30 Nisan 2012 Pazartesi

Kreş ve Anaokulu Gezisinden İzlenimler

İstanbul'da sabahın köründe yollara düşüp Eğitimde İyi Örnekler konferansına katılma maceramı bir önceki yazımda anlatmıştım. Bu yazımda da başka bir idealistlik örneği olabilecek bir çalışma gezimden bahsedeceğim. 

Geçtiğimiz haftalarda facebook ve twitter gibi sosyal paylaşım platformlarının gücünü bir kez daha anladım. Maceram Katalunya'daki tüm öğretmenleri çatısı altında toplayıp onların mesleki yeterliliklerine katkı sağlamayı hedeflemiş öğretmenler derneği olan Rosa Sensat'ın bu platformda yayınladığı "3 okula çalışma ziyareti düzenliyoruz, katılım sayısı sınırlaması yok, katılım ücretsiz. Sadece cumartesi günü saat 10:00'da Valls'de ana meydanda toplanıyoruz" duyurusunun altına Valls'e toplu taşıma aracıyla Barselona'dan nasıl ulaşırım diye sormamın üzerine buluşmaya bir gün kala bir kişinin "şu kişiyi arayıp sor, arabada yer varsa bizimle gelirsin" demesiyle başladı.  

Daha önce ismini duymadığım, küçük bir kasaba olduğunu tahmin ettiğim Valls, meğer Tarragona'ya bağlı, Barselona'ya yaklaşık 100 km uzaklıkta 25000 nüfuslu küçük bir şehirmiş. Telefonda Katalanca konuştuğum kişinin kim olduğundan habersiz cumartesi sabah 08:30'da evime yarım saat uzaklıkta bir buluşma noktası kararlaştırıp ziyaret gününü beklemeye başladım.

Bir cumartesi sabahı 07:45'te önce otobüs daha sonra metro kullanarak buluşma yerine ulaşmak için evden çıktım. Buluşma noktasında benden başka bir kişi daha bekliyordu. Beni arabasında götürmeyi kabul eden kişi buluşma noktasına ulaşınca tanıştık: Arabanın sahibi, beni de götürmeye kabul eden kişi meğer Rosa Sensat derneğinin müdürüymüş, diğer öğretmenlerin "mestressa" yani öğretmenlerin öğretmenleri olarak tanımladıkları biri, arabadaki diğer yolcu ise İsviçre'nin Freibourg şehrinde yaşayan, dans öğretmenliği yapan başka bir Katalan bayandı. Çok kültürlülük diye ben buna derim dedim içimden, güne güzel başladık...

Şehir içinde kaybolmamızdan ötürü, istemeden de olsa assolitler vari, buluşma noktasına ulaşan son kişilerdik. Uzaktan buluşma noktasını görünce hepimiz çok şaşırdık: çok kısa bir süre içinde duyurusu yayınlanmış, hiç bir sertifika, katılım belgesi vb. bir şey vaadetmeyen bu geziye yaklaşık 130 civarında öğretmen katılmak için toplanmıştı. Hem de İspanya gibi bir memlekette cumartesi sabahın köründe...

Vakit kaybetmeden katılımcılar 3 gruba ayrıldılar. Ziyaret edilecek 2 kreş (kreş terimini aslında sevmiyorum, çünkü ziyaret ettiğimiz yerler gündüz bakım evi değil, 0-3 yaş çocuklarına eğitim veren kurumlardı), 1 anaokulunu 45er dakikalık sürelerle tek tek gezmek için yola çıktı, her grup ziyaret turuna başlama noktaları olan okulun sorumlusu liderliğinde.

Ben dernek başkanını takip ederek onun gittiği yerden başlamayı uygun gördüm. Grubumuzda o bölgenin il eğitim müdürlüğünde sorumlu bir bayan da bize eşlik etti. İlk durağımız belediyeye bağlı olarak hizmet veren Els Tabalets 0-3 yaş okuluydu. Ziyaret başlangıcında okulun sorumlusu tüm gruba okulun işleyişi ve uygulanan eğitim programı hakkında bilgi verdikten sonra herkes sınıflara dağıldı. Her sınıfta, sınıf öğretmenleri ziyaretçilere merak ettikleri konularda bilgi vermek için hazır bekliyordu.

Ziyaretlerim sırasında hem fotoğraf makinam hem de cep telefonlarım beni yarı yolda bıraktılar. Bu yüzden istediğim kadar detaylı fotoğraf çekemedim. Ama şarjım bitmeden bir kaç video çekebilme fırsatı yakaladım. Aşağıdaki videoda sınıf öğretmeninin çocukların her gün evlerine götürdükleri, aile-okul arasındaki iletişimi sağlayan ajanda defterlerin nasıl kullanıldıklarını anlatıyor. Bu ajandalara öğretmen-aile dışında çocuklar da isterlerse yazı yazabiliyorlarmış (2 yaş grubu çocuklarının yazı yazmasını desteklemek için çok güzel düşünülmüş., videoda öğretmen öğrencinin yaptığı karalamaları da gösteriyor). Videonun devamında 2 yaş sınıfının nasıl bir yer olduğunu da görebilirsiniz. Video sınıfın günlüğünden sayflara odaklanarak bitiyor...


Bu okula girer girmez çocuk eğitiminde Reggio Emilia yaklaşımını iliklerime kadar hissettim. Türkiye'de henüz keşfedilmediğini düşündüğüm bu yaklaşım Türkiye'de anlam veremediğim Montesorri salgınının öne çıkmasıyla beraber bir süre daha hakettiği değeri göremeyeceğe benziyor. Bir başka yazımda belki neden Montesorri okullarına sıcak bakmadığımı uzun uzun yazarım. Bu yazımın konusu olmadığı için asıl konumuza hemen geri dönüyorum. 

Reggio Emilia'da çocukların yaşadıkları çevreyle bütünleşik olarak gelişmesine odaklanılır. Eğitim materyali, eğitim programına dahil edilen konular hem çevreden, hem çocukların birebir yaşantılarından ve ilgilerinden doğar. Eğitim sürecinde materyallerin doğal olmasına dikkat edilir (mesela kum havuzunda kum yerine kurutulmuş portakal kabuğu rendesi gördüm, kozalaklardan tutunda deniz kabuklarına kadar bir çok doğal malzeme çocuklar için çekici hale getirilmiş şekilde sunuluyordu). Kullanılan eğitim materyali dışında çocukların günlük yaşamlarının kayıt altında tutulması bu eğitim yaklaşımın en önemli savunusudur. Okula girer girmez okul koridorlarına asılmış, çocukların katıldıkları etkinliklerden, okulun günlük yaşamından fotoğraflar hemen dikkat çekiyordu. Sınıflara girdiğimizde de 3 çeşit kayıt şekliyle karşılaştık: Fotoğraflarla desteklenmiş sınıf günlüğü, çocukların hergün eve götürdüğü aile-okul arası iletişimi sağlayan ajandalar ve çocukların aileleri tarafından hazırlanmaya başlanmış, öğretmen-aile tarafından devam ettirilen albümler... Bu albümlerin birinde bir aile bebeklerinin ilk resmi olarak anne karnındaki ultrason resmini koymuşlardı çok hoşuma gitti... Sınıflar içinde hayran kaldığım diğer bir nokta da oyun köşelerinin olmasıydı. Bir sonraki durağımız olan anaokulunda oyun köşelerini bu kadar somut olarak görememiş olmak her ne kadar beni biraz hayal kırıklığına uğratmış olsa da 0-3 yaş okulları bu konuda sınıfı geçtiler...

Reggio Emilia ve çocukların yaşantılarını kayıt altında tutmakla ilgili 15 dakikalık bilgilendirici bir videoyu aşağıda izleyebilirsiniz.


İkinci durağımız ise temelleri 75 sene önce atılmış, ama bir kaç sene evvel binası yenilenen bir ilkokul olan Escola Candela içersindeki 3-6 yaş grubu okuluydu. Bir önceki okuldaki öğrenci popülasyonun neredeyse %100'ünün katalan olmasının aksine bu okulun öğrencilerinin %80'inin göçmen ailelerden geliyor olması ziyaretimizin de ana temasıydı.  Nüfusun %17'sinin göçmenlerden oluştuğu Valls şehrinde yerli halkı okullarına çekemediklerinden muzdaripti burada çalışan öğretmenler. Aktardıkları bir kaç anektodda Katalan velilerin çocuklarının göçmen çocuklarla karışmasından nasıl korktuklarını gözler önüne seriyordu. Bir veli, okulun tanıtım gününe gelmiş ve sunum sonrasında müdüre yaklaşıp "Biliyorum ki bu okul çocuğum için çok yararlı olurdu ama biz onu buraya yollayacak kadar cesur değiliz." demiş. 

Okul göçmen ailelerle çalışırken yola çıktıkları felsefenin "Bizi bir okul gibi değil bir aile olarak görün" olduğunu vurguladı. Normalde sokaklarda baş örtüsüyle dolaşan kızların okula gelince  baş örtülerini çıkardıklarını çünkü okul içinde sınıf arkadaşlarını kardeşleri, öğretmenlerini de anne-baba olarak gördüklerini anlattı müdür. 

Bu okulda çok kültürlülükle ilgili yapılan uygulamalardan ikisi çok hoşuma gitti. Birincisi okulda çalışan öğretmenlerden bir ekip her sene öğrencilerinin geldiği ülkeler ve şehirleri kapsayan bir eğitim gezisine çıkıyormuş. Böylece öğrencilerinin hangi şartlardan geldiklerini daha iyi anlayan öğretmenler onlara daha uygun bir şekilde yaklaşmayı öğreniyorlarmış. Diğer bir uygulamada da, özellikle okulda Fas asıllı öğrenci çokluğunda, kurban bayramı sırasında onların kutlamalarına okul olarak ortak olduklarından söz ettiler. Bunca okul gezdim, hiç bir okulda da bizim öğrencilerimiz için şu gün önemli, o günü eğitim programımıza dahil ettik sözünü duymamıştım. Varsa yoksa hep hristiyan kökenli Katalan bayramlarının kutlanması önemseniyordu...

Okulun işleyişinde 3-6 yaş grubu öğrencilerinin ve ailelerinin okul hayatına katılması açısından öne çıkan alanlar ise okul girişindeki geniş bir meydan (bu meydanda yansıtılan barkovizyondan veliler o hafta öğrencilerin neler yaptıklarını görebiliyorlar), ve kütüphaneydi. 

Zor öğrenci gruplarıyla çalışan öğretmenlerin ne kadar istekli ve idealist olduklarını tekrar hatırlayıp onları bir daha takdir ettikten sonra okuldan çıkarken söylenmelerimizin hedefleri veliler ve hükümetti. Malum İspanya'da şu anda sağ parti olan PP ve Katalunya'da aşırı Katalan Milliyetcisi CİU iktidarda. Bu iki hükümet de eğitim alanında korkunç kesintilere gittiler. Dernek başkanı okuldan çıkarken "bu hükümet böyle öğretmenleri haketmiyor." diyordu... Bense Katalunya'da şimdiye kadar ziyaret ettiğim, çalıştığım, ya da araştırma yaptığım devlet okullarını hatırlayınca Türkiye'nin eğitimde ne kadar geri kaldığını bir daha anlıyorum. Buranın devlet okulları, bizim özel okullar gibi... Eksikleri yok, fazlaları bile olabilir. En azından velilere müşteri gözüyle bakmıyorlar...

Ziyaret ettiğimiz üçüncü okul ise henüz 1. dönemini tamamlamış ve ziyaret turumuza başladığımız okul ile birebir aynı olan yeni bir kreş olduğu için orada aldığım notları buraya aktarmıyorum. Gezi sırasında grubun resmi fotoğrafçısı tarafından çekilen fotoğraflara şu linkten ulaşabilirsiniz...

Gelecekte çocukların hakettikleri eğitime ulaştıkları okullara kavuşmalarını dileyerek bu yazımı da burada noktalıyorum...


13 Nisan 2012 Cuma

Peki Ya siz? Bir Alex misiniz?



Paskalye bayramını fırsat bilip 12 günlük bir tatil için 7 ay uzak kaldığım İstanbul’a gittim. Bu sene şansıma tatil tarihlerimle uzun zamandır katılımcısı olmak istediğim Eğitimde İyi Örnekler Konferansı’nın tarihi çakıştı. Fırsat budur diyip hayatımda ilk defa bir Cumartesi sabah saat 6dan önce uyanıp, saat 7.20’de Taksim’de olma pahasına, uykusuzluğa rağmen tatilimin 4.gününü bu konferansa ayırdım. Hiç de pişman değilim.

Sabah 09:00 akşam 18:00 saatleri arasında sadece yarım saatlik bir yemek arasıyla bir atölye çalışmasından başka bir sunuma öyle bir yoğun koşuşturmacayla geçti ki uykusuzluğumu bile unuttum gün boyunca. Türkiye’nin tüm iyi eğitimcileri oradaydı desem yanılmam herhalde. Bir Cumartesi sabahı o kadar erken saatte bir konferans için hazır bulunmak gerçekten sadece işini sevenlerin yapacağı bir şey. O ortamda olup, değerli uzmanlarla aynı havayı solumuş olmak da beni ayrıca mutlu etti.

Gün boyunca hiç mi aksilik-terslik-olumsuzluk yok muydu diye soracak olursanız, aklıma sadece üç tane geliyor:
1) Sabancı Üniversitesi’nin kampüsünde yapılan etkinlikte ne konferans katılımcılarına ne de konferansta sunum yapacak eğitimcilere Wi-Fi bağlantısı sağlanmamış olması bence bir ayıptı. Devir sosyal medya devri, herkesin cep telefonlarıyla bağlanmak istemeyecekleri akıllara gelmemişti sanırım. Bu nedenle konferansla ilgili düşüncelerimi interaktif olarak direk meslektaşlarla paylaşamadım. Uzaktan bir uzay üssü imajı çizen Sabancı Üniversitesi’nin de (belki onların hataları değil ama) bu nedenle imajı gözümden biraz düştüğünü üzülerek itiraf ediyorum.

2) Diğer bir olumsuzluk katıldığım “Ayrımcılık Sorunu Eğitim OrtamlarındaNasıl Ele Alınabilir? Örnek Ders Uygulamasıçalıştayında dikkatimi çekti. Nerden baksanız 40tan fazla katılımcı arasında karşıt görüşü temsilen kimse yoktu. Senteze ulaşmak için Tez-Antitez ikilisinin bulunmasından yana olan biri olarak şeytanın avukatlığını yapsam mı diye düşünmedim de değil. Sonuç olarak katılımcı grubun gerçek hayatı temsil etmediğine karar verdim. Oysa ki çalıştay sırasında karşıt görüşler konuşsaydı bence daha öğretici olurdu. Yine de bu çalıştayı, özellikle de kullanılan videoları ve grup tartışmaları için sunulan soruları, çok beğendim. Belki bu çalıştayla ilgili ilerde daha detaylı bir yazıda yazarım.

3) Çok merak ettiğim bir sunumun, İstanbul İl Milli Eğitim’in temsilcilerinin sunduğu “İstanbul Dersi Dünyaya İyi Örnek Oluyor”, sunuşu yapacak kişiler tarafından kafalarına estikleri için sunum yerini sınıf ortamından çıkarıp daracık koridor alanına taşımaları yüzünden izleyememek durumunda kalmam ve merakımı gideremem aklımda kalan son olumsuzluk. Bir umut sunumun yapıldığı koridor standına gittiğimde izleyici yoğunluğundan dolayı ayakta durup not almanın imkansız olduğuna karar verip günün son sunumunu izlemeden çıktım. Bu yazıyı okuyanlar arasında bu sunumu izleyen varsa izlenimlerini paylaşırsa güzel olur.

Konferansta izlediğim tüm sunuşları bir yazıda toparlamanın pratik olmaması sebebiyle izlenimlerimi kısaca (4+4+4 tartışmalarından, açılış konuşması sırasında yapılan agresif protestolara değinmeyi tercih etmeden) özetledikten sonra aklımda en çok kalan sunumla ilgili aldığım notları sizlerle paylaşmaya karar verdim.

Dinlemek için işaretlediğimde her ne kadar sunuş başlığı ilgi alanlarım dahilinde olmasa da sunuşu yapacak kişiyi daha önce dinlememiş olduğum için gitmeye karar vermiştim. “ Öğrenciyi Nasıl Doğru Yönlendirebilirim?” başlıklı oturumda söz ünlü psikoterapist Emre Konuk'taydı. 

Emre Konuk’un kurucusu olduğu Davranış Bilimleri Enstitüsü’ne henüz yeni bir mezunken yolum düşmüştü. Hatta biraz sonra bahsedeceğim 16PF envanterini de yaparak bir pozisyon için başvurmuştum. Sonrasında orada çalışmak kısmet olmadı ama Emre Bey ile yüksek lisans öğrencisiyken katıldığım European Congress of Psychology sırasında Prag’da ayak üstü tanışmıştım. Bu iki yaşantı sonrasında ilk defa Emre Bey’i dinlemek bu sene, EİÖ konferansında mümkün oldu.

Başlığından yola çıkarak sunuşu dinlemeye gelenler için kesinlikle beklentilerini boşa çıkaran bir sunum olmasına rağmen benim beğenmemin sebebi anlatılanların gerçek hayatla doğrudan bağlantılı olması ve pratiğe uygulanabilme olasılığıydı. “Yeteneği Keşfetmek ve Kişilik” başlığını seçmişti Emre Konuk sunuşu için. Çocuklarda yeteneklerin keşfedilmesinin gerekliliğinden yola çıkarak mesleklerin16PF kişilik envanteri uygulanarak elde edilen  kişilik profillerinden bahsederek devam etti. Sonuç kısmında ise uyumlu evliliklerde kadın-erkek kişilik özelliklerinden söz etti. 16 PF’nin reklamı niteliğinde bir sunumdu ama gerek ünlü futbolcu Alex’i örnek olarak sunması, gerekse kendi eşiyle ilgili atıflarda bulunması nedeniyle eğlenceli ve ilgi çekici bir sunumdu.

Yetenek’i kavram olarak “düşünce-duygu-davranışlarda yüksek performans” olarak tanımladı Emre Konuk. Yetenek gelişimi ile ilgili beyin araştırmalarından bahsetti, Harry Chugani’nin çalışmalarına atıfta bulundu. Yeteneğin gelişmesi için 3-15 yaş aralığının öneminden bahsettikten sonra geçmişte çocukların zayıf yönlerinin tespit edilp onların güçlendirilmeye yönelik müdahalelerin günümüzde değiştiğini, ya da değişmesi gerektiğini vurguladı. “Günümüzde şirketlerin yeni eğilimi varolan yeteneklere odaklanıp o yetenekleri daha da geliştirmektir” dedi.
“Bir mesleği ideal olarak yapan profesyonelde bir sürü yetenek gerekir. Eğitim sistemi bu yeteneklerin hepsini geliştirmek ister. Ancak bunun imkanı yoktur. Bunun yerine kişinin güçlü olduğu yeteneklerini keşfedip onları daha da iyileştirmek için desteklemek gerekir.” Bu söyleminin ardından örnek olarak Fenerbahçe’nin başarılı futbolcusu Alex’i gösterdi.

Alex’in güçlü ve zayıf yönlerini fotoğrafta görebilirsiniz. Alex’i Alex yapanın onun güçsüz noktalarının değil, yeteneklerinin öne çıkmış olmasıdır diyerek, Alex’in hocalarının onu savunmada işe yarar hale getirmeye çalışmak yerine gol atma potansiyelini en üst seviyeye çıkarmak için çaba sarf ettiklerini vurguladı.

Peki ya siz bir Alex misiniz? Zayıf yönlerinizi kafanıza takmayıp, güçlü yeteneklerinizin tadını çıkarıp meyvesini yiyebiliyor musunuz? En önemlisi de kendinizi ve yeteneklerinizi tanıyor musunuz?

Ele alınan son konu eşler arasında uyumluluğu belirleyen kişilik özellikleriydi. Zıt kutuplar birbirini çeker, farklı kişilik özelliklerine sahip çiftler birbirini tamamlar gibi söylemlerin aslında hurafe olduğundan çiftlerin uyumluluğunu belirleyen kişilik özelliklerinden 14 tanesinin düzeyinin benzer olmasının eşler arasındaki uyumu olumlu yönde etkileyeceğini söyledi. Durum sadece iki kişilik özelliğinde: Sıcakkanlılık ve Problem çözme de farklılaşıyormuş...
Aşağıdaki resime baktığınızda da Kadın-Erkek romantik ilişkilerinde eşler arasındaki uyumun hangi özellikler sayesinde CENNET hangi özellikler yüzünden CEHENNEM’e döndüğünü göreceksiniz. Bence tablonun en dikkat çekici yeri Cehennem tablosu içinde yer alan ERKEK FAKTÖRLERİ: buradaki verilere göre eğer eşiniz sadece bir tek size değil herkese karşı sıcak kanlıysa ve yeniliklere açıksa ilişkiniz için tehlike çanları çalmaya başlamış olabilir. Sonuç olarak erkeğin hala “ağır abi” olanı makbul sanırım. Kadınlarda ise mükemmeliyetçilik azalınca uyumun azalabileceği belirtilmiş. Erkekler kadınların mükemmeliyetçi yanını seviyor olmalı, acaba mükemmeliyetci kadınlar için uyumlu eş olabilmek için ne kadar çaba harcıyorlar? Hem kadınlar hem de erkekler için geçerli olan bir nokta ise eğer ilişkinizde eşinizle uyumlu mutlu mesut yaşamak istiyorsanız kendizi sorgulamayı bırakın, endişe düzeyinizi de kontrol etmeye bakın...

Ayşe Arman’ın ile Emre Konuk aldatmak ilgili yaptığı röportaja iki bölüm olarak buradan  ve şuradan  okuyabilirsiniz...

Eğitim ile başlayıp kadın erkek ilişkilerindeki uyuma kadar geldik. Hayatın her alanında eğitimin şart olduğunu unutmadığımız bir hayat yaşamamızı diliyorum...



20 Mart 2012 Salı

Avrupa’da yaşadığını hissetmek: Piknikte Caz

Baharın gelişini 2 hafta önce piknik sezonunu açarak kutlamıştık. Bu pazarda bir kaç senedir gitmek isteyip üşengeçlikten ve hava muhalefetinden bir türlü yakalayamadığım Terrassa Jazz festivali kapsamındaki Piknikte Caz etkinliğine giderek muradıma erdim.


Festival Barcelona’ya trenle yaklaşık 45 dk mesafedeki Terrassa şehrinde bir derecik kenarında uzanan VallParadis Parkı’ındaydı. Araştırmamı yaptığım okulların bulunduğu şehir olmasından dolayı Terrassa’ya yapancı değildim, ancak bu şehiri ilk defa bir Pazar günü görmem bu haftasonu oldu. Tam bir hayalet şehir havasındaydı merkezi. 15 dakikalık bir yürüyüşten sonra derecik boyunca uzanan parkı gördüğümüzde şaşırdık, çünkü etrafta ne bir kalabalık vardı ne de festival havası. Google Map’in direktifleri doğrultusunda parka girip yürümeye başladıktan bir kaç dakika sonra hala ses duyamamızın getirdiği kaygıyla parkta çocuklarını gezdiren bir anneye mekanın nerede olduğunu sorduk ve aldığımız cevap doğrultusunda ilerlemeye devam ettik. Bir iki dakika yürüdükten sonra gördüğümüz manzara muazzamdı. Demek ki şehrin hayalet kıvamına gelmesi bundandı. Herkes buradaydı...
Türkiye’de çocukken tipik tüpte çay, mangalda et pikniklerini de tatma fırsatı yakalamış olmakla birlikte farklı ülkelerde, farklı kültürlerde farklı konseptlerde de piknik yaptım: Amerika’daPotluck ’larmeşurdur. Herkes bir kaç çeşit yiyecek getirir ve ortaya koyar. Cenevre’de Yaz Festivali kapsamında yapılan açık hava sineması geceleri etkinliğinde akşam pikniği yapmıştım.

Barselona’da genelde piknik günü Pazar günüdür ve geleneksel olarak Parc de Ciutadella’da yapılır.

Ortamda gitar çalıp söyleyeninden masa tenisi oynayanına, Capoeira yapanına, Jonglörlere, Meditasyon yapanlara, turistlere, kısacası her tipte insana rastlamak mümükdür. 5 sene boyunca burada kaç kez piknik yaptım sayısını hatırlamıyorum ama benim için iki tanesi unutulmaz. İlki buradaki ilk senemde Parc Güell’de Meksikalı arkadaşlarla yaptığımız piknikti.

Parc Güell Barcelona’nın en turistik parkı olduğu için masamız sık sık turist ziyaretine uğramıştı, çünkü masanın üstü çok renkliydi. Yemekler ise lezizdi. Diğer ise Barselona’daki Türk topluluğu olan Barcelona Turca’nın organize ettiği Les Planes’da yapılan mangallı piknikti. Bir tarafta sıralanmış dev ızgaralarda yemek pişiren arkadaşlar, öte tarafta kağıt ve tavla oynayanlar...

Her ne kadar Türk pikniği olarak organize edilmiş olsa da aklımızdaki Türk Pikniği kavramından biraz farklıydı. Türkiye’de piknik yapmak denilince aklıma etrafa et kokuları yayan, duman tüttüren mangallar, tüpte çay, çizgili pijama, top oynayan çocuklar ve piknikçilerin parkettikleri araçlar yüzünden trafiği felç olmuş sahil yolu geliyor aklıma. Bir sene Sultanahmet Meydanı’nda benzerler görüntüler gördüğümde aman tanrım dediğimi hatırlıyorum. Şehrin göbeğinde piknik yapmak, hem de mangalları tüttüre tüttüre sadece bizim kültürde var sanırım. En son ne zaman Türkiye sınırlarında piknik yaptığımı hatırlamıyorum (Belgrad ormanlarındaki mangal muhabbetini pikniğe dahil etmiyorum nedense. Ama belki de dahil etmem gerek.)

Ancak bu haftasonu piknik yaparken arkadaşlarıma “İşte böyle ortamlarda Avrupa’da yaşadığımı hissediyorum” dedim sonra da bu yazım aracılığıyla neden böyle hissettiğimi irdelemeye karar verdim.

Avrupa kentlerinde halka açık, ücretsiz kültürel ve sanatsal etkinlikler organize edildiğinde kalitesinden şüphe duymadan, etraftaki kalabalıktan rahatsız olur muyum, biri bana sarkar mı, tacize uğrar mıyım diye düşünmeden etkinliği keşfe çıkarım. Türkiye’de ise bir yerde bedava etkinlik varsa oradan uzak durmam tembihlenirdi geçmişte. Sosyal sınıflar arasındaki çizgilerin çok belirgin fark edildiği bir toplumda yaşadığımızdan olsa gerek, herkesin olduğu ortamlar güvenli gelmezdi. Seneler geçti, piknik kültürleri bile sınıflar arasında farklılık göstermeye başladı. Sahil kenarında piknik yapanlar varoş olurken, Polonezköy’de kendin pişir kendin ye ortamlarında piknik yapmak elit sayıldı.

Müzik sevgisi bile sınıflar arasında farklılık gösterdi. Bir taksiye binince klasik müzik veya caz duymak bizim için sevindirici bir süpriz olurken, senelerce türkülere, arabesk şarkılara kulaklarımızı tıkadık. İstanbul başta olmak üzere Türkiye’deki Caz Festivalleri hep belli bir kesime hitap etti. Kahvaltıda Caz, Caz Vapuru gibi etkinliklere katılmak için cebinizin dolgun olması gerekti. Belki de bu nedendir ki Caz bizlere hep elit sınıfa hitap eden bir müzikmiş gibi geldi.

Bu Pazar günü Piknik’te Caz etkinliği sırasında Avrupa’da yaşadığımı hissettim. Çünkü;

etkinlik ücretsizdi, canlı Caz konserleri ard arda yapıldı, etraf çok kalabalıktı ama kimse kimseyi rahatsız etmiyordu, etrafta tüp ve benzeri yanıcı madde, dumanı tüten mangal yoktu, aileler kendi aralarında sakince aile saadeti sürüyorlardı, dereciğin içinde çamurlarla oynayan çocuklara müdahale eden “çocuğum üstün başın pislenecek, o pis yerde leşin içinde oynanır mı?” diyen anneler yoktu. Caz ve güneş herkesin ruhunu gevşetmişti sanki...

Piknik grubumda muhabbet derinleşirken ben etrafı, aileleri ve çocukları gözlemledim bir süre.

Ve çocuklara bir kez daha hayran oldum. Ortamdaki atık malzemeleri kullanarak, yaratıcılıklarını konuşturarak nasıl oyun oynadıklarını izledim. Oyun oynamak için sadece çevreyi iyi okumanın, yaratıcılık kullanmanın ve gerçekten özgür olmanın yettiğini gördüm.

Aşağıdaki videoda iki çocuk göreceksiniz, dere içinde plastik tabak, şarap mantarları, cips torbası ve çamurla nasıl oynadıklarını izleyeceksiniz (videoyu dikkatle dinlerseniz Caz müziğini de arka fonda duyabilirsiniz).

İçinizden bir çoğunun “bunların ana babası yokmu bu pisliğin içinde çocuklarının oynamalarına izin veriyorlar” dediğinizi duyar gibiyim. Belki haklı da olabilirsiniz. Ancak çocukların ne kadar dikkatli oynadıklarını, düşen paçalarını sıvadıklarını, üstlerine bir damla bile çamur sıçratmadan oynamalarını gözlemlemek onlara karşı bir hayranlık yarattı içimde. Sorumluluk duygusu, bilinç budur işte dedim içimden. Sanırım çocuklarımıza bu bilinci aşılayıp, kendilerine dikkat etme sorumluluğunu verdikten sonra onların doğa ile barışmasını sağlayarak özgürce oynamalarını, oynarken büyümelerini izlemek her anne baba için mutluluk ve övünç kaynağı olacaktır.

Çocuklarınızı doğadan mahrum bırakmamanızı umarak bahar aylarında pikniğin ve müziğin keyfini çıkarmanız dileğiyle bu yazımı da burada bitiriyorum.

4 Mart 2012 Pazar

Yazmak bir dert Yayınlatmak başka bir dert: Akademik Makale Yayınlatma’ya giriş…

Bir doktora öğrencisi itirafları yazı dizimde aralıklarla bahsetmişimdir, akademisyen olmak yazarlık becerilerini de kazanmış olmayı gerektiriyor diye. Makalenizi ne kadar güzel yazmış olursanız olun, bunu yayınlatmak için bir kaç ipucunu bilmeniz gerekecek.

Geçen Cuma geç kalkma alışkanlığımı yenerek sabahın köründe azimle kampüse gittim. Amaç Springer yayın evini temsilen gelmiş bir editör’ün “Springer dergilerinde makale yayınlamak için yapılması gerekenler” sunumuna gitmek, biraz ilham almak ve yazamama döngümü kırıp kağıt üzerine bir şeyler dökmek için gaza gelmekti. Yaklaşık 1 saat 45 dakika süren konferansta nasıl makale yazılır’dan çok, yazdığınız makaleleri nasıl yayınlatabilirsiniz sorusuna cevap vermeye çalıştı Natalie Jacobs.


Şahsen Springer’in yayın evi olarak tüm alanlar toplamında dünyada en çok makale ve kitap basan yayın evi olduğunu bilmiyordum. Yalnız sosyal bilimler alanında dergi yayınlamada Informa kitap alanındaysa Palgrave/MacmillanSpringer’ın uzak ara önünde.

Springer’a elektronik ortamda ulaşmak isterseniz www.springerlink.com adresinden makale ve kitaplarını anahtar kelimelerle makaleleri ve chapter düzeyinde kitapları tarayabilirsiniz. İpAd ya da iphone kullanıcıysanız, springerlink application’ını indirmenizi tavsiye ederim.

Author Mapper yine Springer’in verdiği güzel hizmetlerden bir tanesi. Hangi ülkelerden akademisyenlerin alanınızda makale yayımlattığını değişik kategoriler ve anahtar kelimeler yazarak arayabiliyorsunuz. Mesela ben inclusive education diye girdiğimde Avrupa’da İngiltere üzerinde bayrakların yığılma gösterdiğini gördüm ve anladım ki konum en çok bu ülkede çalışılıyor (zaten biliyordum ama böylece daha da emin oldum).

Makalenizi yayınlatmak istiyorsunuz ama uygun dergiyi nasıl seçeceğinizi bilemiyor musunuz?

İşte size bir kaç ipucu:

- Akademik makale arama robotlarına girip (mesela EBSCO) çalıştığınız alanda yayın yapan dergileri karşılaştırabilirsiniz ya da alfabetik sıralamaya bakıp derginin isminin sizing çalışma alanınızla ne kadar uyumlu olduğuna karar verebilirsiniz.

- Derginin ününe ve saygınlığına bakabilirsiniz. Derginin ünü, basılan makalelerin aldığı atıf sayısına (Citation) ve kaç senelik bir geçmişi olduğuna bakılarak anlaşılabilir. Web of Science, Scopus ve Google Akademik dergi makalelerin aldıkları atıf sayılarını bulabilirsiniz. Bu sayfaların sunduğu hizmetlere ulaşmak için bağlı olduğunuz üniversitenin intranet’ine girmeniz gerekebilir. Bu konuda üniversitenizin kütüphanesine danışarak öğrenebilirsiniz.

- Bir derginin uluslarası olma derecesi. Uluslararası bir dergide yayın yapmak istiyorsanız derginin editorial board’una bir göz atmakta fayda var. Editörler grubunun üyeleri ne kadar çok farklı ülkeden geliyorsa, o dergi o kadar uluslar arasıdır.

- Impact Factor: Etki Faktörü’nü baz alabilirsiniz. Bir derginin etki faktörü alabilmesi en az 3-5 sene sürer. Farklı alanlardaki dergilerin etki faktörleri büyük farklılık gösterir. Mesela tıbbi bilimler yayınları yapan dergilerin etki faktörleri psikoloji alanında yayın yapanlardan yüksektir. Alanınızda yayın yapan dergilerin etki faktörlerini öğrenmek için Thomson ISI’yi kullanabilirsiniz. Üniversite intraneti üzerinden bağlantı gerekecektir. (Psikoloji ve Eğitim alanı dergileri impact faktörlerini gösteren bir dökümana buradan ulaşabilirsiniz.) Impact faktörlerini bazen yanıltıcı olabilir. Seçtiğiniz derginin yayın hayatına başlama yılına, o dergiden indirilen makale sayısına ve derginin yayınladığı makale sayısının yıllara göre dağılımına bir göz atmayı unutmayın.

- Alanınızla ilgili bulduğunuz makalelerin referans kısmını takip ederek ilginizi çeken makalelerin basıldığı dergilerle şansınızı deneyebilirsiniz.

- Alanınızda çalışan araştırma gruplarının web sayfalarına girip onların çalışmalarının nerelerde basıldığına bakabilirsiniz.

- Makalelerin reddedilme oranlarını baz alabilirsiniz. Bir derginin makale red etme oranı yüksekse o dergiye makalenizi basma olasılığınız düşüktür. Eğer bir doktora öğrencisi veya yeni mezun bir doktorsanız makalelerinizi red etme oranı düşük dergilere göndermenizde fayda var.

- Makale gönderme- gözden geçirme- değerlendirme ile ilgili açık ve net bir süreci olmayan yayın evlerine makalelerinizi göndermeniz önerilmez. Elektronik ortamdan makaleleri değerlendirmeye almayan yayın evlerini makale yayınlatmak için tercih etmeyin.

Dikkat edilmesi gereken noktalar:

- Önceden başka araştırmalarda kullanılmış bir metodu makalenizde uzun uzun anlatmayın. Önceki yayına atıfta bulunarak süreci kısaltın.

- Başka bir dergide yayınlanmış bir tablo veya bir bölümü kendi makalenizde kullanmanız gerekiyorsa, bunu yayınlatmak için dergiyi basmış olan yayınevinden izin almayı unutmayın.

- Bir makaleniz bir dergide basılmak için değerlendirme sürecindeyse başka dergiye bu makalenizi yollamayın

- Springer’a makaleniz basılırken online olarak yayınlanmasını istediğiniz bir video da gönderebiliyormuşsunuz. Konunuzla ilgili akademik bir video arıyorsanız şu sayfaya bakmanızda yarar var.

Bunları yapmakta fayda var:

- Academia.edu sayfasına girip akademisyen kimliğinizle bir hesap açmak, alanınızdaki akademisyenleri takip etmeye başlamak.

- Linkedin’e girip bir profil açtıktan sonra araştırma ilgi alanınıza uygun gruplar aramak, yoksa kurucusu olmak ve aktif olarak tartışmalara katılmak.

- Twitter üzerinden alanınızda çalışma yapan kişi ve kurumların güncel haberlerini takip etmek.

Unutmayın, kongrelere, konferanslara katılmak, makaleler yayımlamanın en önemli işlevlerden biri de Network yapmak ve her zaman akademik güncellemelerin farkında olmayı gerektirir.

Faydalı Linkler:

http://www.springerexemplar.com/ Bu sayfada İngilizce akademik dilde kullanılan kalıplara ulaşabilir. Aklınıza takılan akademik dil ile ilgili soruları çözebilirsiniz.

http://www.doaj.org Bu sayfadan open Access yayın yapan, ücretsiz tam metin makalelere ulaşabileceğiniz dergileri arayabileceğiniz platform.

http://realtime.springer.com/ Bu sayfadan nereden hangi makaleler indiriliyor, gerçek zamanda takip edebilirsiniz.

http://edanzediting.com/ Yazdığınız makalelerin ingilizcelerini akademik dile uygun hale getirmek için başvurabileceğiniz profesyonel bir şirket olmakla birlikte springer’in işbirliği yaptığı kurum.

Tüm akademisyenlere makale yazma ve yayınlatma maceralarında başarılar ve sabırlar diliyorum…

NOT: Bu yazının herhangi yerini copy-paste yöntemiyle kullanacaksanız lütfen kaynakça olarak blogun adresini belirtin. Emeğe saygı gösterin. Akademisyenler olarak bu konuda hassas olmak mesleki açıdan hepimiz için çok önemli olmalı

İspanyolca bilenler kaynak sunuma şuradan ulaşabilirler...

27 Şubat 2012 Pazartesi

Öğrenmek İstemeyene Öğretmeye Çabalamak Suda Yürümeye Benzer


Farklı bir alanda doktora yapmaya başlayan bir arkadaşımın tavsiyesiyle aldığım, yavaş yavaş da olsa özümseyerek, düşünerek, beğenerek okuduğum “Walking on Waterisimli Derrick Jensen tarafından yazılmış bir kitaptan bahsetmek istiyorum bu yazımda.

Derrick Jensen, üniversitelerde ve hapishanelerde öğrenmeye pek de hevesli olmayan yetişkinlere verdiği yaratıcı yazı yazma derslerinde yaşadıklarını, kullandığı stratejileri kısa öyküler kıvamında anlatırken günümüzün kapitalist eğitim sistemine de dokundurarak öğretmenliğin aslında öğrencilerin kendilerini keşfetmesine yardımcı olması gerektiğini savunuyor.

16 bölümden oluşan kitabın bölümleri eğitimle ilgili güzel ve düşündürücü şeyler söylemiş düşünürlerden alıntılar yaparak başlıyor. Kitabı okurken en çok dikkatimi çeken, yazarın bir sınıfında öğrencilerine sınıfta kimler düşünmeyi sevmiyor dediğinde bir çok kişinin parmak kaldırdığını ve bunun akabinde yaptığı sınıf içi tartışmayı anlatan kısmıydı. Düşünmeyi sevmeyen, düşünmeye üşenen bir öğrenciniz olsa ona istemediği bir şeyi nasıl öğretirdiniz hiç düşündünüz mü? Bu tipte yetişkin öğrencileriniz varsa bu kitap size ilham kaynağı olabilir. İlham kaynağı diyorum, çünkü bu kitap kesinlikle yaratıcı öğretme stratejilerini anlatan, reçete veren bir kitap değil. Öğrenme sürecine ve toplumun dinamiklerine yönelttiği eleştirel bakış açısı üzerinde düşünülmeye değer.

Lafı uzatmadan, kitabı okurken beğendiğim ve altını çizdiğim bölümleri sizlerle paylaşayım. Kitabın orijinal diline sadık kalıp alıntıladığım bölümleri Türkçe’ye çevirmeyeceğim. Kitaptan aktardığım bölümleri beğendiyseniz bu kitabı edinmenizi tavsiye ederim.

“School is indeed a training for later life ..., because it instills the essential cultural nightmare fear of failure, envy of success, and absurdity.” Jules Henry.

“One of the difficulties we have in thinking or speaking about the problems of our school system is that we presume the primary purpıse of school is to help children learn how to read, write and do arithmetic. ..... The process of schooling gives children the tools they can- and often must- use to survive after graduating into “the real world”, and teaches them what it is to be a member of our culture.”

“We are told that standardized testing must be imposed to make sure students meet a set of standardized criteria so they will later be able to fit into a world that is itself increasingly standardized. Never are we asked, of course, whether it’s a good thing to standardize children, knowledge, or the larger world. But none of this- not maps, not dates, not names, not tests- is really the point at all, and to believe so is to fall in to the fallacy that school is about learning information, not behaviors.”

“We live in a culture that is based on the illusion-and schooling is central to the creation and perpetuation of this illusion- that happiness lies outside of us, and specifically in the hands of those who have power.”

“... I’ve always considered it my role instead merely to create an atmosphere in which students wish to learn. .... before asking whether I or anyone else has been successful in the classroom, we need to ask what we want to accomplish.

“It all starts with the children. If you don’t start young enough, you’ll never be able to acculturate them sufficiently so that they disbelieve in alternatives. And if they honestly believe in alternatives they may attempt to actualize them.”

“... I have come to feel that the only learning which significantly influences behavior is self-discovered, self-appropriated learning. .... As soon as the individual tries to communicates such experience directly, often with a quite natural enthusiasm, it becomes teaching and its results are inconsequential. .... sometimes the teaching seems to succeed. It seems to cause the individual to distrust his (or her) own experience, and to stifle significant learning. ... I find that one of the best, but most difficult ways for me to learn is to drop my own defensiveness, at least temporarily, and to try to understand the way in which (another’s) experience seems and feels to the other person.” Carl Rogers

“ ... the only real job of any teacher, especially a writing teacher, is to help students find themselves.”

“If I’ve got power ot authority over someone, it’s my responsibility to use that only to help them. It’s my job to accept and praise them into becoming who they are. But if I see someone misusing power to harm someone else, it’s just as much as my responsibility to stop them using whatever means necessary.”

“Never believe anything you read, and rarely believe anything you think.”

“... rules are meant to be acknowledged, and then ignored.”

“And one of the skills that is oh-so-necessary in these days... is to ability to think critically. ... My friend Jeannette Armstrong says, “We all have cultural, learned behavior systems that have become embedded in our subconscious. These systems act as filters for the way we see the world. ... We have to find ways to challange that continuously. To see things from a different perspective is one of the most difficult things we have to do.””

“Because most of the time it’s fear that creates old behaviors and old conflicts. It’s not necessarily that we believe those things, but we know them so we continue those patterns and behaviors because they’re familiar.”

“If I’m going to improve, I need to know what my weaknesses are as a writer.”

“Do you know what your strengths are as a writer?”

“No.”

“Well, after we find out what your strengths are, your weaknesses will be obvious. Doesn’t it make more sense to find and develop your strengths first?”

“Those who fear to follow their own dreams will attempt to destroy yours.”

“Every teacher should realize he is a social servant set apart for the maintenance of the proper social order and the securing of the right social growth.”

“No wonder we all hate school. And the fact that we do hate school is a very good thing. It means we’re still alive.”

“... things will get better, especially if you take charge of your own life.”

“... that it’s okay to be happy, it’s okay to live your life exactly the way you want it. It’s okay to not get a job. It’s okay to never get a job. It’s okay to find what makes you happy and then to fight for it. To dedicate your life to discovering who you are.”

“ It will be very hard. You’ll make a million mistakes and you’ll pay for them all, one way or another. That’s the only way you learn, or at least it’s the only way I learn. But the hard parts will be your hard parts, they won’t be hard parts other people have imposed on you for their own reasons, or maybe for no reason at all.”

“The function of high school, then, is not so much to communicate knowledge as to oblige children finally to accept the grading system as a measure of their inner excellence.” Jules Henry

“grades are... an explicit acknowledgement that what you’re doing is insufficiently interesting or rewarding for you to do it on your own.”

“I no longer think getting stuck is a bad thing. ... Now, it just gives me information. The information could be that I don’t yet know enough about the subject, and need to do more research. .... Sometimes getting stuck doesn’t mean I lack knowledge about the subject. It means I’m asking the wrong questions.”

“I’ve sometimes taken to saying, “most of my decisions are wrong,” because usually when I’m heading in the right direction there are no decisions to be made.”

“We perceive the entire hierarchy in school exactly opposite to how it really is. You’re not here for me and I’m not here for my supervisor. My supervisor is here to help me, the administrators are here to help him, all the way down the line. You are the reason we’re all here.”

“it’s madness to think that all learning comes from putting pen to paper, ...”

“To be fully human means in part to think one’s own thoughts, to reach a point at which, whether one’s ideas are different from or similar to other men’s, they are one’s own.”

“... there are people (lots of them) who perceive the world as a never-ending struggle for power (that is, who are very frightened), and who are therefore more likely to attempt to exploit this perceived weakness.”

“Avoiding danger is no safer in the long run than outright exposure. Life is either a daring adventure, or nothing.” Helen Keller

“The task teacher faces is to find their own way of teaching, one that manifests who they are.”

“What ever you do, or dream you can, begin it. Boldness has genius, power and magic in it. Begin it now.” W.H. Murray

“On your own, you have to face the responsibility for how you spend time. But in school you don’t. What they make you do may obviously be a waste but at least the responsibilty isn’t charged to your account. School in this respect, once again, like the army or jail. Once you’re in, you may have all kinds of problem but freedom isn’t one of them.” Jerry Farber

“I hate industrial schooling because it commits one of the only unforgivable sins there is: It leads people away from themselves, training them to be workers and convincing them it’s in their best interest to be ever more loyal slaves,...., compelling them to take everything and everyone they encounter down with them.”

“Responsibility without freedom is slavery. Freedom without responsibility is immaturity.”

“We need to be given time, not as a constraint, but as a gift in a supportive place where we can explore what we want and who we are, with the assistance of others who care about us also.”

“Education, if it is to be worthy of its true meaning, can, should, and must be at the forefront of resistance to the routine dehumanization of our whole industrialized mass culture.”

30 Ocak 2012 Pazartesi

Anne-Çocuk-Şehir: Meksika'dan notlar...

2012 yılının ilk ayı bitmiş bile. Ne çabuk... Umarım herkes yeni yıla unutulmaz anlar yaşayarak girmiştir.

2011 senesinin son yazısında bahsetmiştim, hayallerimden birini gerçekleştirmek üzere Meksika'ya gideceğimden, yeni yıla ve yeni yaşıma orada gireceğimden.

Dünyanın en kalabalık 2. şehri olmasından dolayı içimde biraz endişe ve tedirginlik; kafamda güvenlikle ilgili bir sürü soru işareti vardı gitmeden önce. Jet lag'i atlatıp, kendimi sokaklara attığımda bu endişelerimin çok yersiz olduğunu gördüm. Kendimi İstanbul sokaklarındaymışım gibi hissettim. O kaos, o keşmekeş çok tanıdık geldi. Başkent Mexico City ile İstanbul arasında iki ana farklılık buldum: Meksika daha renkli: insanlar, kıyafetler, caddeler, yiyecek-içecekler, dolmuşlar, otobüsler; Meksika'nın boğaz havası eksik...

Meksika'da geçirdiğim 18 gün boyunca 3 ailenin evinde misafir oldum, onların hayatlarını paylaştım, bir sürü insanla ve onların farklı hayat gerçeklikleriyle tanıştım. Beni en çok etkileyen master programında sınıf arkadaşım olan Meksikalı arkadaşımın, eşi ve biri 2,5 yaşında diğeri 6 aylık olan iki çocuğuyla beraber yaşadığı şehirde, onlarla beraber, onların evinde 4 gün geçirmek oldu. İkinci çocukları doğunca tek bursla geçinemedikleri için daha uygun çalışma koşulları ve daha yaşanılası bir hayat için ülkelerine ani bir kararla dönüş yapan ailede arkadaşımın eşi tam bir “süper anne” imajı çiziyordu. Bir taraftan doktora tezini bitirmek için çocukların okulda olduğu her anı değerlendirmek zorunda olan, diğer taraftan haftasonları ders verdiği enstitüsünün gönderdiği son dakika işlerini yapmak, tez danışmanlığını yaptığı 4 öğrencinin projelerini takip etmek, haftanın 3 günü sabahları uzmanlık kursuna gitmek, iki küçük çocuğu okulda değilken onlara bakmak, evi çekip çevirmek, yemek yapmak, çamaşır yıkamak gibi ev işleri ve kısıtlı bütçeyle ay sonunu getirmeye çalışmak gibi marifetleri göze çarpanlardan bir kaçıydı. Profesyonel anlamda çocuklarla iç içe bir hayatım olmasına rağmen ilk defa küçük çocukların olduğu bir evde yaşamak, onların günlük yaşamlarına ayak uydurmaya çalışmak benim için çok farklı bir deneyim oldu. Çocuk yetiştirmenin zor bir sanat olduğunun farkındaydım ama çocukları büyütürken bu kadar çok engelle karşılaşılabileceğini daha önce farketmemiştim.

Arkadaşımın eşiyle Barselona’dan Guadalajara’ya dönüşleri hakkında konuşurlarken en çok çocuklarla beraber şehirin yapısına, koşullarına, şartlarına uyum sağlamakta güçlük çektiğinden bahsetmeye başladı. Bu konu ile ilgili konuşmaya başlayınca iki şeyi farkettim: 1- Barselona’da çocuk büyütülmez diye düşünürken şehre ne kadar fazla haksızlık ettiğimi; 2- Günlük hayatımda, özellikle toplu taşıma araçlarını kullanırken ne kadar bencilce düşündüğümü...
3 yaşından küçük iki çocuğunuz varsa, yanınızda size yardımcı olacak birileri yoksa Meksika’da (özellikle büyük şehirlerinde) boş zamanlarınızın çoğunu evde geçireceksiniz demektir.

Bir şehrin çocuk dostu olup olmadığını anlamak için uzman olmaya gerek yok...

- Öncelikle yanınızda kimse olmadan, sadece çocuklarınızla ne kadar sıklıkla evden dışarı çıktığınızı bir düşünün. Evden çıkmaktan kastım, otoparka inip hususi aracınıza atlayıp bir arkadaşınızın evine gitmek değil. Çocuğunuzu pusetine oturttunuz ve apartmandan dışarı çıktınız. Öncelikle kaldırımlar pusetin kolayca yol alabilmesine uygun genişlikte mi? Genişlik tutturulmuş diyelim, bu sefer de kaldırım yolları delikler, kırık taşlar, karşıdan karşıya geçmek için gereken rampaların olmaması, kaldırımda yürürken geçişinizi kısıtlayabilecek ağaç, tabela vb gibi engellerden ne kadar arınık? Cevabınızı hayal etmek zor değil...

- Kaldırım engelini atlattınız diyelim. Çocuğunuzla nereye gidersiniz? Aklınıza gelen ilk cevap en yakın alışveriş merkezi ise üzgünüm yaşadığınız yer çocuğunuz için ideal bir bölge değil. Daha önceki bir yazımda oyun parklarının öneminden bahsetmiştim, bu yüzden bu noktada fazla detaya girmeyeceğim. Yaşam alanında çocukların buluşabileceği ortak bir oyun alanı da olsa, bu oyun alanlarının korunmasında dikkatli de olunsa hava kirliliği, trafik, gürültü, kaos gibi dış olumsuzluklar ister istemez sizin dışarda çocuğunuzla vakit geçirme istediğinizi azaltacaktır.
1- -

- 0-3 yaş aralığında, birden fazla çocuk sahibi olan annelere geliyor şimdiki sorum: Çocuğunuzla yanınızda başka bir yetişkin olmadan en son ne zaman bir toplu taşıma aracı kullandınız? Cevabınızı duyar gibiyim... “İki küçük çocukla toplu taşıma aracı mı? aklımı peynir ekmekle yemedim ben!” İşte, çocuk dostu olan şehirlerde toplu taşıma aracı kullanmak böyle bir sorun olmaktan çıkıyor. Barselona’da her otobüse binişimde mutlaka bir pusete denk gelirim. Puset sayısı bazen ikiye de çıkabiliyor. Üç oldu mu itiraf ediyorum otobüs içi trafik biraz karışabiliyor. Ancak kimse otobüste puset var diye ufflayıp pufflamıyor-benden başka J... Metronun çocuk dostu olup olmaması büyük şehirlerde yolcu yoğunluğuna göre, Barcelona gibi şehirlerde asansör ve rampa kombinasyonuna göre değişiyor. Barcelona’daki asansör oranı hatların yeniliğine göre değişmekle birlikte, aktarma yapma durumlarında pusetleri yüklenmeye hazırlıklı olmakta fayda var. İstanbul’da hiç bir toplu taşıma aracında puset gördüğümü hatırlamıyorum. Anneler kendi araçlarını ya da taksileri tercih ediyorlar olsa gerek. Bu tercihi yapabilen annelerde genellikle orta ve üstü sosyo-ekonomik düzeye tekabül eder genelde. Düşük sosyo-ekonomik düzeydeki annelerin bu konuda yaşadıklarını merak ediyorum. Şahsen ilerde çocuğum olsa araba kullanma fobim olması nedeniyle kendi aracım olmayacak. Taksilere verilen paranın israf olduğunu düşünmem bir yana her seferinde taksici muhabbetini çekme riski de bana pek cazip gelmiyor. Bu durumda Barselona yaşamak için daha uygun görünüyor.

Meksika örneğim olan Guadalajara’da ise ilginç bir deneyim yaşadık bu konuda. 3 yetişkin 2 çocuk 1 puset toplu taşıma aracıyla optimum düzeyde (zaman/ücret/yürüme mesafesi) yaşadığımız mahalleden şehir merkezine nasıl gideriz diye arkadaşım ve eşi aralarında konuşmaya ve bir strateji belirlemeye koyuldular.

Metro ile gitmeye karar verdikten sonra karşımıza çıkan ilk engel, yaklaşık 20 dakika boyunca puset dostu olmayan bir kaldırımda yol almak, kaldırımda yürünemediği anlarda yoldan geçen arabaların altında ezilmemek idi.

Bu engelleri aştığımızda bu seferde Metro girişinin bulunduğu tarafa geçmek için yapılmış 100 basamaklı bir merdiveni pusetle çıkmaya gözümüz yemediği için ana yoldan (ben diyeyim e5 siz diyin sahil yolu) ezilmeden karşıdan karşıya geçmekle yüz yüze kaldık. Bunu da kazasız belasız atlattıktan sonra karşımıza çıkan, zorlu engel turnikelerde bekleyen görevliyi geçmek oldu. Görevli öncelikle yoğunluk var diye pusetin geçmesine izin vermek istemedi. Puseti katlayıp çocuğu kucaklarına alacaklarını söyleyince görevli geçmemize izin verdi. Ben bir anda bebeği kucağımda buldum. Arkadaşlarım zeki meksikalı örneği göstererek, bindiğimiz vagondaki boşluktan da faydalanarak puseti katlamadılar da metro içinde, ayakta kucağımda bebekle seyahat etmek zorunda kalmadım. Metrodan inişimiz de çok dikkat çekti. Hatta yan vagon içersinde duran güvenlik görevlisi bunlar bu pusetle içeri nasıl girmiş gibisinden dik dik baktı bize metro hareket edene kadar. Turnikelerden puseti dışarı çıkarma sırasında bebek yine benim kucağımdaydı. Mexico City’de ise puset görmemiş olmakla birlikte metronun yoğun olduğu saatlerde yapılan uygulama çok hoşuma gitti. Sabah işe gidiş saatleri ile akşam iş çıkışı saatleri sırasında metronun ilk 3 vagonuna biniş bir levhayla ayrılıyor ve ilk 3 vagona sadece kadınlar ve çocuklar binebiliyorlar. Böylece hınca hınç (İstanbul Metrobüsünü geçen bir yoğunlukta) dolu olan vagonlar yerine nefes alabileceğiniz, hatta ve hatta oturacak yer bile bulma ihtimalinizin yüksek olduğu vagonlarda kadınlar ve çocuklar rahatlıkla seyahat ediyorfu. Ben böyle bir uygulamanın İstanbul’da da yapılması taraftarıyım. Bakarsınız Kadir Topbaş duyar sesimi (bu noktada toplu taşıma da haremlik selamlık oldu, gericilik bağnazlık diz boyu diyen bayanların toplu taşıma deneyimlerini tekrar değerlendirmelerini salık veriyorum).

3 maddede verdiğim örnekler aklıma ilk gelenler. Yaşadığım deneyimleri göz önüne alınca çocuk dostu olma konusunda Barselona gümüş madalya alırken İstanbul ve Guadalajara benim gözümde sınıfta kaldılar... Altın madalya için adayım henüz görmediğim Reggio Emilia.
Peki, Meksika’da çocuklarla ilgili hiç bir olumlu şey göremedin mi diye soracak olursanız, cevabım hazır: 0-6 yaş eğitimi için devlet okullarının olduğunu (hatta arkadaşımın çocuklarının gittiği okulu kısa bir ziyaret sırasında görme fırsatım oldu, fiziksel alanın genişliği muazzamdı), kahvaltı ve öğle yemeği dahil 460 peso (yaklaşık 65 ytl) aylık ücretle çocukların sabah 07:30- akşam 17:00 arasında eğitim alabildiklerini öğrendim. İstanbul’da, özellikle 0-3 yaş okullarının gündüz bakım evi, kreş konseptinden çıkıp eğitim kurumları haline geldiklerini, ve bu eğitim kurumlarının devlet tarafından uygun ücretlerle- ve hatta ücretsiz- anne-babalara sunulduğunu göreceğim günleri umutla beklemeye devam ediyorum.
Yazımı bitirmeden önce karikatürlerini kullandığım Tonucci’yi anmak ve Çocukların Şehri isimli kitabıyla bu konuda büyük katkılar sağladığını belirtmek istiyorum.
Bu kitabı kütüphanemde bulunmakla beraber, İstanbul’da kaldığı için henüz okuyamadım. Kitabın ana temasından yola çıkılarak geliştirilen proje için şu sayfaya bir göz atabilirsiniz.
Çocuklarımızın gelecekte çocuk dostu şehirlere kavuşması dileğiyle...