabı. Bir psikolog olarak kişisel gelişim kitaplarının çoğunu maddi kaygılarla yazılmış, hayatın karmaşıklığını insanlar için basite indirgemeye çalışan kitaplardan öteye geçmediğini düşünürdüm. Zaman zaman böyle kitapları okumaya başlayıp yarısına gelmeden bir kenara bıraktığımı hatırlıyorum. Bu kitap, İspanya'daki kitapçı raflarında Öz destek (self-help) kitabı olarak satılıyor olsa da bence bu kitap psikoterapi sürecine girmeyi düşünen kişiler için bir giriş kitabı olmalı.

Her ne kadar senelerce ben klinik psikolog olmayacağım diye çırpınmış olsam da, psikoterapinin faydaları konusunda şüphem de olsa, terapi sürecini bir öğrenme süreci olarak kabul edip insanları biraz bu konuda bilinçlendirmenin yerinde olacağını düşünüyorum. İste bu noktada imdadıma bu kitap yetişiyor.

Kitapta bir gestalt psikoterapisti ile danışanı arasında geçen seansların kilit anları ve bu anlar ile ilgili olarak danışana farkındalık kazandırmak için kullanılan öyküler yer alıyor. Kitaptaki psikoterapist (ki aslında bu yazarın kendisi) olayların sembolize edilerek öyküleştirilmesinin ve anlatımdan sonra danışan tarafından keşfedilecek anlamının terapötik süreçte etkili olacağı düşüncesinde. Bu düşünceden yola çıkarak danışanın seansa getirdiği problem durumlar ile ilgili yorum yapmaktansa durumlara uygun öykü anlatıp yorumu danışanın kendisine bırakıyor.

Kitapta ortaya problem durum olarak getirilen konular ise bir terapi sürecinin gidişatını öne seriyor. Bu durumlara örnek vermek gerekirse:

- Ben ne tür bir terapi alıyorum?
- Tedavi sürecinin neresindeyim? Ne zaman terapiyi bırakmalıyım?
- Terapist-Danışan arasındaki bağlanma ilişkisi
- Gestalt felsefesi
- Farklı bakış açılarını sorgulama
- Romantik bağlanma
- Aile içi ilişkiler
- Sahiplenme duygusu
- Yalnızlık

Ben en çok danışanın nasıl bir terapi sürecinde olduğunu sorguladığı bölümü beğendim. Neden diye soracak olursanız, bu bölümde terapist çok basit bir dille terapi çeşitlerini açıklamış olmasını ve danışanına bu konuyla ilgili farkındalık kazandırmaya yönelik bir yol izlemesinin tedavi sürecinde olumlu bir etki yaratıyor olacağını düşünmemdir. Bence bilinçli danışan (sanırım bu gruba psikotik hastaları sokamayız) eğer içinde olduğu sürecin özelliklerini bilirse bu süreci daha çok sahiplenir. Sonuçta kendi iyileşme sürecini sahiplenmeyen biri, eğer kendini terapistinin sihirli değneğine bırakırsa ileriki aşamalarda hayal kırıkları ortaya çıkabilir.

Dikkatimi çeken diğer bir bölüm ise danışanın terapi sürecine ara vermeye hazır olup olmadığını sorguladığı bölümdü. Genelde terapi sürecinin ne zaman sonlanacağına terapistler karar verir diye bilinir (ki belli ekollerin takipçisi olan terapistler bunun aksini reddeder). Bu kitapta danışan terapiyi bırakmaya hazır olup olmadığıyla ilgili sorgularken terapist ona sadece bir ayna tutuyor. Bu bölümü okurken terapistlerin işlerinin aslında ne kadar zor olduğunu farkettim. Zaman zaman terapi gören arkadaşlarımın deneyimlerini dinlerken terapi süreçlerinin sonlandırılması ile ilgili çeşitli yaşantılar duydum. Bir çoğu bir kaç seanstan sonra bir değişim olmamasından yakınarak terapiyi kestiklerini söylemişlerdi. Oysa ki danışanlara davranış/düşünce/duygu değişimlerinin kolay olmadığı ve terapi sürecinin ne zaman cevap vermeye başlayacağının beklenildiği terapi süreci başlangıcında açıklanırsa, danışan da beklentilerini buna göre ayarlayabilir ve beklentilerine cevap veren bir terapiden daha memnun bir şekilde ayrılabilir diye düşünüyorum.

Bu noktada benim vurgulamak istediğim öğrenme süreçlerinde olduğu gibi psikoterapi süreçlerinin de iki önemli unsuru motivasyon ve beklentilerin insanın ruh sağlığı ve ruhsal gelişimini ne kadar etkiledikleri.

Kitapta bulunan 51 öykü içinde bir nasrettin hoca fıkrası da var:

"Hoca komşusundan bir gün kazanı ödünç ister. İade ederken de hem teşekkür eder, hem içine minik bir kazan koyar. Komşusu merakla bu minik kazanı sorunca da, "Komşu, bizdeyken kazanın doğurdu" der. Komşusu bu işe pek sevinir.
Aradan epey zaman geçer, Hoca yine komşusundan kazanını ödünç ister. Komşusu da sevinerek verir. Ama bu kez aradan günler, haftalar, hatta aylar geçer, kazandan ve Hoca'dan ses çıkmaz. Nihayet bir gün komşusu konuyu açmaya karar verir,"Hoca bizim kazan ne oldu?" diye sorar. Hoca da üzgün bir ifadeyle,"Komşu çok zaman geçti aradan, senin kazan öldü. Sana nasıl söyleyeceğimi düşünüp duruyordum" deyince sinirlenen komşusu,"Hocam ne diyorsunuz? Hiç kazan ölür mü? Kazan canlı mı ki ölsün?" Hoca,"Doğurduğunu kabul etmiştin, sesin çıkmamıştı, şimdi ölünce nden feryat ediyorsun" der komşusuna"

Psikoterapist bu fıkra ile danışanının ebeveynlerinden ayrışarak yetişkin rolünü yüklenmek isterken bir yandan da bu rolün getirdiği bazı sorumlulukları nasıl kabul etmediğini sorgulatmayı amaçlıyor.

Maalesef bu kitap henüz Türkçe'ye çevrilmemiş. Jorge Bucay'ın İngilizce'ye tercüme edilen tek kitabıysa "
The Power of Self-Dependence: Allowing Yourself to Live Life on Your Own Terms"

Bence Jorge Bucay Türk yayıncılar tarafından keşfedilmesi gereken bir psikoterapist yazar. Her ne kadar İspanyolca da olsa buraya onunla yapılan bir röportajın videosunu koyarak bu yazımı bitirmek istiyorum.

Hayatınıza yön verebilecek öykülerle karşılaşmanız dileğiyle...



19 Ağustos 2009 Çarşamba

Şehr-i Hüzün: İstanbul


Daha çok bir kitap eleştirisi gibi düşünmüştüm bu yazıyı aslında. Orhan Pamuk'un kitabı İstanbul: Hatıralar ve Şehir'i okuduktan sonra kendimce sorgulamak veya yorumlamak istedim yazılanları. Kafamda bir çok şey tasarladım, ancak araya tatilin girmesiyle İstanbul'a gelmem, başlangıçta kendimi hüzüne batmış bulmak, ilerleyen süreçte hüzünlü havadan kurtulup kendimi yaz rehavetine ve şehrin kaosuna kaptırmış olmak bu yazıyı hep erteletti. Ve işte bu şehir ile tekrar vedalaşmama saatler kala, istemesem de, uykumdan feragat etmemek için acele de olsa bir şeyler karalamak istedim bloguma.

Aidiyet, aralıklarla sorguladığım bir kavramdır. Özellikle Barcelona'dan İstanbul'a geldikten sonraki bir kaç gün ve İstanbul'dan Barcelona'ya döndükten sonra bir süre bu sorgulamamın şiddeti biraz daha artar. İstanbul, ki silüetine bile aşık olduğum bir şehirdir, kaosuyla bile bana çekici gelir-di.

Bu -di'li geçmiş zamanı kullanırken içimin acıdığını gözlerim hafif buğulanarak hissediyorum. Bu andan itibaren de anlıyorum ki 2 senenin sonunda "Karmaşanın Esrarlı Vatanı", Şehr-i Hüzün, İstanbul'un yerine geçmeye başlamış "Vurdum Duymazların şehri" Barcelona... 2 sene önce yüksek sesle sövdüğüm bu Katalan şehrine dönmek için gün sayacağımı söyleseler inanmazdım. Ancak gitmeme saatler kala, İstanbul'u bırakıp gidiyor olmak, bir süreliğine olsa da onunla vedalaşmak canımı acıtmıyor değil. Geliş-gidişlerdeki bu duygusal ikilemlere hala alışamamış olmakla beraber, "kesin dönüş" kararını almak her geçen gün zorlaşıyor, ama yine de bir yere ait olup oraya yerleşme fikri de aynı derecede gözümü korkutuyor. Bu yüzden, geliş-gidişler sanırım benim sığınağım.

Ben Orhan Pamuk gibi aynı şehirde bir benzerimin olduğu düşüncesiyle büyümedim, İstanbul'da şehrin hüznünü de çocukken değil, daha çok ergenlik döneminde hissetmeye başladım. Yine de Orhan Pamuk'un İstanbul ve anılarıyla ilgili yazdığı bir çok şey bana çok tanıdık geldi. Nobel Ödüllü yazarımız, bu kitabıyla sanki kelime darbeleriyle İstanbul'un resmini boyamış gibi.
İstanbul adlı kitabın farklı dillerdeki çevirilerinde hep farklı kapak kullanılmış. Ben yukarıdaki Almanca cevirisinin kapağını seçtim bloguma koymak için, çünkü yazarın şehr-i hüznü İstanbul'u en iyi kapak bence bu olmuş.

Bu kitabı edebi açıdan eleştirmek benim harcım değil. Eğitimci bakış açısıyla derinlemesine analiz etmek istediğim halde zaman sınırlılığından dolayı maalesef çok genel başlıklarla ancak eğitimcilerin okumasını tavsiye edip onlar bu kitabı okuduktan sonra özellikle bir kaç bölüm üzerinde kafa yormalarını ummakla yetineceğim.

Eğitimci gözüyle bu kitabı okurken dikkatimi çeken ve ileride Eğitim Psikolojisi dersi verirsem bir grup çalışması konusu yaparım dediğim bölümlerin başında 13. bölüm "Okulun Sıkıntıları ve Zevkleri" ve 33. bölüm " Yabancı Okul, Okulda Yabancı" geliyor.

13. bölümde geleneksel eğitim sistemi, öğretmen odaklı eğitim, bilginin yapılandırılması yerine bilginin nasıl aktarıldığı yazarın yaşantıları yoluyla anlatılmış. Bu bölümde altını çizdiğim şu kısımları sizinle paylaşmak istiyorum:
"... okul denen yerin aslında temel soruları cevaplamadığını, yalnızca onları hayatın gerçeği olarak benimsememize yardım ettiğini çıkarmıştım."

Yukarıdaki alıntıdan benim anladığım, geleneksel eğitimin, öğrencilerin problem çözme becerilerine katkı sağlamak yerine problemleri kabulenmelerine, belki de öğrenilmiş çaresizlik kavramının da açıklamaya çalıştığı gibi, daha başlamadan ben bunu yapamamcı bireyler yetiştirdiği. Ezbere uymayan olasılıklarla karşılaşıldığında bünyenin hata vermesine sebep olan bir eğitim sistemi olarak düşünmek de yanlış olmaz sanırım".

"Kürt Açılımı" konusunun kızıştığı, Ramazan Ayı'nın gelmesiyle Dini hissiyatların ve görevlerin öne çıktığı şu günlerde özellikle okunulması gerektiğini düşündüğüm iki bölüm var: 19. bölüm "Fetih mi? Düşüş mü: Constantinople'un Türkleştirilmesi" ve 20. Bölüm " Din".

19. bölümü okurken aklıma kültürlerarası eğitimin nasıl olması gerektiğini tartıştığımız azınlık ve etnik grupların sosyalizasyonu ve eğitimi dersi geldi. O derste batılı tarihcilerin Amerika'nın keşfi olarak değerlendirdikleri olayın karşı bakış açısından nasıl Amerika'nın istilası olduğunu tartışmış ve kültürlerarası bir tarih müfredatında bu tip hassas konuların nasıl ele alınabileceğini örneklendirmiştik. İşte bu 19. bölümde İstanbul'un fethi mi, düşüşü mü tartışması yapılırken, Pamuk kendi pozisyonumuzu belirlememizde bize destek olurken, eğitimciler olarak diğer bakış açılarına da dikkat etmemiz konusunda satır aralarında bizi uyarmış. Yazara göre " Bazı olayların nasıl adlandırıldığına bakarak dünyanın neresinde, Doğu'da mı, Batı'da mı olduğunu çıkarabiliriz."

20. bölüm ise, belki de, dincilerle dindarların ayırt edilebilmesi için bir kılavuz olarak kullanılabilir. Dinin politikaya alet edildiği şu günlerde, yazarın eskiden yaşadığını ifade ettiği " hissettiğim korku, Türk laik burjuvazisinide hep olduğu gibi Allah'tan korkmak değil, Allah'a fazla inananların öfkesinden korkmaktı" durumu günümüze de kolayca taşınılabilir. Aynı bölümün bir diğer kısmında " İstanbul'un Batılılaşmış burjuvazisi son kırk yılda Ankara'da yapılan bütün askeri müdahaleleri ve ordunun siyasete karışmasını, solun saldırılarına karşı değil de ..., daha çok, bir gün aşağı sınıflar ile taşralı zenginler dini bayrak edip kendi hayat tarzlarına karşı birleşebilirler korkusuyla destekledi." diye anlatıyor yazar. Sanırım günümüzde bu burjuvazi kesimin korktukları başlarına geliyor. Bu korkuyla başa çıkmak içinde en kolay olan "ötekileştirme" yoluyla düşmanı küçük görme stratejisi kullanılıyor. Hoşgörü, iyi niyet, tolerans, yerini özgürlüklerin kötüye kullanımına, ayrımcılığa, toplumu oluşturan grupların birbirlerinde uzaklaşması alıyor.

İstanbul, ki yüzyıllar boyunca her din ve ırktan insanın huzur içinde yaşadığı şehirdir, günümüzde düzensizlik ve kaos ile anılıyor. Kitabın 34. bölümü olan"Mutsuzluk Kendinden ve Şehirden Nefret Etmektir" de yazar şehir hayatının kendi üzerindeki duygusal ve düşünsel, yansımalarını tartışmış. Şehrin bir manzaradan ibaret olmadığı, ona ayak uydurmak için dinamiklerin iyi çözülmesi gerektiğini aktarmaya çalışmış.

"Güçsüzlük, yaşadığınız yere, eve, aileye, daha çok da şehre ait olmadığınızı hissetmektir diye düşünüyordum o zamanlar."

Şehre ait olmak, işte dönüp dolaşıp yine bu kavrama geldim. Gelecekte bu aidiyet meselesini daha ayrıntılı incelemek istediğimi söyleyerek, içimdeki hüzünle bu yazımı sonlandırıyorum. Ve ey İstanbul, bu yazımla sana "Hoşçakal" diyorum. Daha seninle ilgili yaşanılacak ve yazılacak çok şey var. Ben gelene kadar kendinden bir şey kaybetmemen dileğiyle...

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Üniversite Tercihi Sanatı

ÖSS puanları ve sıralamaları açıklandıktan sonra sıra tercih listesini oluşturmaya gelir. Bu listeyi oluşturmak bence bir sanattır, çünkü hem çekici olan tercihleri hem de gerçekçi olan tercihleri estetik bir şekilde kombine etmek gereklidir ki sonuç istendik olabilsin. ÖYS zamanından hatırlarım, o zamanlar öğrenciler tam anlamıyla hayatlarının kumarını oynuyorlardı. Ortada ne puan ne de sıralama varken çocuklardan geleceklerinin kolonunu doldurmalarını istiyorlardı. Seneler geçti, sınav sistemi değişti, tercih yapma dönemi bir şans oyunu olmaktan çıkarıldı. Ama yine de bu işi yapmadan önce bazı şeylere dikkat etmek gerekiyor tabii ki.

Birinci konu, öğrenci üniversite mi seçecek meslek mi seçecek sorunudur. Etiket değeri yüksek olan üniversiteler, güncel koşullarda en geçersiz olan bölümlerinden mezun olan öğrencilere bile referans oldukları için bölüm farketmez ne de olsa X mezunu olucam, mezun olunca sırtım yere gelmez düşüncesiyle yüksek puanlarla öğrenci almaya devam ederler. İyi bir üniversitenin kötü bir bölümü mü, kötü bir üniversitenin iyi bir bölümü mü?

Yaptığım gözlemlere göre ismi çok da duyulmadık taşra üniversitelerinde çok değerli hocalar önemli uluslararası çalışmalara imza atıyorlar. Ayrıca marka değeri olmayan üniversitelerin gerçekten iyi eğitim veren bölümlerinden kendinizi yetiştirerek mezun olursanız (sonuçta üniversitede okumak sadece derslere girip çıkmaktan ibaret değildir. Bilimsel gelişmeleri, konferansları vb. bir çok şeyi takip etmek, en az bir yabancı dili sular seller gibi bilmek de kendinizi yetiştirmeye girer.), girişken bir kişiliğiniz de varsa zaten kendi kapınızı kendiniz açarsınız. Önünüze tabii ki diğer marka değeri yüksek olan üniversitelerin mezunlarına göre daha çok engel çıkacaktır, ama siz büyük ihtimal "ne oldum delisi" olmayan bir mezun olacağınız için önünüze çıkacak engellerle savaşmak için de daha fazla stratejiniz olacaktır. Ayrıca unutmamak gerekir ki zoru başarmak daha çok haz verir.

İkinci konu, ben illa ki şu mesleği okuyacağım diye karar verdiniz. Peki bu mesleğin hangi üniversitede daha iyi kazandırıldığını, hangi yaklaşımla eğitim verildiğini tercih listenizi yapmadan önce araştırıyor musunuz? Özellikle sosyal bilimlerle ilgili bölümler ağırlıklı olmakla beraber fen bilimleri bölümlerinde de ekol farklılıkları, uzmanlık alanları farklılıkları vardır. Kendi okuduğum bölümden bir örnek vererek ne demek istediğimi biraz daha açıklamak istiyorum. Psikoloji bölüme girerken tek bildiğim 3. sınıfta psikopatoloji dersinin olduğu ve dersin isminin bana çekici geldiğiydi. İlerleyen yıllarda farkettim ki psikoloji çok geniş bir uzay gibi. Hangi ekol baskınsa bir bakmışsınız ki o ekolün kalıbından çıkmışsınız. Yani demek istiyorum ki her üniversite kendi benimsediği ekole göre psikolog yetiştiriyordu. Mesela Hacettepe Üniversitesi Psikoloji bölümü tam anlamıyla bilişsel-davranışçı ekolünün sadık izleyicisiyken, İstanbul Üniversitesi Psikoloji bölümü neredeyse psikodinamik-ya da psikoanalitik- yaklaşımın bir tekeliydi. Ayrıca bölümler arasındaki gizli çekişmelerin bir çoğunu mezun olana kadar anlamanın imkanı bile yok. Bu (genelde ekol farklılıklarından kaynaklanan) çekişmeleri ancak ne kadar başarılı bir öğrenci olursanız olun sırf X üniversitesinden mezun olduğunuz diye Y üniversitesinde yüksek lisansa kabul almadığınızda üzülerek idrak edebilirsiniz. Kısacası ekol farklılıklarını üniversite tercihi yaparken göz önünde bulundurmanızda fayda var.

Üçüncü Konu Öğrenim dili seçimi: Düz mantık şudur, bi bölüm ingilizceyse o bölüm iyidir. Bu düz mantık çok yanlıştır. ilk ve ortaöğretim geçmişinizde sağlam bir İngilizce alt yapısı almadıysanız, üniversitelerde verilen 1 senelik hazırlıkla mesleki derinliği kazanacak İngilizce öğrenmeniz gerçek dışı bir beklentidir. Bu durumu da dengeleyebilmek için hocalar ya derslerin bir kısmını türkçe anlatır, ya da değerlendirme soruları genelde derin bilgi, analiz-sentez yeteneği ölçmeyen çoktan seçmeli sorular olur. 4 sene sonunda İngilizce bir bölümden mezun olursunuz ama aktif olarak mesleğinizde bu dili konuşamazsınız. Tercüme yaparsınız, okuma yaparsınız ancak bir dili biliyorum demek bunların yanında yazma-konuşma becerilerini de gerektirdiği için aslında hep eksiksinizdir.

Bazı durumlarda da tam tersi durum söz konusudur. Eğitim programı o kadar İngilizcedir ki, öğrenciler 4 sene boyunca Türkiye'deki literatürden uzak, türkçe mesleki terimlerden habersiz olarak okurlar. Mezun olduklarında eğer Türkiye'de kalmayı seçmişlerse mesleki hayatlarına garip bir dille devam ederler: genelde bu Boğaziçili ya da ODTÜlü türkçesi olarak bilinir. Hiç unutmam, bir kere yine psikoloji ile ilgili bir eğitime gitmiştim, 2 eğitmen de terimleri hep İngilizce söylüyorlardı. Ben de dayanamayıp, kusura bakmayın ama bu salondaki herkes sizin kullandığınız terimleri anlamayabilir, ayrıca Türkiye'de Türkçe Psikoloji alanında, para ödeyerek, uzmanlaşmayla ilgili bir eğitim alıyoruz. Lütfen kullandığınız dili türkçeleştirin demiştim de haklısınız cevabını almıştım. Benim tavsiyem şudur ki bölümünüzün içeriğini en iyi nasıl kavrayacaksanız eğitiminizi o dille alın. İngilizce özellikle literatür takibi yüzünden kazanılması zorunlu bir dil. Eğer İngilizce bölüme giremezseniz üzülmeyin, kendinizi dışarıdan destekleyin, kurslara gidin. İngilizce bir bölümdeyseniz, arada Türkçe Makale Okuyun. Eğer yabancı dille eğitim yapan bir liseden mezun olmuşsanız, Türkçe bölümlerde okursanız sınıf arkadaşlarınıza göre hep bir adım önde olursunuz bu avantajı kullanın.

Dördüncü Konu: Tez meselesi. Bazı bölümlerde bitirme tezi varken, bazılarında bitirme projesi bile yoktur. Her zaman için tez yazmadan bitirilen bölüm daha az acı çektirir, ancak eğer yüksek lisans yapmayı düşünen bir insansanız lisans bitirme tezinizi yazarken çektiğiniz sıkıntılar size avantaj sağlar. Bu yüzden bölüm bitirme koşullarını, sınıf geçmek için gereken not ortalamasını da mutlaka araştırarak farklı üniversiteleri bunlara göre karşılaştırın.

Son olarak değinmek istediğim konu da mesleğinizin içeriğini iyi araştırın. Halen lisede okurken büyük çoğunluk iktisat veya işletme okumak isterdi ve kimse ne iktisatçının ne de işletmecinin ne yaptığını bilirdi. Her matematik bölümü mezununu öğretmen olur her iktisatçı bankacı olur gibi genellemeler yapılırdı. Artık biliyoruz ki diplomada yazan ünvan iş dünyasında - tıp, hukuk vb. spesifik alanlar dışında- çok da bağlayıcı olmuyor. Bu nedenle bölüm seçerken geniş hareket alanı sunabilecek bölümler tercih etmek de gelecekte avantaj sağlayabilir.

Okuduğunuz üzere üniversite tercihi yapmak sadece yüzdelik dilimim şu üniversitenin şu bölümüne tutuyor, madem onu yazayım demekten çok daha fazlasını dikkate almanızı gerektiriyor. Yukarıda değindiğim konular dışında şehir seçimi, üniversitenin politik duruşu, üniversite ve bölümün kurumsal kültürü, burs olanakları, yurt dışı bağlantıları gibi daha bir çok konu var detaylı bir şekilde sorgulanması gereken.

Sonuç olarak tavsiyem, tercihlerinizi teslim etmeden önce mutlaka yazdığınız bölümlerin internet sitelerine girip, akademisyenlerin öz geçmişlerine, yaptıkları çalışmalara, ders programlarına, mezuniyet koşullarına bakın. Mümkünse o bölümlerden kısa bir zaman önce mezun olmuş kişilerle tanışın, onların deneyimlerinden fikir alın (halen o bölümlerde öğrenci olanlarla çok objektif davranamayacakları için mezunlarla konuşmakta fayda var). Sizi tatmin edebilecek, mesleğinizi size sevdirebilecek üniversiteleri tercih edin. Etiketlere takılmayın, çerçevenin dışına çıkmak için cesaretli olun. Araştırmacı olun, tercih etmeyi düşündüğünüz bölüm ve üniversiteler size ne kadar uygun bunu keşfetmeye çalışın.

12 Temmuz 2009 Pazar

ÖSS Birincilerine Dair


Öğrenci Seçme ve Değerlendirme Sınavı (nam-ı diğer ÖSS) ergenlerin ömrünü tüketmekle ün kazanmış bir sınav olmaktan öte aslında bir bakıma 4 sene ortaöğretim de milli eğitim bakanlığınca belirlenmiş eğitim hedeflerine öğrencilerin ne derece ulaştıklarını ölçmeye çalışan, bu hedeflere ulaşma derecesinde de öğrencileri sıralayıp onların geleceklerine kaftan biçen bir sırat köprüsüdür.

Haberlerde okuruz, her sene mutlaka bir kaç öğrenci strese veya alınan kötü sonuca dayanamayıp intihar eder. Sonra yine sonuçların açıklandığı gün yine hem gazeteler hem de televizyonlar ÖSS şampiyonları hakkında boy boy haberler yaparlar. Aileler çocuklarının başarılarıyla övünürlerken şampiyonların gittikleri dershaneler, kullandıkları dergiler, bitirdikleri liseler yine bu öğrenciler üzerinden reklamlarını yaparlar ve bu başarı yine ticari bir reklama dönüşür. Oysa kimse bu çocukların geçmişte çektikleri sıkıntıların gelecekte yaşayacakları dertlerin, hayal kırıklıklarının, başarısızlıklarının, hayatın atacağı tokatların üzerinde durmaz. Bu gencecik beyinleri kimse uyarmaz.

Nitekim ÖSS akademik (yani bilişsel) başarıyı ölçer. Oysaki hayatta 4 yanlış bir doğruyu götürmez, bir an gelirki 1 yanlış tüm doğruları yeniden gözden geçirmenize neden olur. Gerçek yaşam problemlerini boş bırakıp geçme gibi bir lüksünüz olmaz. Günlerce kendinizi eve kapatıp baştan sona hayatı ezberlemeye çalışsanız bile anlık bir olay tüm ezberleri alt üst edebilir.

Biraz önce yine gazetede ÖSS birincilerinden birinin babasının verdiği demeçten bir kısım dikkatimi çekti:“Sınav boyunca sosyal ilişkileri iyi değildi. Aklında sadece sınavı kazanmak vardı. Oğlum iyi bir öğrenciydi. Lise 1'den beri ÖSS'ye hazırlanıyordu. Dereceye girdiği için çok mutluyuz”. Baba burada asosyal bir çocuğu olduğunu kabullenmekle birlikte, derece aldığı için bu asosyalliği mazur görebiliyor. Bu demeci verirken acaba ne kadar farkında insanın bir sosyal varlık olduğunun.

Başarı ve mutluluk ölçütleri şüphesiz kişiden kişiye, durumdan duruma göre değişiklik göstermekle birlikte, ÖSS'nin ölçtüğü başarının öğrencinin aldığı eğitimin kalitesini ölçtüğüne kesinlikle inanmıyorum. Eğitim programları hazırlanırken önce eğitimin hedefleri belirlenir, ve AB üyesi ülkelerin eğitim programlarında bilişsel gelişim yerine YETKİNLİK kazanımı vurgulanır. Yetkinlikler de 5 şıklı sorularla ölçülemez. Ölçme ve değerlendirme de eğitim programlarında hedeflere ne kadar ulaşıldığını belirlemeyi hedefler. Türkiye'de ise sistem tersine işlemektedir. Eğitim kurumları ölçme aracını (ÖSS'yi) hedef alır ve eğitim programlarını buna göre şekillendirir. Böylece ARAÇ'ı başarmayı hedefleyen eğitimciler, öğrenciler, aileler asıl AMAÇı atlarlar. Çünkü eğitimin amacı öğrencileri gelecekte toplum içinde üretken insanlar yapmak, onların bütüncül olarak (bilişsel, duygusal, sosyal, bedensel) sağlıklı bireyler olmalarını sağlamak, gerçek hayat problemlerini çözebilecekleri becerileri kazandırmak olmalıdır.

ÖSS'nin bir sihirli değnek olarak görülmesi de ayrı bir tartışma konusu olabilir. Mesela ilk bilmem kaça girene envai çeşit burs önerilir, arabalar verilir, daireler hediye edilir, yurt dışına okusun diye gönderilir. Oysa ki bunları verenler düşünmezler bu öğrenci bu sunulan "hediyelerin" götürülerine ne kadar hazırdırlar. Mesela merak ediyorum ÖSS birincilerinin kaçından fotoğraflarının yayınlanması için izin alınıyor. Araba, ev verenler gerçekten çocuğun "başarı"sını mı ödüllendiriyor yoksa kendi reklamlarını mı yapıyorlar? Okumak için yurt dışına gönderilen genç beyinler yurt dışında yaşamanın zorluklarına ne kadar hazırlar (ya da bu zorlukların ne kadar farkındalar)? Aileler, ÖSS sonucunun çocuğun hayattaki başarı beklenti düzeyini ne kadar arttığının ve bu beklentinin öğrenciler üzerinde ne kadar baskı yaptıklarının ne kadar farkındalar? Gelecekte öğrencinin alacağı başarıların hiç bir zaman yeterli olmayacağının, ve yeterli olabilecek noktanın da var olmayacağının ne kadar farkındalar?

Velilerin, öğrencilerin ve kendilerini eğitimci olarak tanımlayanların bu soruları bence kendilerine sormaları gerekiyor.

Öğrencilerin ÖSS travmasını en hafif şekilde atlatmaları için ailelerin bilinçlenmesi ön koşul. Merak ediyorum acaba geçmişte ÖSS'de derece almış öğrencilerle yapılmış boylamsal bir akademik çalışma var mı onların başarı ve hayat doyumuyla ilgili. Benim çok yakınımda bir örnek var ve kendisine bakınca geçmişte ne kadar çok şey başarmış olsa da kendisi bir türlü bu başarılarıyla tatmin olmuyor ve kendisini başarısız hissedip sürekli bunalım modda yaşamaya devam ediyor. Bu kişi şimdi yurt dışında akademisyenlik yapıyor ve yurda dönmek için fırsat kollasa da verilen komik akademisyenlik maaşları yüzünden bir türlü içine sindiremiyor geri dönüşü. O kadar çalışmanın, ÖSS'de dereceye girmiş olmanın, hayatın en değerli senelerinin kaybedilmesinin getirisi ne götürüsü ne bunu bir tartın lütfen sevgili veliler ve insanlıktan çıkmış sevgili ÖSS adayları...

Bu yazımı bitirmeden önce takip ettiğim bir psikolog olan Doç. Dr. Serdar Değirmencioğlu'nun yapımcılığını üstlendiği bir ÖSS belgeseli: 3 saat'e değinmek istiyorum. Henüz bu belgeseli izleme fırsatı bulamadım. Ancak fragmanını izledikten sonra merakım daha da arttı.

OSS Trailer from Ramin Matin on Vimeo.



Bence bu belgesel her lise 4 öğrencisine izletilmeli. Hatta veliler de izlemeli.

Bir sonraki yazımda üniversite tercihi yapma sanatından bahsetmek istiyorum. Merak edenlere duyurulur...