5 Ağustos 2013 Pazartesi

We don't need no education. We don't need no thought control...

Dünkü efsanevi Roger Waters konserinden sonra ona adanmış bir yaz yazmadan duramadım.
"Hey teachers leave us kids alone" (Hey öğretmenler biz çocukları rahat bırakın) nakaratını bağıra bağıra söylediğim orta okul lise yıllarıma tekabül eden ergenlik dönemim aklıma geldi.

Pink Floyd'dan günümüze kalan ve efsaneyi devralan Roger Waters'ın Another Brick In The Wall şarkısı 90lı yıllarda ağzımıza pelesenk olmuş bir marştı. Dünkü konserde bu şarkının görsel gösterisi çok anlamlıydı...

Bir yandan sahnenin ortasında "I believe" (İnanıyorum), bir yandan sahnenin sağındaki Canavar-Dev-Eli Sopalı Öğretmen Kuklası, şarkısının sonunda çocukların birleşip öğretmene karşı harekete geçmeleri...

Bu şarkı yazılalı aradan neredeyse 30 yıl geçmiş ve hala öğretmenlerin bir çoğu çocukları rahat bırakmıyorlar. Geleneksel eğitim devam ediyor. Düşünen sorgulayan insan yerine robot insan-tek tip insan-çoğunluğa uygun-sorgulamayan insan yetiştiren eğitim programları güncelliğini koruyor.

Çocukların eğitilmeye-öğretilmeye ihtiyaçları yok. Çocukların öğrenmek için kendileri için doğru yolu bulmalarında yardımcı, onları motive eden, destekleyen rehberlere-ailelere-akranlara ihtiyaçları var. Düşüncelerinin kontrol edilmesine değil, düşüncelerini üretkenliğe döndürmeye ihtiyaçları var.

Yakın bir zamanda bulduğum ve çok hoşuma giden alternatif eğitim ile ilgili üç linki paylaşarak ve Roger Waters'ın "We doN't Need No Education" dediği dakikalarla sizleri başbaşa bırakıyorum...

OKUMAYA (yazmaya araştırmaya öğrenmeye) DEĞİL! (yaratıcılığı öldüren tekdüze ezberci) OKULA HAYIR!

Şizofren Anarşist Üniversite

Alternatif Okullar ve Eğitim Felsefesi



2 Ağustos 2013 Cuma

Doğumdan Ölüme Standart Sınavlar

Türkiye ve İspanya'da Ağustos ayının gelmesiyle birlikte deniz-güneş-kum ağırlıklı tatil yoğunluğu başlamış olsa da ben bu sefer tatil için değil, dış dünyaya kendimi kapatıp tezimi bitirebilmek için ders çalışmaya geldim İstanbul'a. Uzun yıllar sonra belki Ağustos benim için tatil olma anlamını yitirdi. Dış dünyayla olan bağlantımı kapatmadan önce bu ayı bir yazı yazmadan geçirmek istemedim.

Bu yazının konusu aslında bir film analizi olarak düşünülebilir. Uçuş sırasında izlemeyi seçtiğim, başarılı-başarısız-yetenekli-umursamaz-sistem karşıtı gibi farklı karakterlerdeki  6 amerikan lise son sınıf öğrencisinin üniversite giriş sisteminde alınması mecburi olan SAT sınavından, istedikleri okullara gidebilmek için almaları gereken puanı alabilmek için soruları çalma planlarını konu alan eğlenceli ve düşündürücü bir film. Eğitim konulu bir filmi eğitimci gözüyle izlediğim için uçakta bile olsam notlar aldım ve bu yazımda biraz bu notları paylaşıp biraz da doğumdan ölüme standartlara sokma çabasının bir ürünü olaran sınav kültürünü biraz eleştireceğim. 

IMDB'den aslında çok da yüksek puan almamış The Perfect Score (Kusursuz Puan) filmi, son yıllarda ne değişen sistemini ne de sürekli değişen ismini takip edebildiğim Türkiye'deki üniversiteye giriş sınavları için hazırlanan öğrencilerin ve ailelerinin izlemesinin faydalı olacağını düşündüğüm bir film.


SAT benim de Amerika'da okurken tabiri caizse spor olsun diye girdiğim bir sınavdı. Etrafımda yüksek yerleri hedefleyen gençler hafta sonlarını SAT'ye hazırlanmak için geçirirken ben içeriği neymiş bir göreyim diye girdiğim için diğerlerinin sınav telaşına anlam veremiyordum. İngilizce kısmı çok kolay olmasa da matematik dahisi olmadığım halde gayet yüksek bir puan alarak toplam puanım averajın üzerinde sayılırdı. Şimdiki adı sanırım LYS olan üniversite giriş sınavı gibi standart bir sınav olmasına ve insanları bu sınavdan aldıkları puanlara göre değerlendirilmelerine rağmen üniversitelere yerleştirme sırasında kullanılan tek ölçüt olmadığı için Amerikan gençleri Türk gençlerine göre daha şanslı sayılabilir. Zira Türkiye'de sınavdan aldığınız puan-akademik başarı puanı gibi sonuçların harmanlandığı bir puanla merkezi sistem yoluyla yüksek öğrenime yerleştirilirken Amerika'da akademik başarıların yanında sosyal beceriler, sporcu olma vb gibi farklı değişkenler de önemli bir rol oynuyor gençlerin geleceğini belirlemede.


Bu izlediğim film işte sınavın "standart" olmasını eleştiriyordu. Başlangıçta bir sahnede aslında çok da başarısız olmayan filmin baş karakteri "ben standart testlere karşıyım, benim geleceğim benim isteklerim doğrultusunda değil de herkesi aynı kalıba göre değerlendiren bir sınav belirliyor" derken bu karakterin okulun basketbol maçında izleyici olduğunu ve okulun mavi-beyaz renklerinden herkesin giydiği ya mavi ya da beyaz t-shirtlerden giyerken aslında istemeden de olsa standart bir çarkın içinde olduğunu görebiliriz. 

Baş karakterimiz 6 yaşından beri mimar olmayı kafasına takmış ve yaptığı araştırmalar sonucunda kendine en uygun okulu seçmiş, ama o okula girmek için gerekli SAT puanını tutturamayan bir öğrenci. Bu öğrencinin rehberlik öğretmeniyle olan konuşması ise dikkate değer bir diyalog içeriyordu. Rehber öğretmenine gitmeyi istediği okulu söyleyip durum değerlendirmesi yaptıkları sahnede rehber öğretmenin cevabı şöyleydi: "Bizim okulun binasının mimarı nereden mezundu biliyor musun? Basit yerel bir yüksek okuldan (community college)." Rehber öğretmenin rolü ne olmalı diye düşündüm bu sahnede. Motive edici bir rehber öğretmen ile heves kırıcı bir rehber öğretmen şüphesiz öğrenciler üzerinde farklı etki yaratacaktır. Mesela benim dershanemdeki rehber öğretmenim, psikolog olmak için kazandığım üniversiteyi gördüğünde ne kadar çok şaşırdığını ve benden böyle bir başarı beklemediğini söylemişti. Neyseki bunu ben kazandıktan sonra söylemişti, sınav öncesi söyleseydi herhalde kendime olan güvenim biraz sarsılırdı...

İkinci karakterimiz döneminin 2si olan ve 4 üzerinden 4 not ortalamasına sahip mükemmeliyetçi bir öğrenci. SAT'den kusursuz puanı alabileceğine inanmadığı için sınavlardan neredeyse boş kağıt vererek çıkan, aslında kendi hayalinde olan değil de ailesinin hayalinde olan üniversiteye girmeye çalıştığını farkederek aydınlanma yaşayan, kendini bulan bir karakter. Mükemmeliyetçiliğin beraberinde gelen başarısız olma kaygısı şüphesiz başarılı öğrencilerin en büyük kabusu. Özellikle ailelerini hayal kırıklığına uğratmaktan korkan ve kendi öz değerini sınavlardan aldıkları başarılarla değerlendirenler için en büyük tehlike. Bu karakterde bu tehlike çok güzel vurgulanmış.  

Üçüncü karakterimiz sırf kız arkadaşı bir üniversitede diye o üniversiteyi kazanmaya çalışan, aslında üniversiteyi değil kız arkadaşıyla beraber olmayı hedefleyen bir karakter. "Ben hiç bir şeyde iyi değilim ama kız arkadaşımla beraber olmak konusunda iyiyim. İşte bu yüzden tekrar iyi olmak için sabırsızlanıyorum." diye açıklıyor SAT'den neden yüksek puan alması gerektiğini bu karakter. Bazı gençlerin üniversite seçiminin sadece mesleki veya akademik ilgiler doğrultusunda olmayabileceğini görüyoruz bu karakter üzerinden. Bu karakterin filmdeki en başarılı kız arasında geçen dikkat çekici diğer bir diyalog ise şöyleydi: 

Dönem 2.si kız: Neden sigara içiyorsun?
Çocuk: Sen neden tırnaklarını yiyorsun?

İşte stres ve kaygı anında herkesin farklı başa çıkma mekanizmalarının olduğunu farkediyoruz bu sahnede. Sınav kaygısı yaşayan gençler için de belki de en önemlisi kullandıkları mekanizmaları farketmeleri, ya da yeni mekanizmalar öğrenmeleri diyebiliriz. 

Dördüncü karakterimiz ise başarılı bir basketbol oyuncusu. Üniversite'de sporcu bursu almak yerine bir an önce profesyonel olmak istediği için akademik sınavlara önem vermeyen ama annesi ile konuşamadığı -ya da annesine söz geçiremediği için- sınava girmek zorunda olan bir karakter. 

Beşinci karakterimiz ise döneminin sonuncusu olan, hiç bir beklentisi olmayan ve tuvaletteyken kulak misafiri olduğu için plana katılan bir öğrenci. "Eğer üniversiteye girmek istemiyorsam, ama yine de es kazara bir yer kazanırsam bu başka birinin hayalini çalmış olduğum anlamına gelmez mi?" diye açıklama yapabilecek kadar da içten. Standart yerleştirme testlerinin, gerçekten istemediği halde açıkta kalmamak pahasına bir yerlere yerleşip, gerçekten orada okumak için her şeyini verebilecek gençlerin hayallerini çalan, önlerini tıkayan bir sistem olduğunu vurgulayan bir konuşma olmasından dolayı bu "tembel ve işe yaramaz, kaygısız, umarsız" öğrencinin bu sözü çok hoşuma gitti.

Altıncı ve son karakterimiz ise sınavı yapmaktan sorumlu merkezin binasının sahibinin kızı, babasının ona karşı ilgisiz olmasından dolayı mutsuz olan ve sisteme baş kaldırdığı için diğer 5 kişiye yardım etmeyi kabul eden bir karakter. 


Sınav stresi yaşayan kişiler bazen yasal yollardan bazen de yasal olmayan yollardan, farklı nedenler yüzünden çözüm ararlar. Mesela filmde dönem 2.sinin sınav sorularını çalmak için gruba katılması diğer bir karakterin şaşkınlığı "Sen sınıf birincisisin burada ne işin var? Neden test sorularını çalmak isteyesin ki?" yorumuyla dile getirirken akademik başarı düzeyi ne olursa olsun standart testlerin her öğrenci üzerinde farklı nedenlerle baskı kurabileceği ve bu baskılara karşı koyabilmek için de gençlerin her türlü yola başvurabileceğinin dikkate alınması gerektiğini hatırlatıyor bu film. 

Filmde en hoşuma giden replik ise "What the hell with the numbers, I know who I am"... idi. Bencede, eğer siz kim olduğunuzu biliyorsanız, standardize edilmiş, sizi normlara göre ölçüp sıralayan testlerden elde ettiğiniz puanların hayatınız üzerinde tek söz sahibi olmasına izin vermemelisiniz.

Kültürel farklılıklar üzerinde kafa yoran biri olduğum için bu filmde dikkatimi çeken kalıplaşmış karakter şüphesiz baskette başarılı ama akademik sorun yaşayan zenci karakterdi. Hatta bu karakter bir sahnede "bu sınav ırkçı, beyazlar kendileri için yapıyor bu sınavı" diyor. Asyalı amerikalıların diğer etnik kökenlilere göre daha başarılı olduklarının bilinmesine rağmen filmdeki en başarısız öğrenci karakterini bir asyalı amerikalı oynuyordu. Hispanik kökenli bir karakterin olmaması da bence bir eksiklikti. 

Filmi izlerken aklıma takılan soru standardize edilmiş testlerin neden kültürün bir parçası haline geldiği idi? Şüphesiz bunda kapitalist sistemin rolü çok büyük. Peki eğitimde belli standartları baz alarak ölçüm yapmak ne kadar adil? Çocukların bireysel yeteneklerini, yetkinliklerini hiçe sayıp onları sayıların veya kelimelerin çerçevesi içine oturtmaya çalışmak ne kadar doğru?

Türkiye ise git gide test/sınav cehennemi olmaya doğru giden yolda emin adımlarla ilerlemeye devam ediyor. En son bir kaç hafta önce bir Türk misafirimden, "yeğenim 4 yaşında ve iyi bir anaokuluna girmek için sınava girdi, neyseki sınavı geçti de kayıt yaptırabildiler" dedi... 4 yaşında neyin sınavı? neyin testi? hangi standartlara göre neden öğrenci seçimi? Peki aileler çocuklarının böyle bir süreçten geçmesine neden izin verirler? 

Başka bir arkadaşım da geçen gün bana dil sınavına gireceğini söyledi. Dedim işindesin güçündesin, memur olmuşsun daha neyin sınavı. İşte maaşım üç beş kuruş artsın dedi... 4 yaşında da sınav 34 yaşında da sınav. İslam kültürüne ve dinine inananlar için ise sınav öldükten sonra da sırat köprüsünde devam edecek.

Hayatı sınav telaşesi içinde yaşarken gerçekten yaşıyor muyuz? Çocuklarımıza nasıl mesajlar veriyoruz? Nasıl çocuklar yetiştirmek istiyoruz? Akademik olarak kusursuz çocuklar mı? Mutlu çocuklar mı? Ya da her ikisi de mi? Standardize edilmiş sınavlara girmeden önce kendi ölçütlerinizin ne olduğunu aklınızın bir kenarında hep tutun. Başkalarının koydukları sınırlar yüzünden kendinize olan saygınızı, yaşama sevincinizi kaybetmeyin derim. Çocuklarınıza olan sevginizin onların sınav başarılarıyla bağlantılı olmadığı mesajını özellikle stresli bir sınav döneminden geçen çocuklarınıza sık sık tekrarlayın.

Bu standart ölçme değerlendirme hakkında aslına bakarsanız daha çok eleştirdiğim nokta var. Mesela Türkiye'deki normları üzerinde çalışmalar yapılmadan uygulanan çoğunlukla Amerika'dan ithal edilen psikolojik değerlendirmede kullanılan testlerin ne kadar inandırıcı ve güvenilir olduğundan tutun da bunların uygulanmasının ne kadar doğru olduğuna kadar kafamı kurcalayan bir çok soru işareti var. Belki ileriki yazılarımda bu soru işaretlerimden yola çıkarak başka bir yazı yazarım.

Hayatınızı standartlara sıkıştırmadan yaşadığınız, eğlenceli bir tatil dilerim...






8 Temmuz 2013 Pazartesi

Oyun Oynamak Bedava

Barselona'ya yaz bu sene ancak Temmuz ayında geldi. Yazın ilk sıcak haftasını, Temmuz'un ilk 5 gününü oyunla dolu yaz okulu dersiyle geçirdikten sonra haftasonu gittiğim Cruilla Müzik Festivali'nde gördüğüm oyun alanı beni çok heyecanlandırdı. Bu nedenle bu ayki yazımı doktora öğrencisinin itirafları serisine devam etmek yerine daha eğlenceli olan oyun konusuna ayırmak istedim. 

Bir öğretmen derneği olan Rosa Sensat tarafından organize edilen yaz okulunda aldığım ders "Doğal bir öğrenme formu olarak oyunu yeniden keşfetmek: teori ve pratik" adını taşıyordu. Dersin ismi kadar dersin hocası, Ofelia Reveco ile tanışacak olmak da beni heyecanlandırmıştı kurs öncesi. 

Bu kursa katılmaktaki birincil amacım yeni bir şeyler öğrenmekten öte yakın bir gelecekte Türkiye'ye döndüğümde öğrencim olacak öğretmenler için oyun konulu bir eğitim programı nasıl geliştiririm ve nasıl yürütürüm konusunda somut bir örnek deneyim etmekti. Bu bekletimi fazlasıyla karşılayan kurs programı, oyuna ne kadar tutkuyla bağlı olduğumu bir daha farkettirdi bana. 

Kurs sırasında gördüm ki Katalunya'da okul öncesi eğitim döneminde çocuklar eğitim saatinin yarısından bile az bir süreyi sadece oyun oynayarak geçiriyorlar. Serbest oyun ise ancak bahçede ortaya çıkarken, velilerin "çocuklar çok fazla oyun oynarsa bir şey öğrenemez" mantığına sahip olmasından dolayı öğretmenler oyun uygulamasına ağırlık verme konusundaki çekincelerini dile getirdiler. Oysa ki kursun genel sloganı "ÇOCUKLAR OYUN OYNAYARAK DAHA ÇOK ÖĞRENİR"di. Ancak günümüzde eğitim sisteminin standart testler tarafından domine edilmesi nedeniyle, çocukların bireysel özelliklerine değer vermek yerine standart testlerle kaderlerinin belirlenmesi onları oyun oynamaktan kopararak sınıflarda akademik çalışmalara yoğunlaşmalarına yol açtı. Oysa "ÇOCUKLAR OYNAYARAK ÖĞRENDİĞİNDE ÖĞRENMELER DAHA KALICI OLUR."

Kurs sırasında okuduğumuz bir dergi yazısı oyun aracı olarak gölgenin kullanımından bahsediyordu. Sizin çocuğunuz gölgesiyle hiç oynadı mı? Bakın, pahalı oyuncaklara para yığmadan önce etrafınızdaki doğal şeylerden de yararlanabilirsiniz, bir oyuncak gibi. Bir oyuncak olarak "GÖLGE" fikri benim çok hoşuma gitti. Gölge oyunu denildiğinde aklıma sadece Karagöz ve Hacıvat oyunları gelirken, şimdi geceleri beni takip eden, gündüz karşıma çıkan gölgemle çocuklara neler öğretilebileceğini düşünüyorum.


Çocukların kendilerini tanımaları için ayna kullanımı oldukça yaygınken, kaç öğretmen ya da anne-baba çocuklarının kendi gölgeleriyle yakalamaç oynamalarını izlemiştir? Kaç okulda farklılıklar-benzerlikler konusu gölgelerle çalışılmıştır? Hatırlıyorum, çocukken gölge ile oyun yaşantım iki elimi ve parmaklarımı kullanarak kuş yapmaktan öteye gitmezdi ve ben bunu yaptığımda aslında ilkokuldaydım. Oyun aracı olarak gölgenin kullanımının sınırı çocuğunuzun ve sizin yaratıcılık sınırları kadar. Biraz fizik bilgisiyle sadece okul öncesi çocukları için değil ilkokul-ortaokul ve hatta hatta lise öğrencileri için bile eğlenceli ve öğretici bir araç olabilir, bazen peşimizi bırakmayan, bazen de hiç karşımıza çıkmayan, hem var olan ama aslında olmayan gölgeler, gölgelerimiz...

Oyunla ilgili bilgilerimi tazelediğim, yeni bakış açıları ile tanıştığım, güzel fikirleri cebime koyarak bitirdiğim yaz okulunun ertesi günü gittiğim müzik festivalinde karşıma çıkan yetişkinler için düşünülmüş oyun alanı Türkiye'de gördüğüm, büyük sponsorlar tarafından düzenlenmiş eğlence alanlarına hiç benzemiyordu. Gecenin bir yarısı, karanlığın altında keşfetmiş olmamdan ötürü her birinin tam olarak nasıl oynandığını çözemediğim, bir çoğu eski bisiklet, ütü, vb. demir parçalarınının  birleştirilmesinden yapılmış oyuncaklar konserler arası biraz mola verip eğlenmek isteyen yetişkinlere oynama, eğlenme ve yaratıcılıklarını sınama şansı veriyordu. 


Çözmesi en basit gibi göründüğü için bu oyunu oynatarak başladık.  Amacı bir misketi en ortadaki halkanın içine sokmak olan bu oyun kenarlardaki ip kolları çekerek oynanıyordu. 10-20 dakika uğraştıktan sonra hedefe ulaşmanın sevinciyle diğer oyunları keşfetmeye devam ettik. 

Oynadığımız ikinci oyun ise tekerlek döndükçe ağızları açılan kovalara misket atma oyunuydu. Oynadığımız 6-7 oyunun sadece 1 tanesinde kazanmış olsamda basit oyunların bile ne kadar keyif verebildiğini gösteren bir oyundu. 

Oyun alanında kaç tane oyuncak vardı saymadım. Hiç birinin önünde ne ismi ne oyunun amacı ne de nasıl oynandığına dair ibareler vardı. Zaten yetişkinler için alanı keyifli hale getiren de buydu, oyunun amacının ne olduğunu ve o amaca nasıl ulaşılabileceğini keşfetmek. 

Aşağıdaki videodan çeşitli oyunların nasıl oynanıldığını ve konser dinlemeye gelen genç ve yetişkinleri müzik ortamı dışında da nasıl keyif aldıklarını izleyebilirsiniz. 


Önümüzdeki sıcak aylarında iş ve okul yoğunluğundan biraz olsa uzaklaşıp kendinize vakit ayırmanız, oyunların yaratıcı dünyasını keşfedip eğlenerek bir çok şey öğrendiğiniz bir yaz geçirmenizi diliyorum. Yeter ki siz oynamak isteyin, çevrenizde oyun oynamanız için o kadar çok fırsat karşınıza çıkacak ki, siz bile şaşıracaksınız.

Yazımı, bu haftasonu gittiğim festivalde keşfettiğim bir müzisyenle bitiriyorum... 

1 Haziran 2013 Cumartesi

#direngeziparki #occupygezi

Yine konsept dışı bir yazı olacak ama İstanbul'da yaşanan direnişi görüp uzaktan takip etmemek ve tepkisiz kalmak mümkün değil.

Twitter'da yazılanlardan durumun ciddiyeti anlaşılıyordu ama dün gece Norveç kanalının canlı yayınını izlerken hem orada olamadığıma üzüldüm hem de polisin estirdiği terörün şiddetine gözlerim inanamadı. Türk milletinin zor günlerde tek yürek olduğunu görmek ise umutlandırdı.

Bugün uzakta olsak da taksim ve gezi parkı direnişçilerine, Türk halkına, anti-demokratik sisteme karşı olanlara destek vermek için yüz kişiyi aşkın bir toplulukla Barselona Ciutadella parkında toplandık. 6 senedir ilk defa burada yaşayan Türkiyelilerin bu kadar birlik olup toplanabildiklerine şahit oldum. Aramızda turist olarak Barselona'ya gelmiş kişiler de vardı. Gezmek yerine buradan Taksim'deki direnişçilere destek olmak istedik dediler...

Daha fazla konuşmaya gerek yok. Sözü fotoğraflara ve videolara bırakıyorum ve...

Diren Gezi Parkı, Diren Taksim, Dayan Halkım diyorum...










30 Nisan 2013 Salı

İş Arayanlara Tavsiyeler...

Geçtiğimiz hafta kabuğumdan biraz olsun çıkayım, insanların arasına karışayım, hem katalanca hem de ispanyolca pratik yapayım niyetiyle işsizlerin arasına karışmaya karar verdim. Senelerdir varlığından haberdar olduğum ama nedense daha önce hiç bir programına katılmadığım BarcelonActiva ile tanışmam "Eğitim Sektöründe Nasıl İş Aramalı" konulu 3 saatlik bir seminere gitmem ile gerçekleşti. 

Her ne kadar eğitimin öncesinde eğitim sektöründe iş bulmamla ilgili fazla beklentimin olmaması konusunda telkin almış olsam da seminer seminerdir genel kültür olur mantığıyla gittim. İyi ki de gitmişim. Seminer sayesinde BarcelonActiva'da verilen ücretsiz kurslardan haberdar oldum ve hemen o seminer sırasında bir kaçına kayıt oldum. 

"Eğitim Sektöründe Nasıl İş Aramalı" seminerinde yürütücünün bana önerdiği işi duyunca yanlış ülkede yaşadığımı bir kez daha farkettim. Doktora yapıyorum, danışmanlık gibi bir pozisyon istiyorum dedim, İngilizce yaz kamplarında gözetmenlik bulabilirsin dedi. Yazın sıcağında 8-10 saat çocuklarla çalışıp haftalık 200-250 eu gibi bir maaşla çalışmayı küçük gördüğümden değil ama kendimi tanıdığım için böyle bir pozisyona olası bakmadım.

Geçen gün twitter'da okuduğum bilgiye göre Katalunya 900.000 kayıtlı işsiz ile tarihinin rekorunu kırmış. Kayıtsız işsizlerin sayısının da muallakta olduğunu düşünürsek, 7,5 milyon nüfuslu özerk bölgede yaşanyarlın yüzde 10'undan fazlasının işsiz olması çok hoş bir oran değil. İspanya'da işsizlik oranının %50 civarında olduğunu da başka bir yerde okumuştum. Bu sayıların ne denli doğru ve vahim olduğunu işte gittiğim kurslarda gördüm. Senelerdir üst düzey yöneticilik yaparken bir anda home ofis'e dönen ve kendi yağında kavrulmaya çalışanlardan görsel sanat sektöründeki işsizlere, 5 dil bildiği halde korsan (e-)kitaplar yüzünden edebi çeviri sektörünün para kazandırmaması nedeniyle çevirmenlerin %80inin işsiz kalmasının kurbanı olan deneyimli çevirmenden tutun ünlü bir bira markasının zamanında EMEA ülkelerinin pazarlama yöneticiliğinden sonra profiline uygun pozisyon bulamadığı için işsiz kalanına kadar o kadar iyi profile sahip ama bir türlü iş bulamayan kişi ile tanıştım ki, halime şükrettim. Ve şunu farkettim. Ben iş aramıyorum. En azından şimdilik. Günü kurtarmalık, geçici işler yetiyor. Doktoram bitene kadar tabii...

Gittiğim kurslara geçmeden önce paylaşmak istediğim tespit şuydu ki işsizlik Katalunya'da gerçekten çok büyük bir sorun. Gittiğim kursların yaş ortalaması 35-40ın üzerindeydi. Özellikle uzun bir süredir iş arayan kesimde psikolojik sorunlar, gerginlik, sinir, sabırsızlık, tükenmişlik gibi belirtiler gözle görülür bir şekilde belirgindi. Bir çok kişi nasıl bir iş bulmak istiyorsunuz sorusuna "ne olursa yaparım" cevabını veriyordu ki bu cevap iş aramaya başlamadan yenilgiyi kabul etmekle eş değerdi.


Eğitim Sektöründe İş Bulma konulu seminerden sonra İletişim, Kendini Planla-Organize Et, Yetkinlik Bazlı Özgeçmiş Düzenleme isimli 3 kursa gittim. Hepsinden de ayrı şeyler öğrendim, farklı bakış açılarını görmek çok hoşuma gitti. Bu yazımda Yetkinlik Bazlı Özgeçmiş Düzenleme ile ilgili öğrendiklerimi özetlemeye çalışacağım. İş arama sürecinde özellikle gençlere yol gösterebilecek bilgiler vereceğim.

İlerde aktif olarak iş arama sürecinde en çok yararlanacağımı düşündüğüm kurs oldu Yetkinlik Bazlı Özgeçmiş Yapılandırma. (İspanyolca-Katalanca-İngilizce) Özgeçmiş örnekleri için şu sayfadan yararlanabilirsiniz...

Bu tip özgeçmişi özellikle çalışmak istediğiniz alanı ya da sektörü değiştirmek ya da profesyonel olarak kendi alanınızda kendinizi öne çıkarmak istediğinizde kullanmanız tavsiye edilir. Bir de benim gibi sürekli farklı alanlarda farklı pozisyonlarda işler yaptıysanız neden bu kadar çok alan değiştirdiğinizi temellendirmek ve sizi işe almak isteyen kişiye bunu anlatmak için kullanabilirsiniz. 

Böyle bir özgeçmiş hazırlamadan önce şimdiye kadar yaptığınız işlerdeki gerekli yetkinlerin neler olduğunu keşfetmeniz gerekir. İngilizce bilenler için şuraya bakmalarını şiddetle tavsiye ediyorum. Ben burada şimdiye kadar çalıştığım işlerin (eğitim psikoloğu, boş zamanları değerlendirme gözetmenliği, turist rehberliği, sözlü tercümanlık, vs vs) gerektirdikleri yetkinlerin üç aşağı beş yukarı birbirleriyle örtüştüklerini gördüm ve bu kadar farklı sektörlerde, farklı işler yapmış olmamın tesadüf olmadığını anladım. İş profillerine göre yetkinliklerinizi belirledikten sonra, istediğiniz işin gerektirdiği yetkinliklere (soft skills/competencies) bakın. Yetkinlikler 4 seviye üzerinden derecelendiriliyor. Bu derecelerin üzerinde tıkladığınızda açıklamaları göreceksiniz. Bu yetkinliklerin ne kadarı sizde var? 

Sizde olmayanları tespit ettikten sonra bu yönlerinizi kurslarla geliştirebilirsiniz. Barselona'da yaşıyorsanız, BarcelonActiva bu konuda size ücretsiz bir çok imkan sunuyor. Yetkinliklerinizi tespit etmenin bir diğer önemi de iş başvurularında yazacağınız cover letter (ön mektup) içeriğini destekleyebilmeniz. Bir iş ilanında belirtilmiş yetkinlikleri ve kendinizde olanları temel alarak başvurunuzu sağlam yaparsanız, karşınızdaki sizi daha iyi değerlendirebilecektir.  Bu kursla ilgili en son söylemek istediğim, beni şaşırtan bir bilgi. Eğitim Psikoloğu'nun Katalunya'da çalışma sektörünün eğitim değil, sosyal hizmetlere bağlı olduğunu gördüm. Sizin de profiliniz hiç aklınızda olmayan bir sektörde olabilir. İyi araştırmakta fayda var.


Bir sonraki yazımda Kendini Planla, Kendini Organize Et! kursundan bahsetmeyi düşünüyorum. Daha önceki yazımda erteleme hastalığı olanlara değişik stratejiler önermiştim. Gelecek yazımda önce kendi durumunuzu nasıl tespit edebileceğinizden ve doğru hedef koyma sürecinden ve bunların formülasyonundan bahsetmeyi düşünüyorum. Yazdıklarımı takip etmek için sağ frame'deki takipçilerim arasına katılabilir, twitter hesabımdan da beni takip edebilirsiniz...

Herkese iş arama serüveninden başarılar dilerim.
Unutmayın, ne iş olsa yaparım kafası değil, istediğiniz şeyi doğru tanımlayıp o yönde sağlam adımlar atmak size başarıyı getirecektir. İlk adım da kendinizi tanımaktır.

18 Mart 2013 Pazartesi

Bir Doktora Öğrencisinin İtirafları-6

(Bu yazıyı okumadan önce, 5. yazıyı okumak için tıklayın.)

"Üşeniyorum Öyleyse Yarın"ların Dayanılmaz Ağırlığı


Her doktora öğrencisinin en kötü düşmanı erteleme (nam-ı diğer PROCRASTINATION) eyleminin  sinsi sinsi ilerleyip normal bir rutin haline gelip bünyeyi ele geçirmesidir. Doktora öğrencisi dediğin aslında bir maraton koşucusudur. Kısa vadeli tatminlerden arınmış bir bünyeyle yorulmadan, pes etmeden, sabırla tez savunmasını bitirdikten sonra "Tebrikler. Geçtiniz." sözlerini duymak için 4 ila 6 sene arası çalışırlar, çabalarlar, yazarlar, çizerler, okurlar, sunum yaparlar, deney yaparlar.... Tabii bu tarif ettiğim bünyeye sahip olanlar "ideal" doktora öğrencileridir. Oysaki bir çok doktora adayı özdisiplin, içsel motivasyon, özdüzenleme gibi becerilerden yoksun bir halde kendi kendileriyle baş başa kalır bu süreçte. Yapmaları gerekenler listesi uzadıkça, erteleme davranışı kronikleştikçe, önce korku, sonra çaresizlik ve yolun sonunda da depresyon ile karşı karşıya gelirler. Bir de bakarlar ki doktora süreçleri onları hem psikolojik hem de fizyolojik olarak felç etmiş. Savaşçı ruhlu doktora adayları felç olma sinyalleri almaya başlar başlamaz bir destek aramaya başlarlar. Etrafımdaki bir çok kişi aradıkları desteği anti-depresanlarda buluyorlar. Ben de yaşadığım fiziksel belirtiler yüzünden doktora gittim ilk önce. Her ne kadar doktordan ilaç istesem de kendisi bana sadece vitamin ve bitkisel bir sedatif vermeyi uygun gördü. Verdikleri tabii ki işe yaramadı, ben de alternatif yollara başvurmaya karar verdim. Ocak ayından bu yana da gayet faydasını gördüm. Bu yazımda yaptıklarımın hepsini anlatmak yerine kısa yoldan erteleme davranışınızı değiştirmek için kullanabileceğiniz uygulaması nispeten kolay stratejilerden bahsedeceğim. 


Burada anlatacaklarımı bana öğreten The Now Habit kitabını sadece doktora öğrencilerine değil erteleme hastalığından muzdarip herkese tavsiye ediyorum. Kitabı okumak gözünüzde büyüyorsa şu linkten özetine ulaşabilirsiniz...
Bu yazıyı okumaya hala devam ediyorsanız ERTELEME hastalığınızın olduğunu KABUL ETTİĞİNİZİ ve bu HASTALIKLA savaşmaya KARAR VERDİĞİNİZİ ve ADIM ATMAYA HAZIR OLDUĞUNUZU kabul ediyorum...

1. Adım: Yalnız değilsiniz. Dünyada milyonlarca insan, başarılı, başarısız bir sürü insan ERTELEME hastalığını hayatlarının bir döneminde yaşamıştır. Yapmanız gerekenleri ertelemek sizi başarısız kılmaz. BAŞARABİLECEKLERİNİZİ ENGELLER... Üretken biri olmak varken siz hala bir şeyleri erteleyip kendinizi mutsuz etmeye devam mı ediyorsunuz? Yapmanız gerekenleri n yerine size kısa vadeli tatmin sağlayan şeyleri yapıyorsanız, içinizdeki suçluluk duygusunu körüklüyorsunuz demektir.

2. Adım: Erteleme Davranışlarınızı Tanımlayın.  "Erteleme, bir sıkıcı ya da başa çıkılamaz olarak algıladığınız bir göreve başlamak ya da onu bitirmenin yarattığı kaygıyla başa çıkmak için geliştirdiğiniz bir alışkanlıktır." 

TEZİNİZİ YAZMAYA BAŞLAMAK İÇİN MOTİVE OLMAYI, KENDİNİZDEN EMİN OLMAYI, İLHAM GELMESİNİ BEKLEMEYİN... Sadece başlayın. Hemen, Şimdi!


ERTELEME KISIR DÖNGÜSÜ, Size Tanıdık Geliyor MU?

Başa çıkılamaz bir iş karşısında Bunalmak--> Baskı Hissetmek--> Başarısızlık Korkusu--> Daha Fazla Çabalamak--> Daha Fazla Çalışmak -->Yenilgiye Uğramış Hissetmek --> Motivasyonu Kaybetmek --> Ertelemek

ÇÖZÜM: Başa çıkılamazlığın yarattığı dehşeti, başarısızlık korkusunu, düşük öz-saygıyo bir kenara koyun, AKLINIZA ODAKLANIN, bitmeniz gereken şeye ve zamana değil ŞİMDİ BAŞLAYABİLECEĞİNİZ ŞEYE ODAKLANIN...

Söylemesi kolay yapması zor mu dediniz? Ben de öyle demiştim... Kendinize hedefler, deadline'lar koyup hiç birisine ulaşamadınız mı? Alın benden de o kadar... Hevesiniz kırılmasın. Savaşımız daha yeni başlıyor...

3. Adım: Güvenli Alan Yaratın. Yapmanız gereken şeyi bitiremezseniz ne olur? Olabilecek en KÖTÜ SENARYOYU YAZIN. Bu senaryo gerçekleşirse önünüzde kalabilecek başka ALTERNATİFLER YARATIN... Doktor olamazsanız, İsminizin önünde DR., arkasında PhD. gelmezse, dünya başınıza yıkılırsa, ayaklarınız yere hala sağlam basabilir. En kötü senaryoda bile bir dönüm noktası olabilir. Potansiyellerinizi gözden geçirin. Kendinize verdiğiniz değer bir ünvana bağlı olmasın. YAPTIKLARINIZA, YAPABİLME POTANSİYELİNİZE, KENDİNİZ OLMANIZA bağlı olsun...

4. Adım: Kendinizle konuşurken kullandığınız OLUMSUZ dili OLUMLU bir DİL ile değiştirin. Bunu yapmalıyım, şunu yazmak zorundayım, bu makaleyi haftaya göndermeliyim, gibi ZORUNLULUK içeren bir dil kullanmaktan VAZGEÇİN! Kimse doktora yapmanız için alnınıza silah dayamadıysa, normal şartlar altında AKADEMİSYEN olmak SİZİN SEÇİMİNİZ. Sonuçlara odaklanarak kendinizi bunaltacağınıza başlangıçlara odaklanıp, yapmayı SEÇTİĞİNİZ öğrenme yolculuğundan ZEVK ALIN. Doktora noktasına kadar geldiyseniz muhtemelen bu yolculuğu bitirmek için gerekli olan akademik becerilere sahipsiniz. Kaldı ki DOKTORA bir öğrenme süreci. Hayatınızın araştırmasını yapmıyorsunuz. Kusursuz bir TEZ vermeyeceksiniz. Kendinizi kendinize kötüleyerek sadece kendinize ZARAR VERİRSİNİZ.

5. Adım: Suçluluk duygusundan arınmış olarak boş vakitlerinize sahip çıkın. Kendinize hobi edinin ve bunlara dört elle sahip çıkın. Doktora gibi bir maratonda hızlı koşup erken tükenmek istemiyorsanız, hobilerinizi kendinizi suçlu hissetmeden yapın. Önce ders Çalışın ve ödül olarak kendinize Yapmaktan Keyif aldığınız bir şeyi yapmanıza İZİN VERİN... 7/24 çalışırsanız piliniz 3 gün sürer. 

6. Adım: Tersine AJANDA yapın. Eylül ayında Tezimi Teslim Edeceğim, çok büyük bir hedef. İşe bu hedefinizi küçük hedeflere bölerek başlayın. Kaç bölüm yazmayı öngörüyorsunuz? Bu bölümlerin alt bölümleri var mı? İşe en kolay noktadan değil en zor noktadan başlayın. Benim tavsiyem METODOLOJİ'yi yazarak başlamanız. En sonra Giriş kısmınız yazarken sona yaklaştığınızda hala enerjinizin kaldığını görünce ŞAŞIRACAKSINIZ. Elinize Aylık bir takvim alın hedeflediğiniz tez teslim tarihine TEZİN ÇIKTISINI ENSTİTÜYE GÖTÜRMEK yazın. Daha sonra yapmanız gerekenler listesini ajandanızda sonran başa doğru yapın...

7. Adım: Tezinin için çalışacağınız zamanları PROGRAMLAMAYIN!! Bir çok insan tanıyorum kendilerine günlük veya haftalık programlar yapıyorlar ve uyamadıkları için suçluluk duyguları ve kendilerine kızgınlıkları artıyor. Haftalık ders çalışma programı üzerinizde baskı yaratmaktan başka bir işe yaramaz. Bu strateji benim en sevdiğim ve 3 haftadır kullandığım strateji oldu. Siz de mutlaka deneyin!!! Öncelikle haftanın 7 günü ve 24 saatini gösteren şu çizelgenin çıktısını alın. Size 7 gün 24 saatlik boş zaman veriyorum... Bu boşlukları yapmanız gereken boş zaman etkinlikleriyle, tutmanız gereken sözler, gitmeniz gereken randevularla doldurun. İşe Uyku-Yemek-Dizi İzleme- Doktor Randevuları-Arkadaşlarla Buluşma zamanlarını işaretleyerek başlayın. 

SADECE YARIM SAATLİK VERİMLİ ÇALIŞMA SÜRESİ HEDEFLEYİN! Bu yarım saatte, eliniz facebooka gitmesin, e-mailiniz kontrol etmeyin, cep telefonunuzdan mesajlaşmayın, telefon çalarsa bakmayın, tuvalete gitmeyin, kahve almak için yerinizden kalkmayın, dinlediğiniz müzik listesi biterse yeni parça koymak için dosyalara dalmayın. SADECE tezinizle ilgili yapmayı hedeflediğiniz şey neyse (makale okumak, seçtiğiniz bir bölümü yazmak, veri analizi yapmak vb.) onu YAPIN! Aklınıza yapmanız gereken başka bir şey gelirse, yanınızdaki kağıda NOT alın ve YARIM SAATLİK ÇALIŞMA OTURUMUNUZ BİTİNCE not aldığınız şeyi yapabilirsiniz...

iPad ve iPhone kullanıcıları için 2 application önerim var...Bu yarım saatlik seanslarınızın sürelerini LabTimer application'ı ile tutabilir iAccomplish application'ı ile bitirdiğiniz her verimli çalışma seansını kayıt altına alıp hissettiğiniz eğlence ve yetkinliğe 1-10 arası puanlar vererek çalışma sürecinizi ve başarılarınızı görselleştirebilirsiniz.

GÜNDE MAKSİMUM 5 SAAT, HAFTADA MAKSİMUM 20 SAAT VERİMLİ ÇALIŞMA SÜRESİ KULLANMANIZA İZİN VAR!!! HAFTANIN 1 GÜNÜ ise MOLA... O GÜN SADECE DİNLENMEYE-EĞLENMEYE-KAFA DAĞITMAYA AİT... Gününüzü kendiniz seçin!

Ders çalışacağınız zamanları PROGRAMLAMADIĞINIZ haftalık çizelgenize YARIM SAATLİK VERİMLİ ÇALIŞTIĞINIZ zaman aralığını FOSFORLU KALEMLE İşaretleyin... 
Her günün sonunda TOPLAM VERİMLİ ÇALIŞMA SÜRESİNİZİ kaydedin. HAFTA BİTİNCE de bu sürelerin TOPLAMINI ALIN...

İlk 2 hafta hangi günler, hangi zaman dilimlerinizin verimsiz geçtiğini, en çok ne zaman ERTELEME semptomlarınızın ortaya çıktığını görmeniz açısından önemli.

8. Adım: Gerçekçi hedefler belirleyin. Başarılı olma olasılığınızı yükseltecek şekilde hedeflerinizi seçmeye dikkat edin. Küçük ve ulaşılabilir hedefler koymak uzun vadede daha çok iş başarmanızı sağlar. Hedeflerinize ulaştıkça hem kendinize güveniniz hem de motivasyonunuz artar. SADECE TÜMÜYLE SAHİPLENEYECEĞİNİZ HEDEFLER KOYUN! Önceliğiniz tez yazmak ise, bedava diye kayıt olduğunuz konunuzla alakasız bir online kursa bulaşmayın. HEDEFLERİNİZE ULAŞMAK İÇİN Kendinizi adayacağınıza ve bunun için gerekli zamanı vereceğinize EMİN OLUN! Gerçekçi olmayan hedefler koyarak kendinizi eleştirmenize neden olacak durumlar yaratmayın. Hedefinizi belirlerken iki seçeneğiniz var, ÇALIŞMAYI SEÇMEK ya da ÇALIŞMAMAYI SEÇMEK (ERTELEMEK). Bu iki seçenek de enerjinizi alacaktır, çaba gerekecektir. Şunu aklınızdan çıkarmayın:GÖTÜRÜSÜ OLMAYAN DOKTORA YOK!  
Belirlediğiniz hedefi tamamen KENDİ ÖZ İRADENİZLE SEÇİN! Unutmayın, kimse sizi tez yapmaya zorlamıyor... ÇEKTİĞİNİZ ACILARLA YÜZLEŞİN... 
FONKSİYONEL ve GÖZLEMLENEBİLİR HEDEFLER YARATIN. 
Örnek hedef: Teorik çerçeve bölümünün ilk alt başlığını (30 sayfa) haftada en az 10 saatimi adayarak Nisan sonunda bitirmiş olacağım.
Örnek Alt Hedef: Üç gün sonra günde en az 1 saatimi vermiş olacağım ve bu başlık altında 2 sayfayı bitirmiş olacağım...

Bu yazıda anlattığım stratejileri uygulamaya başladıktan 3 hafta içersinde en azından duygu durumunuzda olumlu değişiklikler gözlemleyeceksiniz. Bu stratejileri uygulamaya başladıktan sonra yaşadıklarınızı bu yazının altında yorum kısmına iletirseniz eminim ki kaderdaş diğer doktora öğrencilerine destek olmuş olacaksınız. 

THe Now Habit isimli kitapta aslında daha fazla stratejiden bahsediliyor. Ben burada en hoşuma giden ve kullanışlı olduklarına inandıklarımı yazdım. Vaktiniz varsa ve adımlarla ilgili aklınızda soru işaretleri türediyse kitabını edinin. Bu yazının altına yorum bırakıp ulaşabileceğim bir e-mail adresi bırakırsanız size kitabım e-pub formatını ulaştırabilirim...

Tez sürecinde en zorlanan kesim MÜKEMMELİYETÇİ bireylerdir... Mükemmeliyetçi olmak, Mükemmeliyetçilikten kurtulmak da bir başka yazımın konusu olsun...

(Bir doktora öğrencisinin itirafları 7. yazıyı okumak için buraya tıklayınız.)



26 Şubat 2013 Salı

Her derde deva Hint Sineması

Eskiden Hint Sineması denildiğinde aklıma parıl parıl parlayan sarilerini giymiş kadınlarla onlara zıp zıp zıplayarak eşlik eden adamların durmadan dans ettikleri hareketli filmler aklıma gelirdi. Şu yaşıma kadar toplasanız 5 tane Bollywood filmi izlememiştim taa ki geçtiğimiz aya kadar. Hint filmi derken Hint aileleri ya da hindistan temalı İngiliz filmlerini bu kategorinin dışında tutuğumu vurgulamakta fayda görüyorum. Mesela Slumdog Millonaire, The Best Exotic Marigold Hotel  gibi filmler benim için Hint Sineması'nın değil İngiliz Sinemasının birer örnekleridir. Geçtiğimiz ayın öncesine kadar en sevdiğin Hint Filmi hangisi diye sorsaydınız cevabım Monsoon Wedding (Muson Düğünü) olurdu. Filmi izlerken çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Ama anlat deseniz aklımda kalan bir sahne yok maalesef. Belki de tekrardan izlemeliyim.

Gelelim yeni keşfettiğim günümüz Hint Sineması'na... Geçen ay normal bir akşam acaba ne izlesek ne izlesek diye düşünürken filmin konusu dikkatimi çektiği için izlemeye karar verdiğimiz, izledikten sonra da Aamir Khan'ı keşfetmemizle merakımızın artarak devam etmesine sebep olan film Taare Zameen Par'dan başlamam gerek...

Ama öncesinde burada bahsedeceğim filmlerin kısaca ortak özelliklerini aktarmak istiyorum.
- Filmlerin her biri en az 3 saat sürüyor. Vaktinizin dar olduğu bir zamanda izlemeyi tercih etmemenizi öneririm.
- Ortalama yarım saatte bir şarkılı danslı sahneler var ve bunlar yaklaşık bir 10-15 dakika sürüyor. Bu sahnelerden sıkılmamak ve filmi daha iyi anlamak için şarkıların sözlerini de tercüme etmiş alt yazılı versiyonlarını bulup izlemenizde fayda var. Zira  filmin konusu ve verilmek istenen mesajlar şarkı sözleri içersine işlenmiş itinayla.
- Hint kültürünün renklerini görebilirsiniz. Filme kullanılan dilin %80-%90 Hintçe, %10-%20 İngilizce Hindistan'da hala var olan İngiliz etkisine en basit örnek. Bunun dışında Hint kültürü ile ilgili bir çok detayı öğrenebilir, oradaki yaşamla ilgili fikir edinebilirsiniz (Aklımda kalanlar Diwali kutlamaları, Farklı kültürlerin farklı kıyafetleri, Hint kadınlarının sosyal durumları, Bhangra Dansı vs...)
- Bu yazıda yer vereceğim her filmde sosyal-kültürel-eğitimsel problemler ele alınıyor. Başrol oyuncuları toplumdaki sayılı iyi örnekler olarak karşımıza çıkıyor ve filmin mesajları onlar tarafından veriliyor.
- Filmleri izledikten sonra insan Türkiye-Hindistan karşılaştırması yapmadan duramıyor. Film sektörleri açısından bakılınca Türkiye'nin eğitim temalı daha çok filme ihtiyacı olduğuna kanaat getirdim (her ne kadar Başka Dilde Aşk ve İki Dil Bir Bavul güzel örnekler olarak karşıma çıkmış olsalar da sayıca çok az güzel örnek var.).

Taare Zameen Par: Türkçe'ye Her Çocuk Özeldir Yerdeki Yıldızlar ismiyle tercüme edilen bu film öğrenme güçlüğü (Disleksi) yaşayan bir ilkokul öğrencisinin yaramazlıktan öfke patlamalarına çaresizlikten depresyona doğru umutsuzca çırpınırken genç ve mesleğini seven, çocuklara değer veren bir öğretmenin onun yeteneklerini keşfedip ihtiyacı olan anlayış ve ilgiliyi ona göstererek onu öğrenmeye motive etmesini ve sorunun keşfedilmesinin ardından aldığı destek sonucunda yaratıcılığıyla takdir toplayan bir öğrenci olma sürecini anlatıyor. 

Kimler İzlemeli: Öğretmenler izlemeli. Özellikle de birinci ve ikinci sınıf öğretmenleri. Sadece çocuğun yaşadığı zorlukları gözlemleyip onun durumunu analiz etmek için değil. Geleneksel tipteki öğretmenlerin yaptığı hataları görmek ve bunları tekrarlamamak, örnek öğretmenin kullandığı alternatif öğretim tekniklerini de görmek ve kendi derslerinde nasıl uygulayabilirler bunu düşünmek için. Çocuklarla çalışan psikologlar veya psikolojik danışmanlar izlemeli. Çocukların yardım çağrılarını, ipuçlarını yakalama becerilerini geliştirebilmeleri açısından faydalı olacaktır.
Kimlere İzletilmeli:  Öğrenme güçlüğü nedeniyle okulda başarısızlık yaşayan çocuğu olan anne-babalara izletilmeli. Eğer öğrenme zorluğu konusunda çalışan bir uzmansanız ilk görüşmenizden sonra velilere bu filmi izlemelerini ödev verin. Film sonrasında çocuklarının hassas durumunu biraz daha kabullenmiş olduklarını ve onu daha iyi anlamaya başladıklarını görebilirsiniz. 


3 Idiots: 3 Salak olarak tercüme edilmiş ismiyle bu film aslında hiç de salak olmayan 3 kafadar ve onları çekemeyen ezeli rakipleri olan üniversitedeki sınıf arkadaşlarının öyküsünü anlatıyor. Üniversite 1. sınıfta başlayan hikayeleri mezun olduktan 10 yıl sonra buluşmalarına kadar devam ediyor. Arada çocukluk dönemlerine yapılan flash-backler ile bu üç öğrencinin nasıl şu anki hallerine geldikleri, yaşadıkları zorluklar ve bu zorluklara buldukları çözümlerden bahsediliyor. Filmin sloganı ise ALL IS WELL (Her şey Çok İyi)...
Kimler İzlemeli: Lise öğrencilerine kariyer danışmanlığı yapan uzmanlar. Öğrencileri mesleklere ve üniversite hayatına yönlendirirken dikkate almaları gereken detayları yeniden gözden geçirmelerini sağlayacaktır bu film. Üniversite'de hala ne okuyacaklarına karar veremeyen lise öğrencileri. Sevdikleri şeyi okuyarak mı daha başarılı ve mutlu olacaklarına yoksa para getiren bir iş bulabilmek adına günün popüler olan alanlarda okuyarak mı daha başarılı ve mutlu olacaklarına karar verebilmeleri için.
Kimlere İzletilmeli: Diktatör üniversite hocalarına. Öğrencilerinin de birer insan olduklarını anlamaları ve fazla yükleme sonucunda yaşanılan facialarda kendilerinin de sorumluluk sahibi olacaklarını anlamaları veya hatırlamaları için. Çocuklarının meslek seçimine fazlasıyla müdahale eden anne-babalara. Çocuklarını kendi ideal ve amaçları uğruna onları mutsuzluğa mahkum edebileceklerini ve onların hayatını işkenceye çevirebileceklerini farkedip onların sağlığı, mutluluğu ve başarılı olabilmeleri için ilgi alanlarına uygun mesleklere yönlendirmenin ne kadar önemli olduğunu anlamaları için. 


Barfi! Kahramanımızın asıl adının Murphy olmasına rağmen sağır ve dilsiz olmasından dolayı ismini soranlara Barfi'ye benzer bir ses çıkararak cevap vermesinden geliyor filmin adı. Kendi kendine fotoğrafını çekerken yere düşen yaşlı bir adamın görüntüsünün ardından geçmişe gidiliyor ve hikaye sağır ve dilsiz olmakla beraber özgüven patlaması yaşayan bir genç ile güzeller güzeli bir kızın tanışıp arkadaş olmasıyla başlıyor. Film sağır dilsiz genç ile güzel kızın aşk hikayesiymiş gibi ilerlerken araya otizmli bir genç kızın hikayesi giriyor ve Barfi!nin hayatı sonsuza dek değişiyor. Buram buram iyimserlik, samimiyet ve mutluluk kokan bu filmde her türlü zorluğa, engele, kötülüğe rağman umutsuzluğa yer yok.
Kimler İzlemeli: Engelli bireylerle çalışan uzmanlar. Özgüvenin neler yapabileceğini görmeleri ve bu yöndeki çalışmalarını arttırmaları için. Engelli bireylerin aileleri. Çocuklarının durumlarından utanmamaları gerektiğini anlamaları, çocukları için de mutlu bir hayatın mümkün olduğunu görmeleri için. 
Kimlere İzletilmeli: Engelli bireylere. Kendileri için örnek teşkil edebilecek rol modelleri görmeleri ve hayata dört elle sarılmalarını desteklemek için. 


Swades (We, The People): Bu yazımda bahsedeceğim son film Türkçe'ye Bizim İnsanımız ismiyle tercüme edilmiş ismiyle NASA'da önemli bir görevde olan bir Hint bilim adamının onu büyüten kişiyi bulmak için hiç bilmediği bir köye gidip orada yaşayan insanların hayatlarını değiştirirken kendi hayatının da değişmesini anlatıyor bu film. Başrol karakterinin gönlünü kaptırdığı kadın öğretmen aracılığıyla eğitim alanındaki sorunlerı da gözler önüne seriyor bu film. Köy okullarının yaşadıkları zorluklar, köylülerin eğitim yerinde daha farklı alanlara önem vermesi aklıma gelenler. Özellike eğitimle ilgili olan kısımlarda Türkiye ile olan benzerlikleri farketmemek mümkün değil. Kızlarını okula göndermeyi reddeden aileleri ikna etmek için kapı kapı dolaşma bana Baba Beni Okula Gönder projesini aklıma getirdi. 
Kimler İzlemeli: Toplumsal gelişim alanında çalışan uzmanlar.. Değişime direnç gösteren küçük ve geleneksel topluluklara nasıl yaklaşılmalı ve ne gibi müdahalelerde bulunmaları konusunda güzel bir örnek olacaktır onlara.
Kimlere İzletilmeli: Beyin göçünün önemli aktörlerine. Para-şan-şöhret uğruna ülkelerini terk etmiş; geldikler yerleri unutuna onları var eden topraklara bir hayrı dokunmayan eğitimli kesim üyelerine, bilim adamlarına. Filmdeki ana karakter gibi marjinal kararlar veremeyecek olsalar da en azından kısa süreli tatil dönemlerini geldikleri topraklara geri dönerek ve geliştirilmeye ihtiyacı olan toplumlara ellerinden gelen desteği vermeleri konusunda motive olmaları için. Tersine beyin göçünü destekleyebilecek herkes izlemeli...




İzlemenizi tavsiye ettiğim tüm bu filmleri internet üzerinden Türkçe altyazılı olarak ücretsiz izleyebilirsiniz. Youtube'da filmin orijinal ve Türkçe ismini yazarak aratabilir, google üzerinden orijinal ismiyle birlikte Türkçe altyazılı izle yazarak bir sürü alternatife ulaşabilirsiniz. 

Herkese iyi seyirler...

Not: Eğitimciler ve eğitim alanında çalışan uzmanlar için film önerileriniz olursa bunları yorum kısmına yazarak beni bilgilendirebilirsiniz.

Gelecek yazılarımda farklı ülkelerin eğitim-psikoloji temalı filmlerine yazılarımda yer vermeye devam edeceğim. Beni takip etmeye devam edin. Sayfanın sağ tarafındaki takipçiler listesine kendinizi eklemeyi unutmayın...